11:16:01

Bu site 26 Mart 2013 tarihinden itibaren güncellenmemektedir. Sitenin güncel hali http://fgulen.com/tr/ adresinde takip edilebilecektir.

Ana Sayfa arrow Eserleri arrow Prizma arrow İ'lâ-yı Kelimetullah ve Rıza-yı İlâhi
İ'lâ-yı Kelimetullah ve Rıza-yı İlâhi Yazdır E-posta
Fethullah Gülen   
27.09.2001

'İman ve Kur'ân hizmetinde bulunanların hedefi sadece ve sadece 'i'la-yı Kelimetullah' olmalı ve rıza-yı İlahi'den başka bir gâye gözetmemelidirler' sözünü biraz açar mısınız?

İman ve Kur'ân'a hizmet yolunda çalışma, gayret gösterme, tamamen Allah rızası için olmalıdır. Zira kullukta en önemli mertebe, rıza-yı İlâhi mertebesidir. Bu itibarla da insan, hayatı boyunca hep onu avlama ve onu elde etme peşinde olmalıdır. Bu mertebe, tasavvuftaki nefs-i mutmainne' pâyesiyle de irtibatlandırılabilir. Evet, Cenâb-ı Hak: اَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * اِرْجِعِي اِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًيَا 'Ey mutmain olmuş nefis, sen O'ndan razı O da senden razı olarak Rabbine dön!..' (Fecr, 89/27-28) buyurarak buna işaret eder. Bu itminanı elde etmiş Sahabe Efendilerimiz için de: رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ 'Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan' (Beyyine, 98/8) ifadesi kullanılır ki, bu da rıza vasfının çok önemli olduğunu gösterir. Bu konu üzerinde hemen bütün büyük mutasavvıf ve âlimler kemâl-i hassasiyetle durmuş ve rıza mertebesinin ihlâs ve muhabbet pâyesi olduğunu vurgulamışlardır.

Muhibbiyet, Allah'ı sevme; mahbûbiyet de Allah tarafından sevilme makamıdır. Buradaki mukabele, yani hangisinin mebde', hangisinin müntehâ olduğu hususunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Meselâ Râbia Adeviye, Allah'ın sevmesinin önce geldiğini söyler. Dolayısıyla Allah'ın bir insanı sevmesi sonucunda, onun da Allah'ı sevmeye başlaması söz konusudur ki, buna göre insan, evvela mahbûb, sonra da muhib olur.

Ameli esas alan ve insan iradesine önem verenlere, hususiyle de Ehl-i Sünnet içinde Maturidîlere göre, öncelikle muhibbiyet, yani ferdin Allah'ı sevmesi, sonra da Allah tarafından sevilmesi gelir. Batı'da bu esası kabul eden Bergson gibi düşünürler de olmuştur. Ancak sonuçta kişi için önemli olan şey; Allah'ın rızasını elde etmek ve O'nun sevgisine ulaşabilmektir. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bir anlık rü'yet-i cemâlin, Cennetin binlerce sene hayatına muâdil olduğunu beyan eder. Hâlbuki Cemâlullah'ı müşahede, cennette mü'minlere Allah'ın bir lütfudur ve verilecek şeylerin en önemlisidir. Mü'minler cennet yamaçlarında, Cenâb-ı Hakk'ı müşahede eder ve her gün o tecelliye mazhariyetin ayrı bir buudunu yaşarlar. Cennet hayatı ki, onun da bir saati binlerce dünya hayatına bedeldir. Allah rızasına gelince o, bütün bunlardan daha öte bir mazhariyettir. Kur'ân-ı Kerim'de onun büyüklüğü; وَرِضْوَانٌ مِنَ اللهِ اَكْبَرُ 'Allah'ın rızası her şeyden büyüktür.' (Tevbe, 9/72) âyetiyle ifade edilir. Mesele gidip Hak hoşnutluğuna dayanınca, bizim hayatımızda da her şey gidip Allah'ın rızasına bağlanmalı, ona göre plânlanıp hep rıza yörüngeli olmalıdır.

Diğer bir yaklaşımla, her yapılan şeyin Allah rızası için yapılması, her kazanılan şeyin O'nun rızasına bina edilmesi, bu konuda en inandırıcı emâredir. Sofilerin bakışı daha da farklıdır; Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri, cehennemden korkup ibadet edene 'abdü'n-nâr=cehennemin kulu'; cennet arzusuyla ibadet edene 'abdü'l-cennet=cennetin kulu', Allah'a kulluk yapmanın zevki ile coşana da 'abdü'l-lezzet=lezzetin kulu' dermiş; der ve ibadetlerin sırf Allah emrettiği için yapılması gerektiğine işaret edermiş. Bu itibarla, Kur'ân hizmetkârları, gönüllerinde rızâ-yı İlâhî'den başka hiçbir şey taşımamalıdırlar. Onlar gönüllerinde maddî-mânevî hiçbir şey taşımadıkları halde, şayet beklemedikleri bir surette, Allah'tan bazı şeyler gelecek olursa, o zaman da birer armağan ve hediye olarak alıp öper, başlarına kor, şükranla iki büklüm olurlar.

Diğer bir ifade ile rıza hissi, insanın kendi rağmına yaşaması demektir. Meselâ, insan bir şeyler anlatır ve bu anlattığı şeylerde başkalarına yararlı olmayı düşünebilir. Tabiî başarılı olmayı da.. ancak bunda, Allah'ın hoşnutluğunu gözetmesi çok önemlidir. Allah (celle celaluhu), onun tumturaklı lâflar etmesinden, hadisin ifadesiyle 'alîmü'l-lisan' olmasından hoşlanmayabilir. O halde eğer onun yüreği varsa, 'Allah'ım! Eğer senin hoşnutluğun benim burada sükût etmeme, hatta bu insanlar karşısında kem-kümüme bağlı ise, vallahi ben onu istiyorum..' diyebilmelidir. Evet, işte bu şekilde bir rıza düşüncesi hayatımızın yörüngesi olmalı ve hiçbir zaman başkalarının takdiri ya da tahkiri bizim için kriter sayılmamalıdır.

Üstad'ın vermiş olduğu ölçüler içinde; halkın teveccühü, Allah'ın rızasının bir gölgesi, bir neticesi olması itibarıyla hüsn-ü kabulle karşılanıp kabul edilebilir. Değilse kat'iyen ona iltifat edilmemelidir. Cahiliye şairlerinden biri, halkın teveccühünü, hiçbir zaman ulaşılamayan bir ümniye olarak niteler. Allah Resûlü (sav), yüzüne tükürükler atılıp, başına topraklar saçıldığı ve olmadık hakaretlere maruz kaldığı halde, rızadan geri durup halkın teveccühünü aramamıştır. Çağımızın fikir mimarı da aynı şekilde, köy köy kovulmuş, kasaba kasaba sürgün edilmiş, bir avuç insanla o nûrânî ömrünü tamamlamış olduğu halde, kimsenin himaye ve iltifatını aramamıştır.

Evet, iman ve Kur'ân hizmetinde bulunanların hedefi sadece ve sadece 'İ'lâ-yı Kelimetullah' olmalı ve rıza-yı İlahi'den başka bir gâye gözetmemelidirler. Her zaman Kur'ânın elmas düsturlarıyla hareket edip, her kapıyı sevgiyle çalmalı ve yine sevgiyle insanlara bir şeyler anlatma yolları araştırmalıdırlar. Bunun için de zannediyorum her zaman, insanlarla diyalog yolunun açık olması gerekecektir.

Burada bir hatıramı nakletmede fayda mülâhaza ediyorum: Bir arkadaş vasıtasıyla tanıdığım bir doktor oldu. O, bana belinde disk kayması olup, sabah namazına kalkmakta zorlandığını söyleyen onlarca başı açık insanın gelip tedavi olmak istediğini söylemişti ki, benimle beraber başkaları da hayret etmişti. Yine tanıdığım öyle insanlar oldu ki, evlerinde bir mevlit okunması halinde bile, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve gözyaşları içinde Allah'a dua ediyorlardı. Bazı kimseler, bir zamanlar onları tenfir etmiş; dinden, imandan soğutmuş olduğundan bu insanlar Müslümanlığa farklı bir nazarla yaklaşıyor olabilirler. Eğer bunlar, dinin temel esasları olan Allah'a, Kur'ân'a, Peygamber'e.. inanıyorlarsa, bu insanların kucaklanması gerekir. Birtakım yanlışları varsa, o yanlışlar, pekâla uygun bir üslupla izâle edilebilir.

Dinde vaz'edilen prensipler, genel olarak temel meselelerdir.. fürûata ait meselelerde ise, büyük ölçüde bir esneklik vardır. Meselâ; fürûata ait bir mesele, hiçbir zaman Allah'ı inkârla kıyaslanmamalı. Evet, çeşitli sebeplerle başlarını kapatmayıp dinin bazı emirlerini yerine getiremeyen insanlar, yılda bir-iki defa da olsa camiye geliyorlarsa, onların başlarını-gözlerini yarma yerine, zihinlerine bir şeyler koyma yolları araştırılmalıdır. İşte asıl bu tarz bir hareket, Allah hatırı ve O'nun rızasını arama istikametindeki harekettir. Hadis-i şerifin ifade ettiği mânâ ile, halk içinde olup ondan gelen sıkıntılara katlanmak, tek başına inzivaya çekilip halvet yaşamaktan daha hayırlıdır.

Burada yine kendi başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Komünizmin revaçta olduğu dönemlerde, birçok kez bu düşüncenin taraftarlarıyla görüşmüş ve onlara bir şeyler anlatabilmek için, belki saatlerce küfürlerini dinlemiş ve saygısızca tavırlarına katlanmışımdır. Hele bir defasında, konuştuğum insan ayağını ayağının üstüne attı -hâşâ- şu Tanrı denen şey nedir, peygamber denen kimdir, şu kader denen mevzu da neyin nesi.. bunları bize anlatabilir misin?.. gibi sorular tevcih etti. Sadece böyle bir sual tarzı karşısında bile, insanın çıldırıp cinnet getirmemesi mümkün değildir. Ama bütün bu sözleri dinlerken çoğu zaman ağlayarak: 'Allah'ım bu lâflar benim içimi deliyor ama, Senin hatırın için dinliyorum.' demişimdir. Bu, bir histir; mü'minin daima içinde beslemesi gerekli olan bir his. Üstad Hazretleri, 'Bana ceza veren mahkeme heyeti, yazdığım bu risalelerle imanlarını kurtarsınlar, ben onlara hakkımı helâl ediyorum.' der. Evet, eğer sunulacak mesajlar, bu anlayış içinde sunuluyor ve bir yakınlık hissediliyorsa, böyle düşünüp hareket etmede bir mahzur yoktur. Zaten insanlarla böyle bir barışıklık, bizim de aradığımız şeydir. Zira bizler senelerden beri ruhumuzda, insanların bizden kaçışının ızdırabını yaşayıp durduk.

Hâsılı; yeniden İslâm'ın kendi ruhuna uygun olarak anlaşılması ve anlatılması bu ölçüde engin bir müsamahaya bağlanabilirse, o nispette hüsnükabul görecektir.

Son Güncelleme ( 27.10.2006 )
 
< Önceki   Sonraki >
Fethullah Gülen Web Siteleri