Muhabbet Minberinin Hatibi Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 7
Kötüİyi 
Hamdi İşcan, fgulen.com   
08.01.2007

Hamdi İşcanO, hayatını gönüllere sevgi meşk etmeye adamıştı. Bu sebeple hep sevgiyle oturup sevgiyle kalktı. Sevgiyi anlattı, sevgiyle anlattı, sevginin destanını kesti ve kinin, nefretin, hasedin ruh ufkumuzu kirletmeye çalıştığı günümüz dünyasında sevginin sesi-soluğu oldu.

Kâse kâse sevgi kevserleri sundu etrafına. Sinesi sevgiyle çarpmaktaydı, dili de gönlüne bağlı sevginin tercümanı. Esen yelde, yağan yağmurda, ağaran sabah ve kararan gecede, çakıp duran şimşek ve göz kırpan yıldızlarda o hep sevgi mesajları alıyor ve aldığı bu mesajı gönüllere duyurmaya çalışıyordu.

O, sustuğu zaman, ağızlarını her açıp kapayışta kinden, nefretten, düşmanlıktan bahisler açan kendini bilmez nadanları tadil eder düşünce ve niyetiyle çığlıklarını sükûta gömüp sevgi için sustu. Konuştuğu zaman da, 'ruhlarda bir sevgi çerağı tutuşturabilir miyim, gönüllere bir muhabbet mayası çalabilir miyim' ümit ve arzusuyla sevgi için konuştu.

Kâh oldu, sevginin ışığından mahrum hiçbir karanlık nokta kalmasın, cihanın dört bir tarafında hep muhabbet şahının sesi-soluğu çınlasın diye âvâz âvâz sevgi dellallığı yaptı. Kâh oldu, bir ipek yumuşaklığı, bir meltem sessizliği içinde ruhlara muhabbet sırları fısıldayıp durdu. Kâh da oldu, dilsiz-dudaksız, harfsiz-kelimesiz sadece gönül diliyle ruhlara en enfes sevgi beyanlarında bulundu. Bulundu ve kalpten kalbe giden nurdan koridorlar açarak gönüllerin içine sevgi çağlayanları akıttı.

Yeter ki gönüller muhabbet meşcereliği haline gelsin, yeter ki cansız cesetler sevgiyle dirilsin, yeter ki insanlar sevginin o dirilten ikliminde hayat bulsun; o bu yolda mumlar gibi içten içe 'cız cız' yanmaya, bu uğurda ölüp ölüp dirilmeye, güldürmek için ağlamaya ta baştan razı olmuştu.

Besbelli sağanak sağanak sevgi yağıyordu o minbere. Sevgiyi sevip, düşmanlığa düşman olan o minberin hatîbi de sevgi cevherleri saçıyordu çevresine. O, yürekten, içten, samimi muhabbet çağrısında bulundu; kötülüğe, kine, düşmanlığa kilitlenmemiş temiz ruhlar da bu çağrıya olumlu cevap verdi, gönül kapılarını ardına kadar açtı ve böylece bugün binler-yüzbinler sevgi ortak paydası altında bir araya geldi, kaynaştı, bütünleşti ve bir sevgi armonisi meydana getirdi.

Evet, hayatı ve eserlerinden yola çıkarak, Hocaefendi'nin ruh portresini çizmeye çalıştığımızda, görürüz ki, -Allah'a imandan sonra- onun portresindeki en belirgin renk sevgi unsurudur, sevgi öğesi onun hem zihin yapısında, hem de ruh dünyasında en hakim konuma sahiptir. Zaten kendisi de 1998 yılında Rus ORT televizyonunun kendisiyle yaptığı bir röportajda 'Size ilk ilham edilen, ilk açılan hakikat nedir?' sorusuna, 'insanlar arasında çok hayatî bir unsur olan sevgi' diye cevap verecektir.

Bu durumun sebepleri olarak, Hocaefendi'nin yaratılış itibariyle ince, hassas, derûniliğe açık bir fıtratta oluşu, yetiştiği ortamın tesiri ve derin bir itikadla bağlı bulunduğu dini inancı ile bu inancı 'okuyuş' tarzını sayabiliriz.

Mesela öyle bir aile düşünün ki, kocasından ayrı kalmamak için evin hanımı 'ya Rabbi beni onsuz yaşatma diye' dua dua yalvarıyor ve duası kabul edilmiş olarak bir saat arayla ukba yolculuğuna eşiyle birlikte çıkıyor. Bir aile düşünün ki, küçük kardeş, abisi aldığı resmi vazife dolayısıyla evden ayrılıp başka bir şehre gitme mecburiyetinde kaldığında, tekrar eve dönünceye kadar 3-4 yıl boyunca kimseyle tek kelime konuşmuyor.

Bir hassas gönül düşünün ki dedesi ve ninesinin vefatından sonra gece gündüz, 'ya Rabbi, ne olur, benim de canımı al da, dedeme ve nineme kavuşayım' diye dua ediyor. Bir hassas gönül düşünün ki vefat eden kardeşi için kabrinin başında senelerce gözyaşı döküyor.

İsterseniz atıfta bulunduğumuz bu çocukluk dönemi hatıralarını bizzat Hocaefendi'nin kendi ağzından dinleyelim: ' Erzurum'da ders görürken dedem ve ninemin ölüm haberi beni iyiden iyiye sarsan bir hadise oldu. Gece gündüz, 'Ya Rabbi, ne olur, benim de canımı al da, dedeme ve nineme kavuşayım' diye dua ettim. Bu kadar sarsıntı geçirmem, biraz da aile fertleri olarak birbirimize çok ileri seviyede tutkun olmamızdan kaynaklanmaktaydı. Meselâ, ben Edirne'ye gittiğim günden itibaren kardeşim Mesih tek kelime konuşmamış ve bu, ben askerden izinli gelinceye dek sürmüş. Yine çocukluğumda bir kardeşim vefat etti. Senelerce onun kabrinin başında da gözyaşı döktüm.

Şâmil Dedem ki, benim hayatımın bir parçasıydı; Munise Ninem ki, onsuz yaşamak nasıl olur, hayal bile edemiyordum. Fakat şimdi her ikisi de hem de bir saat arayla vefat etmişti. Ben bu ızdıraba nasıl dayanacak, bu hicrana nasıl tahammül edecektim!..'

Hocaefendi'nin Şamil Dedesiyle arasında geçen şu vakıa da aile içindeki sevgi ortamını yansıtması adına zikre değer bir öneme sahiptir: 'Babam Ramiz Efendi Alvar Köyü'ne imam olmuştu. Biz de ailece Korucuk'tan Alvar'a taşındık. Sekiz veya dokuz yaşımdaydım. Bir hafta sonra babam Ramiz Efendi bana; 'Git bizim bahçedeki kavaklardan getir de evin önüne dikelim' diyerek köyümüze gönderdi. Köy burnumda tütüyordu. Uçarak gittim. Çok sevinçliydim, Bahçede büyükbabam Şamil Efendiyle karşılaştık. Birbirimizi aynı anda gördük. Yanıma geldi, beni bağrına bastı. Sonra da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hayret etmiştim. Sanki koskoca bir dağ, sallanıp sarsılıyor gibi gelmişti bana. Hayretim geçince ben de ağlamaya başladım. Dedem bir yandan ağlıyor bir yandan da şöyle diyordu: 'Gitti bülbül gitti gül/ İster ağla ister gül.'

Bu aile ocağındaki sevgi bağları o kadar derin, o kadar köklüdür ki, zamanın gelip geçmesi karşısında o muhabbet gülü hiç solmamakta, hiç renk atmamaktadır. 50 küsur yaşındaki Hocaefendi'ye karşı annesinin tavrı, ona çocukluk dönemindeki tavrından farksızdır: 'Annemin vefatında yanında bulunamadım. İstanbul'a gitmiştim. Annemin vefatına dayanamam der ve ondan önce ölmeyi arzulardım. Fakat sonra aklıma gelirdi ki, bu kadın benim vefatıma dayanamaz, çıldırır. Ne zaman ziyaretine varsam, o hasta haliyle yanıma yaklaşır, ayaklarıma dokunur, çorapları yoklar ve 'Ayakların üşürdür' derdi.'

Hocaefendi, yıllar sonra bu ana kucağı gibi şefkatli, kuş yuvası gibi sımsıcak aile ortamını anlatırken şu ifadeleri kullanmaktan kendini alamayacaktır:

'Biz, gözlerimizde sevginin zaferleri, kulaklarımızda onun davulunun, kösünün sesi bir atmosferde yetiştik. Gönüllerimiz hep onun bayrağının dalgalanma heyecanıyla attı. Sevgiyle o kadar içli-dışlı olduk ki, neticede hayatımızı bütün bütün ona bağlayıp ruhumuzu da ona adadık. Artık biz yaşarsak sevgiyle yaşar, ölürsek sevgiyle ölürüz.'

İşte kalp ve gönül hayatı itibariyle bu denli ince ve hassas olan ve aynı zamanda bu potansiyel gücün inkişaf edebileceği bir atmosfer içinde çocukluk ve gençlik dönemlerini geçiren bir insanın hayatını sevgi atkıları üzerine örgülemesi bir açıdan tabiî kabul edilebilir. Ancak Hocaefendi'nin engin sevgi anlayışını izah etmek için kanaatimce bu iki husus (fıtrat ve aile) yeterli değildir. Bir üçüncü husus olarak onun dine olan bağlılığı ve dini 'okuyuş' tarzını zikretmek gerekmektedir. Hatta denebilir ki Hocaefendi'nin bir sevgi kahramanı olarak ma'şerî vicdanda yer bulmasında, din unsuru bu iki saikten de önemli bir role sahiptir.

Bu sebeple isterseniz şimdi de, sevginin Hocaefendi'nin düşünce ve his dünyasındaki yerine kısa bir seyahatte bulunalım:

Hocaefendi'ye göre varlığın özü, kâinatın mayesi ve varlık sebebi muhabbettir. 'Sevgi' diyor Hocaefendi 'dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir.' Ve zaten 'Allah (c.c.) bu kâinatı sevdiğinden dolayı yaratmıştır. Eğer Hakk'ın yaratma sevgisi olmasaydı, ne aylar, ne güneşler ne de yıldızlar meydana gelirdi. Kâinatlar birer sevgi şiiri, yerküre de bu şiirin kafiyesidir.'

Yalnız kâinat mı? İnsanoğlu da var oluş sahnesine çıkışını sevgiye borçludur: 'Sevgi insanoğlunu varlığa uyaran ilk nağme ve içinde sallandığı ilk beşiktir.' Aynı zamanda ademoğlunun ana rahminden dünyaya gelişi de sevgi vesilesiyledir. Bu sebepledir ki; 'Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalplere sırtını vererek büyür.'

Kainat ve insanın varlık sebebi 'sevgi' olduğu gibi, bunların devam ve sürekliliği de sevgiyle gerçekleşmektedir:

 'Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve naralar atarak baş aşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlak ve kuşçuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.

Her varlık, kainattaki yeri itibariyle bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir senfonizma ile seslendirmekte, iradî ve gayr-i iradî, varlığın sinesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.'

Hocaefendi'ye göre sevginin insan üzerindeki tesiri, ruhları büyüleyen, insanın aklını başından alan bir büyü gibi gönüllerde-kalplerde kendini gösterir:

'Sevginin müphem nağmeleri gönül yamaçlarında her zaman bir bülbül sesi gibi duyulur ve beşik ninnisi safvetiyle bütün benliğimizi sarar.. hem öyle bir sarar ki, onun karşısında sevinçten, neşeden, bir çocuk gibi diz çöküp hıçkıra hıçkıra ağlayasımız gelir.

Sevgi, o sımsıcak anne kucağı gibi havası ve her kapıyı açabilen anahtarlar gibi büyüsüyle, bütün varlığın usaresini ve her türlü ledünni alakanın manasını gönüllerimize boşaltan bir sihirli musluktur. O saf musluktan akan muhabbet kevserini duyabildiğimiz ölçüde, duygularımız öylesine şahlanır, ruhlarımız o denli heyecanlanır ve köpürür ki, benliğimizin tavanı delinip de göklerin ebedi neşvesine erecekmişiz gibi oluruz.'

Sevgi unsurunun Hocaefendi'nin zihin ve ruh dünyasındaki konumuna bu çerçevede kısa bir işarette bulunduktan sonra, onu bu denli bir sevgi kahramanı haline getiren temel bir-iki dinî dinamiği görmeye çalışalım.

'Yaratandan ötürü yaratılanı sevme' ilkesi bu temel dinamiklerin birisidir. Bu ilkeden hareketle Hocaefendi, bütün varlığı Allah'ın bir sanatı olarak görmekte ve O'ndan ötürü bütün varlığa karşı karşılıksız-beklentisiz bir sevgi hissi içerisinde bulunmaktadır:

'Kâinat içinde her şey Allah'ın sanatıdır. Öyleyse eğer siz, Allah'ın sanatı olan insanlara sevgiyle yaklaşmazsanız, Allah'ı, Allah'ı sevenleri ve Allah'ın sevdiklerini rencide etmiş olursunuz. Mesela, Picasso gibi bir ressamın resmine karşı lakayt kalmakla hem Picasso'yu, hem de onu sevenleri rencide etmiş oluruz. Yine, mesela el-Hamra sarayının mütenahiden namütenahiye, yani sonludan sonsuza açılışını çizgi çizgi ifade eden nakışları karşısına kayıtsız kalırsanız, o sanata ve onun sanatkârına karşı saygısızlıkta bulunmuş olursunuz. Aynen onun gibi, bu kainat her yanıyla baş döndürücü güzellikleri, debbede ve ihtişamı ile, nakış nakış Allah'ın sanatıdır. Bu açıdan, insan da, hayvan da, diğer canlılar da, hatta cansızlar da, sevgiyle kucaklayıp bağrımıza basmaya değer mahiyette yaratılmıştır. Onlara karşı alakasızlık ya da hafife alma, dolayısıyla Sanatkâr'a karşı bir ahlaksızlık ve Sanatkâr'ı hor ve küçük görme demektir. Oysa bizim varlığa ve diğer insanlara yaklaşımımız, yaratılanı Yaratan'dan dolayı sevme esasına dayanır.'

'Medine'nin Gülü' deyip bir ömür boyu aşıkın, maşukunun peşinden ağlayıp gözyaşı döktüğü gibi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) için ağlayıp inleyen Hocaefendi; sevgi peygamberi olan Habibullah'ın (s.a.s.) bütün hayatını, en derin ve en muhteşem şekilde sevginin pratiğe dökülüşü olarak değerlendirmektedir:

'İnsanlığın İftihar Tablosu (s.a.s.), bir muhabbet insanıdır. Zaten O'nun bir adı da 'Habibullah'tır. 'Habib' kelimesi, 'seven' manasına gelmenin yanında 'mahbub' yani sevilen manasına da gelmektedir ki, Allah'ı seven ve O'nun tarafından da sevilen demektir.

Allah (c.c.) O'nu bütün alemlere rahmet olarak göndermiştir. Evet O, pırıl pırıl Hak rahmetini aksettirmektedir. Sanki O, çöl ortasında bir su membaı, bir kevser havuzudur da, kabını eline alıp gelen herkes o havuzun başına varmış, hem kabını doldurmuş hem de kana kana içmiştir. İşte O, rahmet buutuyla böyle herkese açık bir kevser kaynağı gibidir.

Evet O, bir mesaj olarak bütün insanlığı ve bütün varlığı içine alan bir sevgiyle insanları kucaklamıştır. O'nun bu engin şefkati ve derin rahmeti sadece bir düşünce olarak ve kitap sayfalarında kalmamış; aksine en kısa zamanda pratiğe dökülmüş ve bütün derinlikleriyle temsil edilmiştir.'

İşte dinde temelini bulan bu sevgi anlayışına gönülden ve içten bağlı bulunan Hocaefendi, hakiki bir müminin diğer insanlar karşısındaki konumunu izah ettiği bir yerde, bize de kendi ruh dünyasını tanıma imkânı sağlamış olmaktadır:

'Bir mümin, kendisine çarpan en sert şahapları bile yerkürenin atmosferi gibi sinesinde eritmeli ve en yakın daireden başlayarak, en uzaktakilere kadar herkese hep imanından gelen sevgi, muhabbet ve diyalog ışıkları saçmalıdır. Saçmalı ve bir insan olarak herkesi, hatta her canlıyı, Yaratan'dan ötürü sevmeli ve varlığa karşı merhamet hisleriyle dopdolu olmalıdır. Evet bu, inanmış her sinenin hayalindeki ve hayatındaki gaye olmalı ve bu uğurda maddi-manevi hiçbir fedakarlıktan da kaçınılmamalıdır.'

Evet, netice olarak diyebiliriz ki, Hocaefendi'nin muvahhid bir mümin olarak Allah'dan ötürü herkese, hatta bütün bir varlığa sinesini açması, onlara muhabbet ışıklarını saçması gönüllerde öylesine bir yankı bulmuş, kalplerde öyle bir dalgalanma meydana getirmiştir ki, etrafında, tarihte çok az kimseye nasip olacak bir sevgi hâlesi teşekkül etmiş ve bu muhabbet fevvaresinden fışkıran sevgi ışıkları dalga dalga cihanın dört bir yanına yayılmıştır. Günümüzde en doğudan en batıya, en kuzeyden en güneye dünyanın dört bir tarafında kendini gösteren bahar patlamaları zannediyorum bunun en canlı şahididir.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 08.03.2007 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Nasıl Keyfiyet Kazanılır?

Seyredin

Peygamberlerin Hususiyetleri

Seyredin

His Felcinin Sebepleri

Dinleyin

Secde İzindeki Tehlike

Dinleyin

Edremit Vaazı - 1974

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

İnsan, çok söz söylemekle değil, söylediği sözlerin yerinde ve faydalı olmasıyla kadrini, kıymetini yükseltir. Aksine, her yerde ulu orta konuşan kimse, hele konuştuğu şeyler de yüce mefhumlara ve uzmanlık isteyen mevzulara dairse, hem bir sürü hatalara düşer, hem de kendi değerini düşürmüş olur. “Çok konuşanın çok sakatatı olur” sözü ne kadar yerinde ve kıymetli bir sözdür.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri