Önyargılı ve Şartlı Bakışlar Karşısında Gönüllüler Hareketi Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 8
Kötüİyi 
Hamdi İşcan, fgulen.com   
13.11.2006

Hamdi İşcanHem eğitim kalitesi, hem yüksek insanî değer ve faziletlerle bezeli seviyeli gençlik profili, hem de farklı ırk, din, kültür müntesipleri arasında kurdukları köprüler neticesinde sosyal barışa yaptıkları katkı dolayısıyla gittikleri hemen her ülkede hakikaten dudak ısırtacak bir sevgi, teveccüh ve takdirle karşılanan gönüllü eğitim faaliyetleri, ne acıdır ki, kendi ülkesindeki bazı kesimler tarafından -bu kesimler azınlığı teşkil etse de- hâlâ "anlaşılamama" haliyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bu durumu yakın zamanda komşu bir ülkeye yaptığımız ziyarette daha bir derinden hissettim. Şöyle ki ziyaret ettiğimiz ülkenin hem din, hem de etnik nüfus yapısının %90'ı Türkiye'den farklıydı. Arkadaşların anlattığına göre ilkokul açma teşebbüsü esnasında mahalli ve ulusal medyadan çok keskin ve radikal bir tavırla karşılaşılmış, okulun açılışına izin verilmemesi ve hatta bu niyetle gelen kişilerin sınır dışı edilmesi için sürekli aleyhte yayın yapılmış. Tabii ülkemizde neye hizmet ettiği bilinmeyen malum kesimlerin kendi insanını başkasına jurnalleme anlayışı doğrultusunda hazırladıkları dosyaların komşu ülkeye gönderilmesi de bu yayınlar üzerinde etkili olmuş. Zaten halk tarihten gelen sosyo-psikolojik saiklerle bu türlü bir yönlendirmeye açık bir halet-i ruhiye içinde bulunuyormuş. Zira halklar arasına demir perdelerin çekildiği, dinsizliğin bir sistem haline getirildiği dönemlerde Türkler, Müslümanlar hep kötülenmiş, vahşi, gaddar, zalim bir yaratık olarak zihinlere adeta kazınmış. İşte böyle bir ülkede bile zamanla buzlar erimiş, uçurumlar kapanmış. Arkadaşlar, bir dönem aleyhte yazı yazan kişilerin bile, şu an Türkiye'yi, Türk insanını ve eğitim faaliyetlerini takdir dolu ifadelerle gazete köşelerinde açıkça dile getirmekten çekinmediklerini ifade ettiler.

O ülkenin devlet yetkililerinin, öğrenci velilerinin Türk okullarına teveccühü ise bambaşka. İlk teşebbüs edildiğinde değişik endişe ve korkularla okul açılmaması için adeta ipe un seren aynı devlet yetkilileri, şimdi "bu sene iki okul daha açmaya söz verdiniz, hani ne zaman bu okulları açmak için faaliyetlere başlayacaksınız" diye talepte bulunuyor. İlk açıldığı seneler ilköğretim okulunun kontenjanı dolmaz iken, bu sene belirlenen kontenjanın 7-8 kat üstünde müracaat gerçekleşiyor, okul idarecileri imtihanla öğrenci alma mecburiyetinde kalıyor.

İşte yabancı bir ülke, yabancı bir kültür ortamında bulunan insanlar bile 5-6 sene denebilecek bir zaman dilimi içinde bu eğitim gönüllülerini güvenlik teşkilatlarıyla, istihbarat birimleriyle yakın takibe alıp sürekli nabız yokladıktan sonra, onların yüreklerinin hep sevgiyle attığını, gözlerinin içinde hep muhabbet ışıltılarının parladığını görüyor ve neticede önyargı ve tarihî şartlanmışlık duvarlarını aşarak, gördükleri iyilik ve güzellikler karşısında onlar da insanî bir tavırla, kadirşinaslık duyguları içinde mukabelede bulunuyorlar. Ama maalesef bizdeki bağnaz tipler nasıl bir önyargı ve şartlanmışlığa kilitlenmişlerse dinmeyen bir tahammülsüzlük ve katılık içinde kendi insanına cefadan bir türlü geri durmuyorlar. Bu mevzuda zihinlerinde, telakkilerinde değişime vesile olabilecek her türlü imkân ve ihtimal karşısında da daha baştan kapıları kapatıp arkadan sürgülüyorlar. Mesela, ne gelip bu eğitim gönüllülerini kendi mekânlarında ziyaret ediyor, bir yüz yüze gelme cesaretini gösteriyor, bir bardak çaylarını içip gözlerinin içine bakarak onları anlamaya çalışıyor, ne de sürekli onlar hakkında, hem de aleyhlerinde yazıp çizmekten geri duruyorlar. Tabiî böyle bir ideolojik kör bakış bu eğitim ve kültür hareketini bir türlü hakiki çehresiyle, gerçek rengiyle görüp anlayamama, hareket hakkında doğru teşhis ve tespitte bulunamama sonucunu doğuruyor. Daha sonra da vehimler yeni vehim, korkular yeni korku, yanlış değerlendirmeler de daha başka yanlış değerlendirmeleri netice veriyor.

