|
Yeryüzünde bizim uluhiyet telakkimiz kadar sağlam ve arızasız bir uluhiyet anlayışı yoktur. Koca bir dünya Yüce Yaratıcı’yı yanlış biliyor; isimsiz, sıfatsız ve şe’n-i Rubûbiyetsiz bir ilah telakkisi peşinde gidiyor; “God” kelimesinin darlığı içinde ya da “Diyo” yakıştırmasının sığlığına bağlı bir ilah ve mabud anlayışı takip ediyor. Bu gidişle uluhiyet hakikatini gerçek mahiyetiyle ve kendi enginliğiyle duyabilecek gibi de görünmüyor. Öyleyse, onu biz duyurmalı ve hakikatler hakikatini biz ilan etmeliyiz. Şayet, bu vazifenin gereğini yerine getiremez ve mefkuremiz hesabına bizi bekleyen böyle bir takdim görevinde âhesterevlik edersek vefasızlık yapmış ve çok büyük bir kusur işlemiş sayılırız. Aynı zamanda, bizim vesilemizle hidayete eren bahtiyar kimselerin “Şimdiye kadar neredeydiniz? Keşke birkaç sene önce gelseydiniz! Gelseydiniz de hayatı boyunca hep bir arayış içinde bulunan ama Allah’ı, Hazreti Muhammed’i ve Kur’an’ı hiç duyamadan altı ay önce aramızdan ayrılan babama da bu yüce dîni öğretseydiniz!..” çığlıklarına verecek bir cevap bulamayız. Bu itibarla da, bu meselede acûliyete ihtiyaç vardır.
Ne var ki, böyle bir meseledeki acelecilik de şahsî tavırlara ve hissî davranışlara terk edilemez; şahısların kendi idrak ve anlayışlarına bırakılamaz. Bu konu, şahs-ı manevîye havale edilir; bütün fertler tarafından düşünülür taşınılır, istişarenin hakkı verilir ve mevzu kollektif şuurun takdirine sunulur. Neyin nasıl anlatılacağı, nerede ne yapılacağı, hangi hususta ne şekilde davranılacağı gibi konular ortak akılla belirlenir. Önce, hep kolaylaştırma ve asla zorlaştırmama, sürekli bişarette bulunma ve kat’iyen tenfir etmeme düsturu çerçevesinde genel esaslar tesbit edilir. Sonra da, teennî ile hareket etmeyi, yani, ilerisini düşünerek, yavaş ve ihtiyatlı davranmayı gerektiren hususlar ya da daha seri, daha hızlı ve biraz daha acele olunması icap eden mevzular ortaya konur. (Diriliş Çağrısı, s. 94-95)
|