Uhud’daki Muvakkat Mağlubiyetin Sebepleri Yazdır E-posta
Fethullah Gülen   

Uhud’da, iki zafer tablosu arasında bazı çatlaklıklar olduğu kabul edilmelidir. Buna sebep olarak da şu hususları zikredebiliriz:

Birincisi: Allah Resûlü, daha işin başında dışarıya çıkmayıp, müdafaa harbi yapmak niyetine ve olumlu bir strateji uygulama teklifine karşılık, sahabenin heyecanı, onların emre itaatteki bu inceliği kavramalarına mâni olmasıydı ki; böyle bir hususta onlara düşen mutlak itaatti. Harp esnasında okçular için de aynı değerlendirmeyi yapmak mümkündür. Bu muhalefet, geçici de olsa böyle bir mağlubiyete vesile sayılabilir.

İkincisi: Dünyaya karşı meyil ve muhabbetleri olmayan.. ve bunu hicret esnasında her şeylerini bırakıp Medine’ye göç etmeleriyle ispat eden bu insanlar, kendi fıtrat ve ruh dünyalarıyla bir zıtlaşma ve çatışmaya girmişlerdi. Ahirete en yakın oldukları o hengâmede, ganimet ve dünya malıyla meşgul olmaları, mukarrabîne göre gaflet sayıldığından, Cenâb-ı Hak da O “akrabu’l-mukarrabîn”in cismanî taraflarını darbelemekle bir nevi cezalandırdı. Ne var ki bu, sahabe seviyesini yakalamış insanlara has bir cezaydı. Evet, bizim gibiler için bazen sevap sayılabilecek durumlar, onlar için günah sayılabilir ve bundan dolayı da muaheze görebilirler. “Hasenât-ı ebrar, seyyiât-ı mukarrabîndir.”

Üçüncüsü: Karşı cephede Halid gibi bir askerî dehanın mevcudiyeti de sarsıntı sebeplerinin mühimlerinden sayılabilir. İleride büyük hizmetler yapacak olan Halid’in yenilmezlik unvanını Cenâb-ı Hak, Uhud’da da korumuş ve muhafaza etmiştir ki, bu da onun hasenât-ı âcilesine bir mükâfat-ı âcile demektir. Çünkü Halid, ileride bu unvanın verdiği cesaret ve sapasağlam moraliyle, hem Bizans’ın hem de Sasaniler’in başına bir balyoz gibi inecekti. Eğer Halid iştirak ettiği bu ilk savaşta mağlup olsaydı, ihtimal o yüksek moralle, İslâm’a altın sayfalar yazdıramazdı.

Dördüncüsü: Bedir’e iştirak edemeyenlerin yana yakıla yaptıkları dualar vardı. Bunlar, hep şehit olmak için Cenâb-ı Hakk’a dua dua yalvarıyorlardı.. ve işte bu dualar, Allah (celle celâluhu) tarafından kabul edilmişti ki, Allah pek çoğunu o köprüden geçirmişti. Uhud’da geçirilen sarsıntı esnasında Enes b. Nadr, gözlerini semaya dikmiş ve panik içinde bulunanları göstererek: “Allahım, bunların yaptıklarından özür diliyorum!” demiş.. sonra da en gür sesiyle: “Allah Resûlü’nün öldüğü yerde siz niye yaşıyorsunuz!” sitemleriyle kendini düşman saflarına çalıp vefat ettiğini zannettiği Efendimiz’e kestirmeden kavuşma yollarını araştırıyordu.

Evet, şehit namzetlerinin yaptıkları duaların hemen hepsi kabul olmuştu. Zaten, insan, onu istemiş de ne zaman mahrum kalmıştır ki! İşte aradan onca asır geçtikten sonra Murad Hüdavendigâr Hazretleri: “Allahım, ümmet-i Muhammed’i aziz, beni de şehit eyle!” Sırpsındığı, hem onun duasının hem de şehadetinin şahidi. Müslümanlar zafer kazanır, aziz olurlar. Biraz sonra ölüler arasında dolaşırken “Miloş”un hançeriyle o büyük insan da duasının ikinci şıkkına mazhariyetle şehit olur ve Rabbine kavuşur. Cân-u gönülden yapılan bu duaları Cenâb-ı Hak kabul buyurmaktadır. İşte sahabenin şehit olmak için yaptıkları bunca dua, Uhud’un ortasında kabul olmuş ve bunca insanın şehadeti de zâhiren mağlubiyet gibi görünmüştür.

Beşincisi: Uhud’da savaşanlar, bir büyük zatın dediği gibi, ekseriyetle “hâl”in sahabileri ile istikbalin sahabileriydi. Yani, Uhud’da, bizzat sahabe olanlarla, ileride sahabe olacak olan Amr b. Âslar, İkrimeler, Halid b. Velidler, İbn Hişâmlar savaşıyorlardı. İşte istikbalde İslâm fütuhatının mühim bir rüknü olmaya namzet ve fıtraten mağlubiyete tahammülleri mümkün olmayan bu insanlar, onurları rencide olmadan İslâm’a girsinler diye, Uhud’da geçici bir mağlubiyet yaşanmıştır.

Altıncısı: Uhud’da meydana gelen o sarsıntıda, aynı zamanda bir tevhid dersi vardır. Bedir’deki muvaffakiyet, bazılarında belki sebep buudunu havalandırmış olabilir.. gerçi düşmana karşı aziz ve onurlu olma masum bir duygudur ama, yukarıda da ısrarla arz ettiğimiz gibi, böyle bir duygunun -anlık dahi olsaonların içinden geçmesi, onların ölçüsünde bir kurbiyeti paylaşanlar için bir seyyie ve bir günah sayılabilir.

Galibiyet ve mağlubiyet, tamamen Allah’ın (celle celâluhu) hükmü altındadır. Bedir’de galip eden O’dur. Eğer O’nun kaza ve hükmü düşünülmeden, fertler kendilerine bir galibiyet isnad ederlerse, bu gizli bir şirk olabilir. Onlar, şirkin en hafifinden de fersah fersah uzaktırlar. Düşünce plânında ve fikir bazında bunu herkes böyle kabul etmekle beraber, müşahhas bir misalle, Cenâb-ı Hak, sahabenin bu hususta hakka’l-yakîn ölçüsünde bir imana ermesini murad etmiş ve Uhud’un ortasında, mutlak bir zaferden sonra Müslümanları geçici de olsa mağlup duruma düşürmüştür. Sonra da hiç beklemedikleri bir anda onlara zafer bahşetmiş ve yine kendi meşîet ve hâkimiyetini hatırlatmıştır.

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْـزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

“De ki, ey Allahım, mülk sahibi Sensin. İstediğine verir, istediğinden alırsın. İstediğini azîz ve istediğini zelîl edersin! Hayır, bütünüyle Senin elindedir. Sen her şeye kadirsin.” mealindeki âyet Uhud’da bütünüyle tezahür etmiş ve Müslümanlar bu ilâhî icraatı gözleriyle bizzat görüp, bizzat yaşamışlardı. Belki zâhiren küçük zararları olmuştu ama, iman adına kazanılan bu nur-u tevhid ve onun içinde hissedilen sırr-ı ehadiyet o zararları hiçe indirmiştir.

Elbette, kılıcın da, tabyelenmenin de bir hakkı vardır.. ve bunlar muvaffakiyete götürücü sebeplerdir. Fakat esas olan ancak ve ancak Cenâb-ı Hakk’ın irade ve meşîetidir. Çünkü her şeye kadir olan sadece O’dur.

Evet, sanki Cenâb-ı Hak, Uhud’daki geçici bozgunun diliyle mü’minlere şöyle demekteydi: Allah’ın (celle celâluhu) gücünü hesaba katmadan hiçbir yere varamazsınız. İşte görüyorsunuz ki, mutlak bir zaferden sonra, insanlar, mağlup da olabiliyor. Öyle ise Allah (celle celâluhu) dilemedikçe zafer elde edilemeyeceği gibi, mağlubiyetten kurtulmak da mümkün değildir.

Esasen her mü’minin, pratikten böyle bir tevhid dersi almaya ne kadar da çok ihtiyacı var. Belki de sahabe, bize verilmek istenen bu büyük dersin temsilcileri oldular.!

Ayrıca, Allah Resûlü’ne muhalefete verilen bu geçici ceza ile mü’minler tam bir teyakkuza geçmiş ve bundan böyle, Efendimiz’e karşı fikir beyan ederlerken dahi kılı kırk yaran bir inceliğe ulaşmışlardı. Onların elde ettiği bu edep de, elbette az bir kazanç değildi…

O gün ve daha sonra, günler Allah’ın (celle celâluhu) kudret elinde evrilip çevrilmektedir. Ancak netice, hemen her zaman inananlar lehinde olagelmiştir ve olagelecektir. Onun içindir ki Kur’ân-ı Kerim:وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ  “Güzel netice müttakilerindir.” diyerek bu türlü durumlarda bizi hâlin kaoslarından kurtararak geleceğin ferahfeza iklimlerinde dolaştırmaktadır. Nitekim Uhud’da bu durum aynen yaşanmış ve netice, yine mü’minlerin zafer ve galebesiyle noktalanmıştır.

Evet, çeşitli hikmetlere mebnî, küçük bir arıza söz konusu olsa bile, Uhud kat’iyen bir yenilgi değildir. Hayır.! Uhud, çok yönlü, gizli bir zaferdir. (Sonsuz Nur, 2/296-300)

Fethullah Gülen: ABD Sohbetleri
Son Güncelleme ( 23.09.2010 )
 
< Önceki   Sonraki >
Kur'an-ı Kerim'i iyi anlamak, O'nu iyi ‘okuma'nın yanısıra aynı zamanda dünyayı ve içinde yaşanılan çağı iyi tanımaya bağlıdır.
Fethullah Gülen Web Siteleri