Geçmişten bugüne meseleyi takip edenler bu odakların hareket hakkında birbiriyle çelişen, biri diğerini nakzeden ne akıl almaz sözler sarfettiğini iyi bilir.

Mesela yurtdışında okulların ilk açılmaya başlandığı dönemlerde, ağızlarında sakız edip tekrarladıkları cümle şu idi: "Bu okullarla Türkiye yeşil bir çemberle kuşatılıyor. Belli bir zaman sonra yurt dışından alınan destekle iktidar ele geçirilecek, laik düzen yıkılıp yerine şeriat düzenine dayalı yeni bir devlet kurulacak."

Düşünün, Sovyetler Birliği yıkılmış, Orta Asya ve Balkanlardaki sefalet, fakirlik ve daha değişik meşakkat ve sıkıntılar insanı hüzne gark edecek boyutta. Oralarda bulunan soydaşımız, dindaşımız ciddi bir beklenti içinde Anadolu'dan uzanacak yardım elini bekliyor. Bu şartlar altında ülkemizde henüz vicdanını kaybetmemiş, vefa duygusunu yitirmemiş hemen herkes elinden geldiğince bir şeyler yapma gayreti içerisinde. Çetin, zor, meşakkatli olsa da bir topluma yapılacak en büyük iyiliğin eğitime, insana yapılacak yatırım olduğuna inanan Anadolu'daki eğitim gönüllüleri de yollara düşmüş kendi soydaşına, dindaşına faydalı olmaya çalışıyor. İlk başlarda bu eğitim yardım ve yatırımı, o ülkelerden öğrenci getirip Türkiye'de eğitim ve öğrenim görmelerini sağlamak anlayışı üzerine kuruluyor. Ama bunun hem masraflı, hem de fiziki şartlar itibarıyla mevcut ihtiyacın binde birini karşılayamayacağı, taşıma su ile değirmenin dönmeyeceği kısa zamanda anlaşıldığından ve gidilen ülkelerdeki ciddi talep ve teveccüh de göz önünde bulundurularak, Türkiye'ye öğrenci taşıma yerine, oralarda okul açma düşüncesi ortaya çıkıyor. (Tabii ki bu arada mümkün olan en üst seviyede Türkiye'de de öğrencilerin okuması için gayretler devam ettiriliyor.) Ve nice sıkıntılara katlanarak Anadolu insanı, kendi soydaşına, dindaşına bir vefa duygusu içerisinde birer ikişer Orta Asya ve Balkanlarda eğitim müesseseleri açmaya başlıyor.

Şimdi şartların zorlamasıyla, vicdanın ve kalbin mecburi istikamet olarak gösterdiği bir süreç sonucunda, Anadolu insanının "eğer biz insan isek, eğer biz göğüs kafesinde bir kalp taşıyor isek o zaman muhakkak bu kardeşlerimizin imdadına koşmalıyız" düşüncesi içerisinde başlattıkları okul açma faaliyetlerini, evet, tamamen insani ve vicdani bir saikle ortaya çıkan bu hareketi daha önce mastır planı yapılmış siyasi ve politik bir faaliyet olarak nitelendirmek kelimenin tam manasıyla bir insafsızlık örneği olduğu gibi, aynı zamanda hayal ürünü, akla, mantığa, realiteye zıt, ayakları yere basmayan, asılsız bir yakıştırmadan başka bir şey değildir.

Zira iktidara, idareye talip olan bir insan kalkıp da, henüz emniyetin, asayişin bile temin edilemediği, her an ölümle burun buruna gelme riskinin bulunduğu, her türlü mahrumiyet, sıkıntı ve zaruretin hüküm ferma olduğu bir ortamı tercih edip yollara düşmez. Günümüzde iktidar olmanın, siyasette söz sahibi olmanın yolu-yordamı bellidir ve ülkemizde bu yol herkes için açıktır. Siyasi bir parti kurar veya mevcut bir partiye kaydolur, çalışır-çabalar ve halkın oyunu almayı becerebilirsen iktidarı elde edersin. Türkiye'de hiç kimse için bu siyaset yolu kapalı değil ki, bu iş için kalkıp da başka başka arayışlara girilsin, bin bir sıkıntı ve meşakkat içerisinde yurt dışında ömür tüketilsin. Eğer hedef iktidar olma, hâkim olma sevdası ise hazineden para alıp rahat ve keyif içerisinde kendi ülkende siyaset yapma ve böylece kendi siyasi görüşün doğrultusunda ülkeyi yönetme adına en uygun bir ortamı elde etme imkânı varken, evet bu rahat ve kolay yol dururken kalkıp kışın - 35, yazın + 35 derece ısı farkının olduğu yerlere göç etmenin, 100 dolar için insanların hayatının söndürüldüğü şehirlerde hayatı riske atmanın hangi makul tarafı olabilir ki!

Hem bu eğitim gönüllüleri o güne kadar Türkiye içinde -yasak olmamasına rağmen- herhangi bir siyasi oluşum içerisine girmiş, idareye talip olma gibi herhangi bir siyasi/politik çalışma ve gayret içerisine bulunmuş mudur ki, böyle bir isnad o insanlara reva görülmektedir? Hayır! O zaman hangi insaf ölçüleriyle, hangi mantık, muhakeme kıstaslarıyla hem ülkemiz için hayati derecede önem arzeden, hem de yurt dışındaki soydaşımız, dindaşımız için çok önemli olan böyle bir insanî hizmet, bu türlü vehmi, hayalî, herhangi bir mesnede dayanmayan saçma-sapan yaftalamalarla engellenmeye çalışıldı?

Şimdi bir de, bu iddianın, yurt dışında ilkokul açma faaliyetlerinin başladığı zamandan günümüze 15-16 senelik dönem açısından bir muhasebesini yapalım: Bu eğitim gönüllülerinden şimdiye kadar herhangi bir ferd siyasi bir faaliyet içerisine girmiş midir? Gidilen ülkelerde muhatap olunan kişilere Türkiye'nin siyasi/politik meseleleriyle ilgili bir hususta herhangi bir yönlendirmede bulunulmuş mudur? Bu mevzuda tek bir hadise, tek bir vukuat görülmüş müdür? O zaman şunu sormamız gerekmez mi; hangi akıl, hangi mantıkla, hangi insaf, hangi vicdanla pervasız bir şekilde sırf zanna dayalı bu tür iddialar hala ileri sürülebilmektedir?

İddiada ayrıca "şeriat düzeni" diye ne olduğu, ne ifade ettiği meçhul bir terkiple yakıştırmada bulunuluyor. Bu terkipten maksadın ne olduğu tam anlaşılmamakla birlikte "şeriat düzeni" derken herhalde teokratik bir idare tarzı kastedilmektedir. Hâlbuki İslam dini zatında böyle bir anlayıştan fersah fersah uzak olduğu gibi, bu eğitim gönüllülerinin zaten hâkim olma, hükmetme gibi bir dertlerinin olmadığı da ortadadır. Hem onların eğitime, insana bakışı temelde böyle bir yakıştırmayla taban tabana zıt bulunmaktadır. Zira onlar zorla hiçbir güzellik olmayacağını, gerçek ahlakî erdemin insanın kendi öz iradesiyle yaptığı tercih neticesinde ortaya çıkacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla eğitim ve insan felsefeleri açısından da böyle bir eğilim içerisinde olmaları kendilerini inkâr etme ile eş manaya geleceğinden bu tür bir eğilim içerisine girmeleri mümkün değildir.

İddia teknik bilgi açısından da "güler misin ağlar mısın" dedirtecek trajı-komik bir yaklaşımı ortaya koymaktadır. Şöyle ki, bu okullarla Türkiye'nin etrafında bir kuşatma çemberi oluşturulduğu söylenmekteydi. Gelin o dönemde ilk defa hangi ülkelerde okul açıldığını bir hatırlayalım: Nahcıvan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan. Hâlbuki Türkiye'ni komşu ülkeleri olan İran, Irak, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan'da o dönem itibarıyla herhangi bir Türk okulu bulunmuyor. —Bilebildiğim kadarıyla İran ve Yunanistan'da hala bir Türk Okulu mevcut değil. Türkiye'nin üç tarafının denizlerle çevrili olduğunu da hatırlarsak bu iddianın teknik bilgi açısından da ne kadar tutarlı (?) olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Binlerce kilometre uzaklıkta, 5-6 saatlik uçak mesafesinde, Çin sınırında bulanan Kazakistan, Kırgızistan, Moğolistan'dan mı çembere alma hareketi gerçekleştirilecekti!?

Evet, belki şu an bu satırları okuyanlar "bu tür gülünç ve saçma-sapan iddiaları ne diye kale alıp zamanını israf ediyorsun" diyebilirler. Şahsen, bu yazıyı kaleme alırken benim de içimden bu türlü duyguların geçtiğini itiraf etmeliyim. Ancak ne kadar gülünç de olsa belli odaklar tarafından bu tür iddialar o kadar çok tekrar edildi ki, işin aslını-astarını bilmeyenlerde şöyle-böyle bir kafa karışıklığına sebebiyet verebileceğini de şahsen ihtimal olarak gördüğümü ifade etmeliyim.

Ve bu hususta sözü uzatmamızın daha önemli bir sebebi de geçmişteki iddialarla günümüzde ortaya atılan iddialar arasında bir kıyas imkanı sunma gayretidir. Evet, geçmişte bu asılsız ve gülünç iddiaları ortaya atan aynı kişiler, tabir caizse konjöktüre uygun mesnedsiz iftira ve tezvirlerini güncelleme lüzumu duyduklarından şimdi daha önce söylediklerini nakzedecek şekilde ayrı bir tutarsızlık örneği sergiliyor ve diyorlar ki; "Kitle potansiyeli, ülke içi ve d‎‏‎ışındaki etkinliği, güçlü organizasyonları ile bu eğitim faaliyetleri Türkiye'de islamcığı kullanmak isteyen dış‎‏ mihrakların ilgi alanına girmektedir. Zaten bakıldığında bu müesseselerinin Amerika'nın ilgi sahasına giren yerlerde açıldığı ve buralarda bu ülkenin dış politikasına uygun bir politika izlendiği görülüyor. Dolayısıyla bu faaliyetler, Amerika'nın nüfuz alanını genişletme hedefine hizmet eden, Amerikan destekli bir harekettir."

Evet, görüldüğü gibi yapılan suçlama, vatan/millet/ülke duygusu olan bir insan için dayanılamayacak, tahammül edilemeyecek en ağır bir iddia yani vatana ihanet suçlaması. O zaman bu denli büyük bir suç isnadında bulunan kişinin yapması gereken nedir? Bütün delilleri ortaya koyarak iddiasını ispat etmesi. Peki, bazılarınca son 6-7 senedir sürekli bu iddia tekrar edilip dururken, bir tane, evet tek bir tane devletimizin, ülkemizin aleyhinde, yabancı bir ülke veya gücün lehinde olacak şekilde bu eğitim faaliyetlerinden sadır olmuş tek bir söz, bir hareket, bir davranış, bir uygulama görülmüş müdür? Bu mevzuda somut, elle tutulur, gözle görülür tek bir delil ortaya konmuş mudur? Hayır!

Peki, iddialarını dayandırdıkları önerme cümleleri ne? "Hareketin kitle potansiyeli, ülke içi ve dışındaki etkinliği, güçlü organizasyonları var. Dolayısıyla bu kadar çok seveni, sahip çıkanı, yaygın bir hareket sahası olan bir hareket dış güçler tarafından kullanılabilir."

Evet, açıkça görülmektedir ki, malum zevat bu koskoca, azim suç isnadını sadece bir ihtimale, bir zanna dayandırmaktadır. Hâlbuki sadece ihtimale dayalı suç isnadında bulunulacak olursa dünyada suçlu kefesine konulmamış hiçbir kimse kalmaz. Sokakta gezen bir insan ihtimal ki bir gün cinayet işleyebilir. O zaman bu ihtimale bağlı olarak bütün insanları hapse koymak veya idam etmek mi gerekir?

"Ama bunların uluslar arası çapta dikkat çeken faaliyetleri var, insiyatif ve organizasyonları söz konusu, bu sebeple dış güçler tarafından kullanılabilir" gibi bir mantık yürütülüyorsa, o zaman bu çarpık anlayışa karşı şu denilmelidir: Böyle bir ihtimale karşı o zaman hiç güçlü olunmamalı, sözü dinlenilir, insiyatif sahibi bir konumda bulunulmamalı! Çünkü güçlü olmak, sözü dinlenilir ve itibar sahibi olmak ihtimal başka güçler tarafından kullanılabilir? Biz o zaman hep küçük kalalım, zayıf olalım, ayaklar altında ezilelim, ta ki kimse bizi kendi adına kullanamasın?

Evet, böyle ironik bir üslubun, yazının ciddiyetiyle uygunluk arzetmediğini kabul ediyorum ancak iddianın trajı-komik arka planını gösterme adına da buna mecbur kaldığımı belirtmek durumundayım.

Mezkûr iddiaya güya stratejik bir üslup, bir derinlik katma adına da "bu müesseselerin açıldığı yerlere bakıldığında Amerika'nın ilgi sahasına giren bir coğrafyada açıldığı görülmektedir" deniyor.

Allah aşkına, bugün küreselleşen, küçük bir köy haline gelen yeryüzünde, kendini dünyanın tek süper gücü gören ABD'yi bir yana bırakın, Rusya'nın, Almanya'nın, Çin'in, hatta Hindistan'ın ilgi sahasına girmeyen bir bölge, bir ülke var mıdır? Günümüz şartları içinde bütün büyük devletler kendi iktisadi, siyasi, ticari hedefleri doğrultusunda bütün bir yeryüzü coğrafyası ile ilgilenmektedirler. Dolayısıyla "dış güçlerin ilgi sahası" mefhumu o kadar esnek, o kadar kaypak bir ifade ki, lastik gibi istediğiniz tarafa çekip istediğiniz gibi içini doldurabilirsiniz. Diğer taraftan bu eğitim gönüllüleri, hem kendi ülkelerini bütün bir beşer coğrafyasına tanıtma, duyurma, hem de ruhlarından nebean eden insan sevgisiyle, din, dil, ırk, renk, kültür ayırımı yapmaksızın insan olan her mekâna ulaşma gayreti içinde bulunuyorlar. Bu sebeple bu tür içi boş, keyfî kullanımlara açık cümlelerle güya stratejik analizlerde, çıkarımlarda bulunmak kerameti kendinden menkul üç-beş strateji uzmanımızı (!) psikolojik bir tatmine ulaştırsa da, hakikat nazarında ne kadar sathi ve ne kadar gülünç olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Yurt dışındaki eğitim müesseselerinde ABD'nin dış politikasına uygun bir politika izlendiği iddiasına gelince; eğitim gönüllülerini, onların iç dinamiklerini ve yıllarca açık, şeffaf bir şekilde ortaya koydukları icraatlarını takip eden bir insanın böyle bir iddianın ne kadar havada ve ceffe'l-kalem ileri sürüldüğünü hemen tasdik edeceği kanaatindeyiz. Zira bu eğitim müesseseleri hemen herkesin kabul ettiği üzere siyasi bir organizasyon değildir. Zaten şimdiye kadar herhangi bir siyasi/politik mevzuda politika belirleme iddiası ve gayretinde de bulunmamıştır/bulunmamaktadır.

Evet, doğrudur, bu müesseseler ABD karşıtlığı, ABD düşmanlığı yapmamaktadırlar. Çünkü temelde kendilerini politik bir konuma yerleştirmemiş, politika ile aralarına mesafe koymuşlardır. Ancak şu da net bir tablo halinde görülmektedir ki, bu insanlar ABD karşıtlığı-düşmanlığı yapmadığı gibi, Çin, Arap, Hind... karşıtlığı ve düşmanlığında da bulunmamaktadırlar. Gittikleri her yerde siyasi ve politik mevzulardan uzak kalarak hep "insan" odaklı eğitim ve kültür faaliyetlerinde bulunuyorlar. Çünkü dünya görüşleri itibarıyla çağdaş toplumların karşılaştıkları problemlerin çözümünü "insan"da ve "kültür"de görmekte, menfaat ve çıkar çatışmasının yaşandığı güçler dengesinde, politik arenada mücadele etmeyi kendi eğitim ve hizmet felsefelerine ters bulmaktadırlar. "Eğer bir gün bu dünya yeniden cennet bahçeleri gibi huzur ve sükünet gezegeni haline gelecekse bu ancak kültürlerin tanışması, iletişim köprülerinin kurulması, sevgi kaynaklı, muhabbet eksenli eğitim ve öğretimle insanların içinde hoşgörü duygu ve düşüncesinin inşasıyla gerçekleşecektir" inancını taşıyorlar. Dolayısıyla bu müesseselerden siyasi ve politik bir duruş beklemek bu eğitim hareketini anlayamama, onu kendi iç dinamikleriyle kavrayamama manasına gelecektir.

Yapılan asılsız isnadların birbirini nakzettiğini, açık bir çelişki oluşturduğunu ifade etmiştik. Evet, yukarıda zikrettiğimiz gibi malum odaklar ilk başlarda bu eğitim gönüllülerinin Türkiye'yi yeşil (!) bir çember içine alıp ülkemize şeriatı getirecekleri (o da ne demekse) iddiasında bulunurken, daha sonra aynı insanları tamamen Batılı değerlerin hâkim olduğu bir devlet adına çalışmakla suçlamaya başladılar. Böylece bütün şeriatçıları (!) bir anda Batılı bir devletin elemanların haline getirip bir uçtan başka bir uca savurmuş oldular.

İnsanın aklına gelir ki, bu denli açık çelişkiye rağmen, gülünç duruma düşme pahasına nasıl böyle akıl almaz isnadlarda bulunabiliyorlar. Kanaatimizce bunun en önemli sebebi acziyet içinde bulunmalarıdır. Bir taraftan hiç dinmeyen bir öfke, alttan alta sürekli kaynayıp duran bir kin ve nefret duygusuyla bu güzel faaliyetleri engellemeye çalışıyor, diğer taraftan da ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü bu işin önünü alamadıklarını görüyorlar. Öfkeli bir insanın eline ne geçerse karşısındakine fırlatması gibi, bu marjinal kesimler de, kamuoyu nezdinde yankı bulacağını düşündükleri her argümanı hiç düşünmeksizin, sırf çamur atma psikolojisiyle kullanma gayreti içine giriyorlar.

Halkımız arasında kendisini kaybetmiş, ne yaptığının farkında olmayan kişilere "Allah akıl, fikir versin" diye dua ederler. Biz de bu manzara karşısında söyleyecek başka bir şey bulamıyor ve "Cenab-ı Hak bu zevata akl-ı selim, fikr-i selim nasip eylesin" diyerek sözü noktalamak istiyoruz.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
Cemal Bozel  - OKULLARLA İLGİLİ   |2007-09-16 13:47:12
SİZDEN OGRENMEK İSTEDİGİM BEN RUSYANIN KRASNADAR BOLGESİNE CALISMAYA GİDECEGİM SİZİN ORALARDA OKULUNUZ VARMI,BENİM OKULA BASLAYACAK KIZIM
VAR ONUN İCİN OGRENMEK İSTİYORUM.
SİMDİDEN TESEKKUR EDERIİM SİZLERE İYİ CALISMALAR.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 08.03.2007 )
 
< Önceki

Multimedya

Nasıl Keyfiyet Kazanılır?

Seyredin

Peygamberlerin Hususiyetleri

Seyredin

His Felcinin Sebepleri

Dinleyin

Secde İzindeki Tehlike

Dinleyin

Edremit Vaazı - 1974

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

İnsan, çok söz söylemekle değil, söylediği sözlerin yerinde ve faydalı olmasıyla kadrini, kıymetini yükseltir. Aksine, her yerde ulu orta konuşan kimse, hele konuştuğu şeyler de yüce mefhumlara ve uzmanlık isteyen mevzulara dairse, hem bir sürü hatalara düşer, hem de kendi değerini düşürmüş olur. “Çok konuşanın çok sakatatı olur” sözü ne kadar yerinde ve kıymetli bir sözdür.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri