| Abant'tan Osmanlı'nın Rahmine Bir Bakış |
|
|
| Murat Sabuncu, Referans | |
| 15.07.2006 | |
|
Abant'tayım. Bu yıl 11'incisi yapılan Abant Platformu toplantılarında. Gündeme tam oturan bir konu üzerine yapılıyor tartışmalar: Küresel Politikalar ve Ortadoğu'nun Geleceği. İsrail'in giderek ısıttığı bu coğrafyada Lübnan'ın, Suriye'nin, Filistin'in askeri olarak da hedef alındığı-gösterildiği şu günlerde konular hayli ilginç. Abant Platformu Eşbaşkanı aynı zamanda Bilgi Üniversitesi'nde Tarih Bölümü Başkanı olan Prof. Mete Tunçay coğrafyadaki tarihsel ve kaotik süreci şöyle özetliyor: 20. yüzyıl başlarında Yakındoğu'dan (Şark-ı Karib) söz edilirken Asya kıtasındaki eski Osmanlı hâkimiyetindeki yerler kastedilirdi, daha sonra bu terimin yerini Ortadoğu aldı. Yüzyılın sonunda ise Geniş Orta Doğu terimi moda oldu. Batıda Fas, Cezayir, Libya, Tunus'tan, kuzeyde Suriye, Irak'tan, güneyde Sudan ve Yemen'e kadar bütün Arap dünyası, doğuda İran, Afganistan, Pakistan, ayrıca Türkiye ve İsrail bu alana dahil olan ülkelerdir. Lübnan'daki Hıristiyan, İsrail'deki Yahudi çoğunluk dışında bu coğrafya halkı Müslüman'dır. 19. yüzyıl sonlarından itibaren Magrip'te İspanyol, İtalyan, Fransız, Maşrık'ta İngiliz, Fransız, İran, Afganistan, Pakistan'da Rus, İngiliz sömürgeciliği hâkimken 20. yüzyılın sonlarında bu ülkelerin yerini ABD aldı ve birtakım görünür sebeplerle bölge istikrarsızlaşma sürecine girdi. Gün geçtikçe daha da içinden çıkılmaz bir hale bürünen bölgede büyük değişikliklerin zamanı gelmiştir. Arap Birliği'ne üye 22 ülkenin milli gelir toplamının İspanya'nın milli gelirinin dahi altında olduğu, buna karşılık dünyanın en büyük zenginlerinin Arap ülkelerinde olduğu düşünüldüğünde servet ve gelir dağılımındaki adaletsizlik daha iyi anlaşılacaktır. Okur yazarlık oranının düşük, mesleki eğitim imkânlarının sınırlı olduğu bölgede asıl yönetim siyasaldır, iyi bir yönetim sisteminin bulunmamasıdır. Bu sebeplerle demokrasi tartışılmaz biçimde acil olarak gereklidir. Sorun bu gerekliliğin ABD askeri gücüyle mi, başka yollarla mı yerine getirileceğidir." Arabuluculukta anlayış farkı Toplantıda son ana kadar beklenen iki önemli isim vardı. Bunlardan birincisi Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Moussa idi. Ancak İsrail'in Lübnan'ı vurduğu ve ateşin yayıldığı bu süreçte gelememişti. Zaten bu satırları yazmak için toplantıdan bir süreliğine ayrıldığımda katılımcıların çoğunun CNN Türk'teki son dakika haberini izlediğini gördüm: İsrail, Beyrut'u yine vurdu. Kendi kendime Lübnan'ın yine kendisine ait olmayan bir savaşın içine çekildiğini düşündüm. Oysa siyaseti ve ekonomisi yeni yeni düzelmeye başlamıştı. Beklenen diğer konuk, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'dü. O da sıcak gelişmelerle ilgili gündem nedeniyle katılamadı. AKP'nin eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ı dinledik biz de. Doğal olarak o da endişeli bir konuşma yaptı. Arabuluculuk konusunda ise partisinin izlediği aktif siyasetin dışında bir duruş sergiledi. Ortadoğu'da Türkiye'nin yapabileceklerinin sınırsız olmadığını bilmek gerektiğini belirterek bölge için bir ağırlık sıralaması yaptı: Bölge için önce Mısır ve ABD ön saflarda, sonra Rusya, ardından özellikle Filistin'e maddi yardımda bulunan Avrupa Birliği ülkeleri önem taşıyor. Türkiye özellikle son dönemde Hamas'ın siyasi kanadının kimi önde gelen isimleriyle kurduğu diyalogla biraz daha aktif bir hale geldi. Ama bu da arabuluculuk için yeterli değil. Yakış, ardından Suriye'de görev yaptığı dönemde ülkeyi ziyaret eden Başbakan Turgut Özal'la oradaki üst düzey bir yetkiliyle yaptığı konuşmayı aktardı. Suriyeli yetkili Özal'a şunları söylemişti: Keşke bizim de diğer Arap ülkeleri gibi petrol rezervlerimiz olsaydı. O zaman ülkelerimizin refahı daha yüksek olurdu. Eski Bakan Yakış, Özal'ın şu cevabı verdiğini anlattı: Bizde iyi ki yok. Olsaydı çok daha istikrarsız bir süreç yaşardık. Meraklısına kısa bir not: Eski Dışişleri Bakanı hala hesap makineli saat takıyor. Hatırlayacaksınız Türkiye, Irak'a girmek isteyen ABD'ye maddi şartlar ileri sürmüş, görüşmeleri Yakış sürdürmüş ve o dönem hesap makineli saati polemik konusu olmuştu. İslam ve demokrasi arasında çelişki yok Yaşar Yakış'ın ardından İslam Konferansı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu konuştu. İhsanoğlu, Ortadoğu'nun Osmanlı dönemindeki kaosu az dönemine işaret ederek daha sonraki süreçle ilgili ilginç bir tanım yaptı: Ortadoğu; Osmanlı rahminden sezaryenle oluşmuş prematüre bir doğumdur. Bir hilkat garibesi yaratılmıştır. İhsanoğlu, bu benzetmenin ardından konuşmasını şöyle sürdürdü: "Uluslararası sistemin yeniden şekillenmekte olduğu ve dengelerin henüz tesis edilmediği bu dönemde maalesef gerek Filistin'deki gerek Irak'taki gelişmeler geleceğe ümitle bakmamıza mani olmaktadır. Filistinlilere temel haklarının verilmemesi ve Irak'a uluslararası hukuk açısından meşruiyeti tartışmalı bir müdahale neticesinde Ortadoğu'da bölgenin geleceğini tehdit eden son derece tehlikeli ve kırılgan bir ortam yaratılmıştır. Mezhepler arasında fitne kışkırtılarak Irak bir Somali olma yoluna sokulmuştur. Filistin'de ise yıkım ve katliamlar uluslararası toplumun sesini bile çıkartmadığı günlük yaşamın unsurları haline dönüşmüştür. Son iki gündür Gazze ve Güney Lübnan'da yaşanan gelişmeler ise dehşet vericidir. İsrail'in güç ve sindirme politikasının bölgeyi bir felakete doğru sürüklediğini hep birlikte takip etmekteyiz. Bölgenin bu sorunları sadece Ortadoğu bakımından değil son dönemde üzerinde çok konuşulan İslam-Batı ilişkileri seviyesinde de mühim tesirlere sahiptir. Batı'nın İslam dünyasındaki imajı ve dünya Müslümanlarının Batı'ya ilişkin hissiyatları bu iki konudan derin şekilde etkilenmektedir. Bölgedeki istikrarsızlık faktörleri Arap-İsrail ihtilafı ile Irak'taki durumdur." İhsanoğlu, İslam ile demokrasinin örtüştüğünü de söyledi: İslam ve demokrasi arasında bir çelişki veya kavga yoktur. İslamiyet demokratik prensiplerin birçoğunu kendi mesajları olarak sunmaktadır. Demokrasinin evrensel değerleri İslam ülkelerinde de kabul görmektedir. Bununla birlikte her ülkede gelişme seviyesinin ve şartların farklı olması bu konuda her devletin farklı bir rota çizmesi gerekliliğini zorunlu kılar. Enerji Bakanı Hilmi Güler kabinenin en ciddi bakanlarından. Özellikle Bakü-Tiflis-Ceyhan Projesi'nin oluşturulması safhasında gerek zamanlama gerekse bütçeye ek yük getirmeme konularında yoğun çaba sarf etti. Buna bir de doğalgaz fiyatlarında tek fiyat çabası ve Uzanlar'la girdiği ÇEAŞ-Kepez mücadelesinden şimdilik (çünkü hâla süren tahkim davaları var) galip çıkması iyi yönleri. Ama klasik olarak o da basından yakınıyor. Cuma günü pek çok gazetenin manşetinde BTC ile ilgili olumlu haberler yer almışken o bunları beğenmiyor. Neyse iktidardakilerin genel hastalığıdır deyip anlattıklarına geçiyorum. Bakan, dialarla etkili bir sunum yaptı. Özellikle doğalgaz ve kömürle ilgili anlattıkları dikkatimi çekti. Bakan doğalgazda aslında bildiğimiz, tartıştığımız üç hattın öneminin altını bir kere daha kuvvetle çizdi: Avrupa'nın Cezayir, Norveç ve Rusya'dan aldığı hatta Türkiye'den geçecek Nabucco planı. Bakü, Tiflis, Erzurum üzerinden Yunanistan'a, oradan Adriyatik'e, İtalya'nın topuğundan girecek hat. Bakan bu hat için "Aşil'in topuğu" esprisini yapıyor. Sık sık sabotaja uğrayan Kerkük-Yumurtalık Hattı'nın hemen yanına yapılacak doğalgaz hattı. Bakan Güler, Ceyhan'da bir enerji borsası için çalışıldığını da söylüyor. Enerji Bakanı'nın altını çizdiği bir diğer önemli konu kömür oldu. Kömür işine yeniden önem verdiklerini, hem enerji üretiminde hem de 1.5 milyon fakire bedava yakacak sağladıklarını anlatıyordu. Kömürün büyük holdinglerin yeniden ilgi kaynağı olduğunu söyledi ve sözlerini şöyle bitirdi: "Kömür siyahtır ama yakınca beyaz olur. Kömür sektörünü daha da önemseyeceğiz." |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







