Mazhar Olduğunuz Lütuflar Aşkına..! Yazdır E-posta
Fethullah Gülen   
13.05.2006

Farklı zamanlarda, farklı cemaatlerin huzurunda ifade etmeye çalıştığım ve bana göre önemini hiçbir zaman kaybetmeyen ve kaybetmeyecek olan birkaç meseleyi hatırlayabildiğim şekliyle, hiçbir tasnife tâbi tutmadan arzetmeye çalışacağım.

Dinimizin ve milletimizin yücelmesi adına verilen hizmetlerin tarihi çok eski sayılmaz. Fakat gelinen seviyeye bakıldığında, kat'iyen bu kısa tarihte aşılamayacak mesafelerin aşıldığı görülür. Bir de bu durumu, tarihimizin parlak dönemlerine göre değerlendirecek olursak kıyas kabul etmez bir inkişafın yaşandığı söylenebilir. Zaafımızla yaşanan inkişafı karşılaştırdığımızda da: 'Bu Allah'ın sizlere olan lütfu ve ihsanıdır.' demekten kendimizi alamayız. Bu lütuf ve ihsanın farkında ve şuurunda olmak, sonra da buna uygun şükürde bulunmak, bu lütufların devamı adına yapılan ya da yapılması gerekli olan biricik vazife olsa gerek..

Öte yandan, bu önemli ve önemli olduğu kadar da büyük işe sahip çıkan insanlar olarak bizler, hiçbirimiz bizden önce bu işin sahibi olmuş insanlar kadar, kat'iyen seviyeli değiliz. Meselâ, hiçbirimiz, keşfi-kerameti açık, Çanakkale'den Gelibolu'ya bir sandalla geçen ve orada şehit düşen bir Süleyman Şah değiliz. Veya her namaza duruşunda 'Kâbe' önüne gelip temessül eden veya diğer bir ifadeyle Kâbe önüne temessül etmediği müddetçe namaza başlamayan, o dünyanın dört bir yanına ordular sevk edecek kadar akıllı ve başarılı ve nihayet Sırp'a haddini bildirdiği savaşta şehit düşen Murad Hüdavendigâr hiç değiliz. Hepimiz sıradan, düz insanlarız. Belki de çoklarımız itibarıyla günahlarımız boyumuzu aşkın. Ama, şu Cenâb-ı Hakk'ın lütfuna bakın ki, O bir zamanlar bu gibi insanlarla temsil edilen dâvâyı bizlerle temsil ettiriyor ve o büyük hizmeti bizlere gördürüyor. İnsan burada Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözünü hatırlamadan edemiyor: 'Kardeşlerim! Bu İslâm ve Kur'ân'a hizmet dâvâsı, ihsân-ı İlâhî olarak bizlerin omuzuna konulmuş..'

Söz buraya gelmişken şunu da sizlere hatırlatmadan geçemeyeceğim. Yapılan hizmetler itibarıyla bu seviyeye gelinceye kadar acaba ne kadar sıkıntı çekildi. Kaç fedakâr insan çoluğunu-çocuğunu, evini-barkını terk etti de, şarkın o namlı, şanlı sultanı Selahaddin Eyyubî gibi ömrünü çadırlarda geçirdi? O büyük Sultan'ın 'Allah'ın evi orada Haçlıların elinde iken, Selahaddin nasıl kendine ev edinir?' sözü herkesin malumudur.

Evet, milletimiz içinden de dünyanın dört bir yanına gidenler oldu.. oldu ama, onlar bu milletin hazırlamış olduğu imkânlarla oraya gitti. Ve bunlardan da öte, onlar, me'hazin kutsiyetine dayanarak oralara gittiler ve gittikleri yerlerde hüsn-ü kabul ile karşılandılar.

Bana göre bu insanlar, İslâm tarihi boyunca, bu yüce dâvâ uğrunda, çile çeken insanların onda biri kadar çile çekmemişlerdir. Allah'ın lütuflarını kendimize mâl ederek caka yapmayalım. Şayet bu hususta ben yanılıyorsam -ki yanılmayı çok isterim- bu uğurda evini-barkını satan, hakiki anlamda çile ve ızdırap çeken, işini, imkânlarını terk ederek diyar diyar dolaşan yoktur. Varsa, gelsin onların dertlerini paylaşalım ve ona: 'Sattığın eve bedel, al şu evi!' diyelim.

Benim bu sözlerimin sizleri rencide etmeyeceğini umarım. Vak'ayı rapor şeklinde, sizlerden tecrit ve tecerrüt düşüncesi içinde söyledim bütün bunları. Evet bu faslı 'El-insaf!..' deyip ve peşi peşine iki nokta koyup geçiyorum.

Yapılan işlerin ruhuyla alâkalı bir diğer hususu hatırlatmakta fayda mülâhaza ediyorum: Dinimize, milletimize hizmet yolunda bulunan fertlerin birbirleriyle uyumlu bir şekilde çalışmaları çok önemlidir. Kur'ân'ın, 'Bazınızı bazınıza fitne kıldık.' veya 'Bazınızı bazınızla imtihan ettik.' işâr ve irşadı açısından denebilir ki, biz adavet ehli küfür dünyası ile imtihan olduğumuz gibi, kendi içimizde de imtihan olacağız. Tabii böyle bir imtihan, bize ayrı bir sevap kazandıracaktır.

Bu noktadan hareketle diyebilirim ki, bana göre ahlâken en mazbut insan, Kur'ân ve Sünnetin ölçüleri içinde en huysuz insanlarla bile geçinebilen, onlara karşı tavırlarını ayarlayabilen insandır. Daha önceleri aynı şeyi ifade ederken, 'En iyi insan, kobralarla bile arkadaşlık yapabilen insandır.' demiştim. Rica ederim, bizler Hint yogilerinden daha aşağı mıyız ki, onlar, kobralarla arkadaşlık yapabildikleri hâlde, biz birbirimizle geçinemiyoruz.! Hem de kutsî bir dâvâ etrafında...

Efendimiz (s.a.s)'in ahlâkıyla ahlâklanma mecburiyetinde bulunan biz, falan veya filanla şu ya da bu huyundan dolayı geçinemiyor ve rahatsızlık duyuyorsak, kendi ahlâkımızı vicdan tedavi hanelerinde bir kere daha gözden geçirmeliyiz. Ve yine bana göre yüce ve yüksek düşüncelere dilbeste olmuş kimseler, beraber oldukları arkadaşları ile geçinemiyorlarsa, onlar ya akıl hastasıdır ya da kendi ruh adeseleriyle başkalarını mahkum eden bencillerdir.

O hâlde, gelin Allah aşkına; şu İslâm ve Kur'ân dâvâsında, hem de her seviyede elemana çok ciddî ihtiyaç duyulduğu bir dönemde, aynı çizgiyi paylaştığımız insanların, kusurlarını araştırmayalım.. kimsenin aleyhinde konuşmayalım ve konuşturmayalım. Daha önceleri defaatle ifade edildiği gibi kendi nefsimize karşı bir savcı, başkalarına karşı da bir avukat gibi davranalım... Bu mülâhazadan hareketle hepimiz kendi kendimize: 'Sen kendini gaflete salmış hâinin tekisin.. günde 7 saat uyumadan evden çıkmayan bir tenperversin.. sen bedeninin esiri ve cesedinin kulu-kölesisin.' Evet böyle demeli ve başkalarını hep melek gibi görmeliyiz. Ve soralım kendimize, acaba o tenkit vesilesi yaptığımız ve gıybetlere girdiğimiz meseleler, Kur'ân ve Sünnet ölçüleri içinde mahzurlu mu?

Size bu konuda, çarpıcı bir misal arzetmek istiyorum; Devr-i Saadet'te bir sahabi, Allah Resûlü'nün huzuruna gelerek, çarşıda gezerken nefsine hâkim olamayıp, bir kadını öptüğünden bahseder.. ve sonra da boynunu büküp hakkında verilecek olan hükmü beklemeye başlar. Evet, bu şey bir günahtır. Elin-âlemin harimine el uzatma, namusuna dokunma, hele hele emniyet temsilcilerinin bunu yapması çok büyük bir günahtır. Ne var ki, vahyin solukları bu günahı bir sürçme şeklinde gösterir ve 'Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.' (Hud, 114) der. Böylesi bir olay karşısında Kur'ân'ın sesi ve onun kabul ettiği ölçü budur. Şimdi, bu kabil dinî ölçülere göre, günah-ı sağair dahi sayılmayacak, 'otururken boynunu şöyle eğiyor, ben de fitil oluyorum.' vs.. diyerek başkaları aleyhinde konuşan kişilerin, şeytanın ölçüsünü kullandıklarında şüphe olmasa gerek. Evet, bu ve benzeri şeyler, İslâmî nasslarda günah sayılan şeyler arasında yok. O hâlde neyin münakaşasını yapıyoruz?

Bakın ben, farklı ruh haletine sahip birisi olarak, yıllardan beri bazı meselelerde hep kendimi ta'dil etmeye çalışmışımdır. Meselâ, objektif olmayan hususî anlayışıma göre ben, Allah'a inanmış bir insanın bedenini düşünmesini çok tuhaf karşılıyor, çoluk-çocuğuyla meşgul olup, birkaç saat bile olsa, hizmeti terk etmesini garip buluyor, Hak yolunda hizmet ederken maaş almanın izahını yapamıyor; hatta alınan o parayı zehir gibi görüyor ve bu hususlarda zayıf olan insanlardan din-i mübin-i İslâm'a ne fayda gelir diye düşünüyorum. Ne var ki ben, bu görüşlerimin objektif olmadığını da biliyorum. Buna rağmen şimdi kalksam ve benim görüşlerime uygun hareket etmeyen, benim gibi düşünmeyen insanları ademe mahkum etsem; herhâlde mahkum olmadık kimse kalmayacaktır. Bu da benim kendimi yalnızlığa mahkum etmem anlamına gelir.

Bir de Hz. Üstad'ın o engin düşüncesine bakın: Hâfız Tevfik, herkesin Üstad'dan kaçtığı dönemde ona talebe olup Risaleleri eliyle istinsah eden şanlı ve devâsâ bir insandır. Nur'un ilk kahramanlarından olan bu zat, ihtimamla fötr giyen birisidir. Aynı zamanda sigara tiryakisidir. Üstad ona, üç-beş sayfa risale yazdıktan sonra dermiş ki, 'Tevfik'im, sen kalk biraz dışarıda dolaş.' Şimdi soruyorum, kaçımız bu ölçüdeki insanlarla birlikte olmaya katlanabiliyor ve onları rantabl olarak değerlendirebiliyoruz? Yine Üstad; kendi aralarında fikir münakaşası yapan talebelerini görünce, her şeyi üzerine alır ve 'Kabahat bende!' dermiş. Evet onun hayatı hep bu engin müsamaha anlayışı içinde geçmiştir.

Rica ederim; eğer bizler, aynı topraklar üzerinde birlikte yaşadığımız ve sayıları binleri yüzbinleri geçen, asgarî müştereklerde birleştiğimiz kardeşlerimizle geçinemezsek, yeni yeni açılmaya başladığımız, ayrı dil, ayrı kültür, ayrı mizaç, ayrı anlayışa sahip başka milletlerle nasıl anlaşacak, nasıl geçineceğiz? Bunlarla aramızda nasıl bir vahdet temin edeceğiz? Allah aşkına, aynı kaynaktan beslenen, aynı terbiyeden geçmiş insanlar eğer uzlaşamıyorsa, koskoca bir dünyaya İslâm'ın vahdet mesajını sunan insanlar, bu mevzuda nasıl başarılı olacaklar ki!

Allah kalblerimizi yumuşatsın. Başta kardeşlerimiz olmak üzere herkesi kabullenmeye muvaffak kılsın. Evet, şu ülkede demokratik bir hava sayesinde, herkesi kendi konumu içinde kabul etmeye mecbur ve mükellefiz. Herkesle iyi geçinmesini ve asgarî müştereklerde birleşmesini öğrenmek ve uygulamak zorundayız. Onun için sizlerden tekrar tekrar rica ediyorum; varsa bir meziyetiniz ya da faziletiniz onu mutlaka davranışlarınızla ifade edin. Sertlik ve huşunet göstererek etrafınızdakilerle aranızı açmayın.. ve kapanması mümkün olmayan çukurlar meydana getirmeyin!.

Hele hayatları boyunca ciddî bir vefa ile, başlarını hep hak ve hakikat kapısının eşiğine koymuş ve oradan bir daha da ayrılmamış insanlar hakkında kat'iyen olumsuz konuşmayın.. mizacı, huyu size uymasa da yine konuşmayın! Ayrıca siz ve biz ölçü değiliz ki!.. Ölçü Allah ve Resûlüne sadakat ise, haklarında konuştuğunuz ve bu dâvâda turnikeye sizden senelerce önce girmiş olan insanlar, kimbilir sizden ne kadar ileridedir! Evet ben, 30-40 yıldır hayat çizgilerinde bir arpa boyu bile inhiraf ettiklerine şahit olmadığım insanlar tanıyorum. Değişik türleriyle hizmet dendiğinde her zaman aynı şevk ve heyecanı duyan öyle kişiler biliyorum ki, eğer Allah nezdinde şehadetim bir kıymet ifade edecekse, Allah huzurunda onlar lehinde her zaman şahitlik yapabilirim.

Bu uzun faslı Allah Resûlü ile Zahir arasında geçen bir hâdise ile bitirelim. Zahir yüzü çok güzel olmayan, belki sizin yüzüne bakmak istemeyeceğiniz bir insandır. Fakat o, Allah Resûlü'nün çok sevdiği birisidir. Bir gün Nebiler Serveri, Zahir'i arkadan yakalar ve gözlerini kapatır. Zahir, soluklarından Hz. Peygamberi tanıyınca kendini iyice salıverir. O esnada Allah Resûlü bir lâtife yapar, 'Bir kölem var. Satın almak isteyen var mı?' der. Zahir, 'Ya Rasûlallah! Şeklime, şemailime bakınca bana kimse kıymet vermez.' der. Buna karşılık Efendimiz (s.a.s), 'Sen Allah katında çok şey ifade edersin.' buyurur. Evet kimbilir bizim arkadaşlarımız içinde de Zahir gibi, dış görünüşü itibarıyla nâhoş, fakat gelecek nesillerin, adlarını bayraklaştıracakları nice insanlar vardır!.

O hâlde 'Her geceyi Kadir, her kişiyi Hızır bil.' vecizesinden hareketle, mizaçları bize uymasa da, herkesi kendimizden üstün görmeli, onlarla mutlaka geçinmeli ve kat'iyen aleyhlerinde kelime-i vahide konuşmamalıyız.

Başlarınızı ağrıtan sözlerime son verirken, çok eski yıllarda belki de aynı duygu ve düşüncelerin beni esir aldığı bir zaman dilimi içinde, önce 'Nerdesin?' sonra da 'Gel!' (1-2) başlıklarını verdiğimiz üç makale kaleme alınmıştı. O makalelelerin tekrar mütâlâa ve müzâkere edilmesinin faydalı olacağını zannediyorum.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
NURİ  - bilinmiyor   |2007-11-27 14:27:16
çok iyi bir insansınız

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 20.11.2006 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Mü'min Ufkunda "Çevre"

Seyredin

Hicret, Ric'at ve Mukaddes Hüzün

Seyredin

En Önemli Vazife

Dinleyin

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

Salihli Vaazı - 1979

İndirin

Kur'ân ve İlim Konferansı - 1976

İndirin

Küçük bir şey başarınca her şeyi başaracağını zannetmek şeytanî bir vehimdir.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri