| Ekümenlik Meselesi |
|
|
| Fethullah Gülen | |
| 13.05.2006 | |
|
Son günlerde Fener Rum Patrikhanesi ruhanî lideri Bartholomeos'un ekümenlik (cihan patrikliği) iddiasında bulunduğu şayiaları yeniden gündemin maddelerinden biri haline geldi. Yurt içi ve yurt dışında katıldığı toplantılara bu sıfatla katıldığı ileri sürülen Bartholomeos'un bu iddiası -eğer doğru ise- ne kadar hüsnükabul görecek? Bu konuda şimdilik bir şey söylemek için henüz erken. Biz bu iddiaya 1. Cihan Harbi'ne tekaddüm eden yıllarda da şahit olmuştuk. O zaman da Ortodoks dünyası, Ayasofya'yı kurtarmak' ve Patrikhane ile birleştirmek hevesindeydi ve o günkü hükümet, kiliseye karşı ciddî bir tavır alıp onları bu hayallerinden vazgeçirmişti. Aslında Osmanlı'nın, daha doğrusu Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin o dönemde, Patrikhane'ye gösterdiği engin müsamaha iyi analiz edilmelidir. Tarihçiler konuyla alâkalı şu değerlendirmeyi yapıyorlar: 1- Dönemin Bizans kralı, İstanbul'u Türklere karşı savunmak için, Katolik Avrupa'nın da desteğine ihtiyaç duymuştu. Haçlı ruhundan faydalanmak isteyen kral, Ortodoksları yeniden Vatikan'a bağlamaya, Papa'nın desteğini almaya çalışıyordu. Bu sebeple Patrik II. Anastasios görevinden istifa ettirilmişti. Fatih İstanbul'u aldığında, 'Patriklik' makamı boş bulunmaktaydı. Yıllardır, Haçlılara karşı savaşmış olan Osmanlı'nın 'Ortodoks ve Katolikler'in Hristiyan âleminin yeniden birlik olmasını sağlayacak böyle bir gelişmeyi istemeyeceği açıktı. Fatih, Ortodoks ruhbanlara kendi kanunlarına göre patriklerini seçmelerini emretti. Onlar da tam bir Katolik düşmanı olan Gennadios'u patrik seçtiler. Fatih, bir devlet başkanı gibi karşıladığı yeni patriğe, 12 havarinin resimlerini ihtiva eden bir taç ve elmas asa hediye ederek 'Milletbaşı' unvanını verdi. Böylece, bütün Hristiyan âleminin sadece Roma nezdinde temsil edilmesi de önlenmiş oldu. 2- Osmanlı'da idarî yapı, 'millet sistemi' üzerine kuruluydu. Millet ise dine göre belirlenmişti. Yani Müslümanlar bir millet, Museviler ayrı millet, Ortodokslar ayrı milletti. Osmanlılar gayrimüslim unsurların inançlarını ve örflerini kendi aralarında oluşturdukları dinî mekanizmayla gerçekleştirmesine izin vermişti. Müslümanların hayatları şeriata göre düzenleniyordu. Ortodokslar için de bu düzen Patrikhane'nin kontrolünde, kiliseler vasıtasıyla sağlanmaktaydı. Bunlar da kendi dâvâlarına kendileri bakıyor, kendi düğün ve ölüm törenlerini de kendileri düzenliyordu. Kısacası, genelde Ortodokslara özelde Patrikhane'ye verilen yetkilerin kaynağı 'millet sistemi' idi. 3- İstanbul'un fethinden sonra yine Osmanlı'nın önündeki nüfuz alanları Balkanlar'da ve büyük oranda Ortodoks halktan oluşmaktaydı. Eski Doğu Bizans'ın başkentindeki Patrikhane aynı zamanda bu ülkelerdeki kiliselerin de üstünde idi. Fatih, Patrikhane'nin İstanbul'daki varlığını devam ettirerek, ileride fethedilecek toprakların da millet sistemi kapsamında başlarının İstanbul'da olmasını sağlamak istiyordu. 4- Patrikhane'ye ve patrike verilen yetkiler, yine Ortodoksların dinî merkezinin payitahtta bulunmasını, kontrol altında kalmasını sağlıyordu. 1461 yılında Fatih'in bina vererek Ermeni Patrikhanesi'ni de Bursa'dan İstanbul'a naklettirmesi bunu gösteriyor. Bu siyasetin devamına, Yavuz Sultan Selim döneminde de rastlıyoruz. 1517 yılında Yavuz Selim, Mısır'ı fethettiğinde, İskenderiye ve Antakya Patrikhanelerini de, İstanbul'daki Patrikhane'ye bağladı. Patriki de 'Milletbaşı'lıktan, 'Ekümen' yani 'Cihan patriği' ilan etti. 1844 yılında yapılan bir sayım (Yunanistan o zaman ayrılmıştı) Osmanlı sınırları içinde yaşayan Ortodoks Hristiyanların sayısının 13 milyon 730 bin olduğunu gösteriyor. Bu rakamın bütün nüfusa oranı ise yüzde 38 idi. Söz konusu rakamlar Osmanlı sultanlarının ülke sınırları içerisindeki bütün Ortodoksları, sultan tarafından atanmış bir patriğin idaresi altında tutma stratejisinin gerekçesini de ortaya koymaktaydı. Kaldı ki, atanmış patrikler Kıbrıs ve Kudüs gibi Ortodoksların bulunduğu beldeleri daha fethedilmeden ziyaret etmişlerdi. Din kardeşlerinin ve hatta ruhanî liderlerinin Osmanlı'da rahat içinde yaşadığını gören Ortodoks ruhbanlar, Osmanlı idaresine içten rıza gösteriyorlardı. Günümüze gelince bugün 3000 Rum vardır veya yoktur. Ayrıca Patrikhane meselesi Lozan'da belli bir statüye kavuşturulmuştur. Bu statü çerçevesinde, Patrikhane ve İstanbul'da yaşayan Rumlarla, Yunan sınırları içinde Batı Trakya'da yaşayan Türkler ve dinî reisleri arasında bir mütekabiliyet söz konusudur. Mesele bu mütekabiliyet çerçevesinde ve her iki devletin hükümranlık hakları dahilinde ele alınabilir. Adalet, hakkaniyet ve iyi niyete dayalı iki ülke münasebetlerinin gerektirdiği de kanaatimce bu olmalıdır. Günümüz hâdiselerini değerlendirip ona karşı politikamızı kararlaştırırken olaylara tarihî perspektifin yanı sıra günümüzün şartları içinde geleceği de nazara alarak yaklaşmakta fayda vardır. Meselâ, Kanuni döneminde Osmanlı dünyada yegane güçtü ve Fransızlara kapitülasyonlarla ticarî birtakım imtiyazlar tanımıştı. Bu, o dönemde bizim aleyhimize değil, prestij açısından lehimize de olmuştu. Ne var ki Osmanlı zayıflayınca, hele onun yıkılma merhalesinde bu anlaşmalar tamamen aleyhimizde işlemeye başladı. Onun için dış münasebetlerimizde dahilî gücümüzün çok önemli ve belirleyici faktör olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Özellikle bugün, ülkelerarası münasebetlerde, o iki ülkenin dışında, başka güçler de etkili olmaktadır. Bu da dahildeki durumumuzu daha önemli hale getirmektedir. Bu noktada, devletimiz kadar ülke menfaatlerini şahsî çıkarlarının önünde tutan iş adamlarına da ihtiyacımız vardır. Ülke olarak dış tesirlere açık olmamada onların rolü büyük olacaktır. Ayrıca, mevcut reel-politik şartlar da hiçbir zaman gözardı edilmemeli ve akılcı politikalar işlenmelidir. |
|
| Son Güncelleme ( 20.11.2006 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








