| Gönüllüler Hareketi ve Dünya Barışı |
|
|
| Hamdi İşcan, fgulen.com | |
| 05.12.2006 | |
|
Hayata ve geleceğe realistçe baktığını iddia edip de ancak hakikatte ümidini yitirmiş, iradesi mefluç, kötümser ruh halinin esiri bazı kişiler "dünya barışı" gibi terkiplere belki dudak bükecek ve bunları bir mal-i hülya, bir ütopya olarak göreceklerdir. Tabii aynı kişiler bu eğitim gönüllülerini de bir hayalperest olarak nitelendireceklerdir. Fakat bence bu tarz telakkilerin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Çünkü onlara bakılacak olursa "zaman ahir zaman"dır, "gün be gün yevmü'l-beter"dir ve bizim yapabileceğimiz tek şey oturup kıyameti beklemektir. Hâlbuki ortada dünyanın dört bir yanında yankı bulmuş bir düşünce ve aksiyon çizgisi bulunmaktadır. Aşikâr ki, maya tutmuş ve Allah'ın izniyle yedi iklim dört bucakta sulh adacıkları, barış havzaları meydana gelmiştir. Evet, şimdiye kadar olanlar, bundan sonra olacaklar için ümitlerimizi kuvvetlendirmektedir. İşte bu sebeple huzur ve barış dolu dünyayı can-ı gönülden isteyen bir fert olarak gönüllüler hareketinin küresel barış adına neler vaat ettiği konusu üzerinde durmak istiyorum. Evet, dediğimiz gibi bu düşünce ve aksiyon çizgisi ister halk bazında, isterse entelektüeller nezdinde sulh adına bir ümit ve heyecan akımı şeklinde kabul görmüştür. Peki, bunun sebebi nelerdir? Hangi dinamikler hareketin böyle evrensel bir kabul görmesine vesile olmuştur. İşte kanaatimizce bu mevzuda öne çıkan birkaç temel husus şunlardır: 1- Kalp-Akıl Beraberliği Eğitim gönüllülerini yakından tanıyanlar onların bu yola bir aşk, bir sevda halinde girdiğini ve yol boyunca da hep bu his ve heyecan dinamiğinin önemli bir faktör olduğunu görürler. Ama burada önemli bir husus kalp ayağıyla girilen ve takip edilen bu yolda hiçbir zaman aklın, mantığın, muhakemenin ihmal edilmemiş olmasıdır. Evet, bir hayal, bir hülya ile ideal düşünce ve niyetlerle yola çıkılmıştır ama sadece hayallerle, hülyalarla, ideal fikirlerle meşgul olunup kalınmamış, şartlar ve imkânlar ne kadarına el veriyorsa o hayal ve idealler rasyonel bir bakış açısıyla realize edilmeye, pratiğe dökülmeye çalışılmıştır. Böylece kalp-akıl beraberliği düşünce ve aksiyon bütünlüğünü netice vermiştir. Güzel düşünceler hemen hayata tatbik edilmeye çalışılmış, bu esnada gerçeklerle, realitelerle yüz yüze gelinmiş, bu sefer de hayatın gerçeklerine göre plan ve programlar yeniden gözden geçirilmiş, karşılaşılan durumlar yeni ve orijinal fikir açılımlarına, düşünce atılımlarına vesile olmuş ve böylece ayakları yere basan, hayatla/fıtratla çatışmayan, uygulanabilirlik oranı yüksek bir hareket çizgisi ortaya çıkmıştır. Söylediğim hususu somut bir şekilde bu eğitim müesseselerinden mezun olan kişilerin hayatında görebilir/okuyabiliriz. Şöyle ki, bu kişilerin hayatı incelendiğinde onların hem ailevî, hem iş, hem de toplumsal hayat içerisinde çevresiyle barışık bir kişilik profili ortaya koyduğunu görüyoruz. Bir taraftan modern çağın içki, fuhuş, uyuşturucu, aşırı ferdiyetçilik, bencillik gibi ölümcül hastalıklarından uzak durma gayreti içinde bulunuyorlar. Bu yönüyle toplum, aile ve yakın çevreleri tarafından takdir edilip beğeni topluyorlar. Ama diğer taraftan bunu yaparken kendilerini toplumdan soyutlamıyor, toplumdan ve hayattan kopmuyorlar. Aksine evrensel ahlak ve değerleri toplum içinde kalarak uygulamaya çalışıyorlar. Böylece bir taraftan modern çağın öğütücü dişlileri arasında heba olup gitme tehlikesine karşı makul ve akl-ı selim eksenli bir direniş ortaya koyuyorlar. Fakat diğer taraftan içinde yaşadıkları toplumla kavga etmeden; şiddet, sertlik, aşırılık ve radikalizme düşmeden topluma yararlı bir ferd olarak hayatlarını devam ettiriyorlar. Peki bu yaklaşım tarzının dünya barışıyla ilgili vechesi nedir? Öncelikle ailesiyle, yakın-uzak çevresiyle uyumlu fertler küresel çaptaki çatışmaların-kavgaların ilk kıvılcımını, ana malzemesini teşkil eden fertlerin ruhundaki şiddet temayülünün önünü kesecektir/kesmektedir. Zira genelde şiddet eğilimi aile içinde başlar. Eğer toplumsal şartlar bu şiddeti besleyecek unsurlar ihtiva ediyorsa şiddet temayülü katlanarak artar ve zamanla toplumsal bir hastalık halinde kendini gösterir, kitle ruh haletiyle bir kasırga, bir tufana dönüşür ve neticede diğer toplumları da tehdit edecek noktaya ulaşır. Bu sebeple sosyo-psikolojik açıdan ailesinde huzur yudumlayan, çevresiyle barışık yaşayan bir insanın kolay kolay bir Hitler, bir Mussolini, bir Stalin haline gelmediği/gelemeyeceği rahatlıkla ifade edilebileceği gibi çocukluk ve gençlik dönemini bir şiddet sarmalı içinde geçiren insanların da kanlı bir diktatör olarak karşımıza dikileceği hatırdan çıkarılmamalıdır. İkinci olarak bu yaklaşım tarzı birkaç asırdır zihinlerde yer etmiş bulunan bilim-din, fizik-metafizik, gelenek-modernite çatışmaları-vuruşmaları için alternatif bir çözüm yolu sunmaktadır. Elbette ki, bu okullarda dini bir eğitim, dini bir müfredat uygulanmamaktadır. Ama dine karşı düşmanca bir tavır içerisine de girilmemekte, dinle kavga edilmemekte, modern bilimler dinsizlik adına kullanılmamaktadır. Gidip gezen, gözlemde bulunan ve müşahedelerini kamuoyuyla paylaşan hemen herkesin ifade ettiği üzere bu eğitim kurumlarındaki öğrenciler bir taraftan dünya bilim olimpiyatlarında yarışacak ölçüde ileri safhada çağdaş pozitif bilimlere açık ve onlarla donanımlı iken, diğer taraftan sağlam karakter yapısına sahip, evrensel değerlerle bezeli, toplum ve insanlığa karşı sorumluluk bilinci taşıyan yönleriyle de dikkat çekmektedirler. Sosyologların küresel çaptaki çatışma sebeplerinden biri olarak gördüğü geleneksel toplumlar ile modern toplumlar arasındaki kırılma noktaları, fay hatları açısından da bu eğitim modeli bir ara bölge, tampon bölge vazifesi görmektedir. Şöyle ki bu eğitim modeli ne geleneği yerle bir edip, ona hiç mi hiç hayat hakkı tanımayan aşırı modernist telakkileri, ne de modernite ile gelen problemler dolayısıyla topyekûn modern bilim ve teknolojiye savaş açan gelenekselci tutumları/tavır alışları benimsemektedir. Bilakis başarılı bir sentez yaklaşımıyla modern imkân ve vasıtaların her çeşidini kullanarak geleneksel toplumların ahlaki ve manevi değerlerini günümüz toplumuna intikal ettirmektedir. Evet, görünen manzara şu ki, ne "geçmiş"e ne "hal"e savaş açılmış, aksine her iki zaman diliminin güzellikleri altın oran diyebileceğimiz bir denge yaklaşımı içinde bir araya getirilmiştir. Pratikte de bunun başarılı örneklerini görmekteyiz. Şöyle ki bir bakıyoruz; modern imkân ve vasıtalar açısından tabir caizse bir-iki asır geride bulunan bir ülkede açılan bu eğitim müesseseleri, o ülke insanın dünya ile intibakını sağlayacak, günümüz dünyasıyla entegre olmasına vesile olacak modern-teknolojik bilimsel altyapı hizmeti sunuyor, modern çağın imkânlarını o ülke insanına sevdiriyor, ısındırıyor ve böylece zihni inkılâplara vesile oluyor; diğer taraftan da bir hayli materyalist ve maddeci bir toplum içinde aşırı maddeci ve materyalist yaklaşımların yanlışlığını ortaya koyuyor, zihinlerde, insana ve hayata dair alternatif bakış açılarının oluşmasına yol açıyor. Böylece her iki toplumu birbirine yaklaştırıyor, onları ortak bir zemine, ortak bir noktaya çekmiş oluyor. 2- Küresel İntişarın Getirmiş Olduğu Avantajlar Dünyanın hiçbir bölgesini, hiçbir ülkesini ihmal etmeme anlayışı içinde her yerde ilim-irfan ocağı tutuşturmaya, hoşgörü ve diyalog platformları oluşturmaya çalışmak elbette ki ciddi fedakârlık ve diğergamlık isteyen bir husustur. Ancak dünya barışı gibi yüce ve yüksek bir idealin gerçekleştirilmesi adına bu durum çok önemli avantajlar sunmaktadır. Şöyle ki, çatışma unsuru olacak tarafları arzu ve talepleriyle, istek ve beklentileriyle yakından tanıma ve böylece her iki kesim arasında dengeli, sağlıklı bir iletişimin kurulması adına katalizör vazifesi görme imkânı elde edilmektedir. Soyut bir düşünce olarak ifade ettiğim bu hususu bir örnekle izah etmeye çalışayım: Bilindiği gibi siyah-beyaz çatışması küresel çapta çatışma ve vuruşmalara sebebiyet verecek önemli bir kırılma noktasıdır. Asırlardır bazı batılı devletler tarafından sömürülen, ikinci sınıf insan muamelesi gören siyah tenli insanlar ciddi bir gerilim içinde, kinle, nefretle dopdolu olarak "şeytan" olarak gördüğü beyaz insana karşı topyekûn bir başkaldırı ve intikam duygusu içinde hücum anı ve fırsatı beklemektedir. Rahat ve lüks yaşamı putlaştıran zengin ve müreffeh batı toplumları ise, gerçek saiklarıyla problemi görüp onu çözme ameliyesi yerine, siyah insanı, rahat yaşamlarını, biricik dünyalarını tehdit eden potansiyel bir düşman olarak görmektedir. İşte bu noktada her iki tarafta kendisini kabul ettirebilecek, iletişim köprüsü olabilecek bir kültür ve barış elçisine ihtiyaç bulunmaktadır. Zannediyorum gönüllüler hareketi şimdiye kadar ortaya koymuş olduğu performansıyla böyle bir misyona namzet bulunmaktadır. Şöyle ki bu eğitim gönüllüleri tek yanlı bir yaklaşımla sadece bir ırkın, bir rengin, bir bölgenin, bir coğrafyanın, bir kesimin tarafı olmamaktadır. Mesela Afrikalı insanın ayağına gidiyor, ona her türlü hizmeti sunmaya çalışıyor ve bu haliyle bütün beyazların "şeytan" olmadığını göstermiş oluyor. Onların acılarını paylaşıyor, sıkıntılarına ortak oluyor; ama hal diliyle de onlara; "mücadeleniz meşru çizgide olmalı, ilimle-eğitimle/kendinizi yetiştirmekle kölelikten kurtulabilirsiniz, yıkma ile tahrip ile şiddet ile düşmanlıkla bir netice elde edemezsiniz" mesajını veriyor. Aynı eğitim gönüllüleri batılı toplumlar içinde açtıkları müesseselerle, hoşgörü ve diyalog platformlarıyla da, insanî ve vicdanî derinliklerini kaybetmemiş o toplum içindeki insanlara ulaşıyor, "her şeyin güç ve kuvvetten, madde ve paradan ibaret olmadığını, bir dönem haksızlık ve zulümlere uğramış bölge ve muhitlerin bulunduğunu, küçük bir köy haline gelen dünyamızda eğer huzurlu ve mutlu bir şekilde yaşamayı düşünüyor isek, bunun bize sosyal sorumluluklar yüklediğini, Batı toplumlarına karşı öç alma duygusuyla dolu fakir üçüncü dünya ülkelerinin fakr u zaruret ve çaresizlikten kaynaklanan toplumsal saiklerle harekete geçtiğini, silahla, şiddetle, güç kullanarak, başları üzerinden bomba yağdırarak bu azim problemin halledilemeyeceğini, aksine çözümün o insanları insan yerine koymak, diyalog zeminleri tesis etmek, eğitim ve ilim yoluyla o insanlara hizmet sunmak olduğunu," ifade ederek her iki kesim arasındaki halklar arasında ortak bir zemin, bir köprü vazifesi görüyor, halkların birbirini doğru bir şekilde anlamasına imkân hazırlıyorlar. İşte kanaatimce her iki toplum içinde de bulunma dengeli bir yaklaşım ve iletişim adına çok önemli bir fonksiyon görmektedir. Belki yukarıda dikkat çekmeye çalıştığımız hususlar açısından eğitim gönüllülerinin gördüğü fonksiyonun şu an için bir küçük ırmak, bir sızıntı halinde kendini gösterdiği söylenebilir. Ancak asıl ümit veren husus bu eğitim tarzının bir model olarak görülmesi ve örnek alınmasıdır. Mesela birçok ülkedeki devlet yetkilisinden bu eğitim müesseseleri için birbirine benzer şu ifadelerin kullanıldığına şahit olabilirsiniz: "Keşke diğer okullarımız da sizin bu eğitim modelinizi örnek alsa..." "Diğer okul müdürlerini toplayacağım, eğitim modelinizi bizim müdür arkadaşlara bizzat sizin anlatmanızı istiyorum..." "Devlet okullarında da bu tarz bir eğitimin verilmesi için bir tavsiye mektubu hazırladım..." Evet, şu an kemiyet itibarıyla küçük bir yekun teşkil etse ve bu haliyle bir sızıntı görünümünde olsa da, bu eğitim müesseselerinin bir model, bir prototip olarak örnek alınmasından dolayı onların zamanla coşkun bir ırmağa dönüşeceğini ve böylece dört bir tarafın sevgi, barış, hoşgörü adına yemyeşil bir vadi haline geleceğini söylememiz mümkündür ve çekirdekte ağacı görebilme firasetine sahip olanlar için bu durum gerçekleşmeye başlamış bir hakikatin ifadesidir. Nasipse bir sonraki yazımızda aynı konuya devam edeceğiz. |
|
| Son Güncelleme ( 08.03.2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Yayıldıkları coğrafyaya göre sayıları az, imkânları sınırlı olmasına, bununla birlikte ellerinde de herhangi bir maddi güç ve kuvvet bulunmamasına rağmen gönüllüler hareketinin küresel barış adına dünya çapında bir ümit ve heyecan kaynağı olduğu rahatlıkla söylenebilir.



