| Siyah Lâle |
|
|
| Mehmet Erdoğan, fgulen.com | |
| 19.01.2007 | |
|
Dünyada en güzel şey bir dost bulmaktır. O dost gönül dostu olmadıkça gerçek dost değildir. Kalb o dostun kanatlarında yürümeli. Bazen o dostun sıcaklığında ısınmalı insan üşüdüğü demlerde. Yaz sıcağının ateşîn demlerinde bile insan zemheri de kalmış gibi üşüyebilir. İşte bu anlarda o dostun nefesi ılık bir meltem gibi gönle ulaşır ve özdeki buzulları çözer ve tatlı bahar sularına çevirir... Böyle bir dost ve hayırhahtır her insanın özlediği. Ama bunu bazıları bilir bazıları şuurunda değillerdir. Aradıklarını bilmezler ve bulunca da kıymetini idrak edemezler. Böylece güneşi ceketinin astarı içinde kaybedenlere döner insan. Göğsünde taşıdıkları kalpten ve kalplerindeki istek ve arzudan ebed ebed feryadından haberleri yoktur. Fena ve fani olanların peşinde bir koşuya koyulmuşlar ve ömürlerini bu yolda bitirip tüketmişlerdir... Ama inanmışlar öyle mi ya. Onların koşuları başka yönedir. Onların yürüyüşleri bitimsiz bir huzura ve sınırsız bir aleme ve elemsiz ve acısız bir iklime doğru seyr eder gider... Bu koşu içe doğru bir koşudur. Kalbe doğru bir süzülüştür. Öze ermek ve özdeki cananla buluşmak şeklinde bir kanat vuruştur, şehbal açıştır... Peki, bu özün dış dünyadaki tezahürü nedir. Yani insan içine yolculuk yaparken erdiği menzilleri dış dünyadaki bir haritada bulabilir mi. Yani miracını göreceği, durakları keşfedeceği, yürüyeceği ve zirvelere ereceği bu kutlu yükselişlerin plan ve projesini daha büyük ve daha vüsatli bir şekilde görmek ve anlamak, idrak etmek şansını elde edebilir mi? Elbette... Nedir öyleyse bu harita. Bu pusula, bu rota, bu plan ve proje. Yükseliş manifestosu, miraç haritası. Elbette Hacdır. Hac yolculuğu, Kâbe'ye varış, tavaf, Mina, Müzdelife, Arafat gibi menzillere eriş ve kelebekler gibi huzur ve mutluluk ikliminde kanat çırpış. Kalbi seyrini tamamlarken bir taraftan da cismini nurani bir iklimde eritmek ve ışığa çevirmek gayreti ve cehti içinde kıvranmak... Hac namaz gibi hem ruhi hem bedeni ibadettendir. Onun cismani yönü ruhani yönüne ittiba halindedir. Ve kalbin cidarlarında cismi bir gölge kadar inceltmek ve yok denecek kadar esirî bir zar haline getirmek, belki de ışığa çevirmek cehti ve gayreti de bu amelin bir başka yönüdür... 'Her sene, dünyanın dört bir yanından yüzbinlerce insan, 'Beytullah'a teveccüh edip, mübarek bir zaman dilimi içinde, Sahib-i Şeriat tarafından belirlenmiş bazı mekânları. Hususî bir kısım usullerle ziyaret eder. Vazifelerini yerine getirir ve günahlarından arınırlar -ki böyle bir vazife 'Ona varmaya gücü yeten kimsenin Kâbe'yi tavaf etmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır'- fermanıyla, İslâm'ın beş esasından biri olarak gücü yeten herkese farz kılınmıştır.' diyen yazar bizleri bu kutsi vazifeye adeta bir mıknatıs cazibesiyle çekiyor. Belki madden böyle bir şeyi yaşmasak da ruhen ve hayalen böyle bir iklime girmek bizleri mest ü hayran ediyor. Yazara aid şu tarifi yapmadan yazıya girmek istemiyorum: 'Hac; kastetme ve yönelme mânâlarına gelir. Ancak onu, mutlak kasd ve mücerret yöneliş mânâlarına hamletmek de doğru değildir. Hac, hususî bir zaman diliminde, hususî bir kısım yerleri, yine bir kısım hususî usullerle ziyaret etmeğe denir ki; senenin belli günlerinde, hac niyetiyle ihrama girip, Arafat'ta vakfede bulunmak ve Kâbe'yi tavaf etmekten ibaret sayılmıştır. İhram haccın şartı, vakfe ve tavaf ise onun rükünleridir.' Gibi güzide cümleler ile tarif edilen haccı insan nasıl özlemez, nasıl o iklime tezgahını kurup umut ve aşk kumaşları dokumaz.. Ve bu kumaşların cennet hullelerinin en güzeli, en alımlısı olduğunu nasıl olur da idrak edemez. Eski zamanlardaki hac yolculukları aklımıza geliyor burada. O zorluklar içindeki, acılı, elemli ama huzurlu yolculuk bizlere bu gün adına daha da huzur bahşediyor. Zira bu günün çelimsiz insanları, yürekleri fersiz insanları o eski iman gücündeki kişiler gibi acaba yola çıkabilir ve menzile erebilir miydi? Bilemiyoruz ama bu günümüze şükür, diyerek bizler yolculuğumuza devam etmeye ve temaşa edeceklerimizi görmeye, ruhumuza indirmemiz gerekenleri indirmeye, alacağımız ledünni lezzet ve hazzı almaya gayret etmeliyiz. Fakat önce şunu bilmeliyiz ki haccetmek mühim olduğu kadar zorlu bir ibadettir. O her kişinin altından kalkabileceği bir şey değildir. Ayrılık, meşakkat, hasret gibi sıradan insanın hoşlanmadığı şeyler her zaman o iklimde vardır. Bakın bunu yazarımız nasıl sunuyor bizlere derinden derine, bir ilimi adeseden: 'Allah'a karşı yapılan her ibadet, O'nun bizlere ihsan buyurduğu nimetlere karşı bir şükür ve belki bir nisbette fiilî mukabeledir. Öyle bir mukabele ki yalnız Allah'a karşı ve Allah için yapılır. İşte Hac ibadeti de, hem bedenin sıhhatine hem de lutfedilen mal nimetine karşı böyle bir şükrün ifadesidir. Onun için hac yapan kişi niyetlenirken, ' Allah için hac yapmaya' der. İşte Kur'ân bunu ifade sadedinde 've' diyor. Burada daki lam, istihkak içindir. Öte yandan deki farziyyet ifade eder. Lam-ı tarif ise ahd için olur. Böylece beraat-ı istihlal nev'inden daha başta kaydı ve onun müktesebatına telmih yapılmıştır. Yani bazı insanlar. Kim onlar? Yol ve azık imkânına sahip olanlar ve kadın ise yanında mahremi bulunanlardır. Ayrıca de harf-i cerrinin kullanılması bize şu nükteyi de hatırlatıyor. Hac, aslında namaz ve oruçtan çok daha çetin bir ibadettir. Onda sefer meşakkatinin yanında bir hayli de paranız gider; işinizden, memleketinizden, yakınlarınızdan ayrı kalırsınız..vs. İşte bütün bu zorluklara işaret sadedinde Kur'ân harf-i cerrini kullanarak umumi mükellefiyetler içinde hacc ibadetinin hususi ağırlığını işmam etmiş olur. Bundan başka herhangi bir işin gönül rızasıyla ve tam bir inkıyad düşüncesi içinde en mükemmel şekilde yerine getirilmesidir ki, bu da bir irade, kudret ve imkâna vabestedir. Bu açıdan kelimesi daha sonra mebâdisi ve cüzî fertleri sayılan güç, kuvvet ve imkân yerinde kullanılmıştır. Bu kelimedeki genişlik imamların içtihadlarında da farklı yorumlara bir kaynak teşkil etmiş ve bir genişlik vesilesi olmuştur.' Haccın içtimai yönünü de ele alan yazar bakınız bunu nasıl yorumluyor: 'Her yıl, yüz binlerce insan, Allah'a karşı kulluk sorumluluklarını yerine getirmek için, Hakk'a en yakın olacakları bir zaman diliminde, bir zirve mekânda, edâ edecekleri ibadetlerin menfezleriyle duygularını, düşüncelerini soluklar.. ahd u peymanlarını yeniler.. günahlarından arınır.. birbirlerine karşı sorumluluklarını hatırlar ve hatırlatır.. içtimâî, iktisâdî, idârî ve siyâsî işlerini, her yanıyla Hakk'a kulluğu çağrıştıran bir ibadet zemininde, kalplerin rikkati, duyguların enginliği ve İslâm şuurunun med vaktinde, bir kere daha gözden geçirip pekiştirir; sonra da yepyeni bir güç, yepyeni bir azim, yepyeni bir şevkle ülkelerine dönerler.' diyerek sözlerini sürdüren yazar bizlere bu iklimin nasıl bir arınma buudu olduğunu fısıldıyor. Hac farizasını yerine getirdikten sonra memleketine dönen insanların simalarındaki aydınlığı, temizlik ve duruluğu adeta buradan görür gibi oluyoruz... Ya içe doğru derinlik ve kalbi genişlik ve vusatte haccın nasıl bir fonksiyonu var. İşte bunu kısaca ifade eden cümleler: 'Kâbe'nin çevresindeki tavafı, tasavvufî ifadesiyle, daha çok, mübarek bir duygu, bir düşünce etrafında ve kendi içimizde derinleşme hedefli bir seyahatin ifadesi sayılan 'seyr fillâh'a benzetecek olursak, sa'y mahallindeki gelip-gitmeleri, halktan Hakk'a, Hakk'tan da halka urûc ve nüzûlün ünvanı olan 'seyr ilallah', 'seyr minallah' mânâlarıyla yorumlamak muvafık olur zannederim. Evet, Safâ-Merve arasındaki gelip-gitmelerde işte böyle bir mülâhaza ve bu mülâhazadan kaynaklanan bir derin his ve arzu tûfânı yaşanır. İnsan mes'âda (sa'y mahalli) hep bir koşup aramanın, bir medet dileme ve imdat etmenin kültürünü, şiirini, mûsıkisini, vuslat ve 'dâussıla'sını yaşar. Orada önemli bir şeyin peşine düşülmüş gibi, takipler aralıksız devam eder. Aranan şey zuhur edeceği âna kadar da gelip-gitmeler sürer durur. O yolda rastlanılan her iz ve emâre insanın heyecanını bir kat daha artırır.' Evet biz böyle yüksek bir yolculuğa bir hayırhahla çıkarsak ancak seyr-i sülukumuzu tamamlayabiliriz.. Yoksa kanatları kırık bir kuş gibi yarı yolda kalır, azmimizi yitirir, çaresizlikten biter tükeniriz. İşte bu sebepten bizler bu kutlunun yazılarından çıkış yaparak bu güzide yolculuğu tamamlamak istiyoruz. Onun cümleleri içinde dolaşıp, manasını massedip kalb ve gönlümüze indirmek ve içimizi gülşene çevirmek azmindeyiz... Önce onun Kâbe'ye bakışını kavrayıp, nazarımıza temessül eden bu mehip ve kutsi yapının manasını anlayıp oradan güzide seyahata devam edelim, ne dersiniz. O Kabe isimli yazısına şöyle bir tatlı giriş yapar ve onu enteresan bir tarzda tarif eder... 'Kâbe; mü'minlerin kalbinin müşterek attığı bir mihrap ve 'insanlar için vazedilen ilk ev...' takdîr ve tebcîliyle yüceltilmiş ilk ma'beddir. Temeli, yeryüzünde henüz, harcın, taşın, tuğlanın bilinmediği bir dönemde, gökler ötesi âlemlerde plânlandı ve durulardan duru bir Nebî'nin eliyle gerçekleştirildi. Oturduğu zemînin o işe tahsisi, Adem nebînin yeryüzüne teşrîfinden yıllar ve yıllar önce kararlaştırılmıştı. Öyle ki, bir gün melekler Hazret-i Âdem'le karşılaştıklarında 'Sen, var edilmeden evvel bizler defaatle Kabe'yi tavaf ettik' diyeceklerdir. Tufandan sonra 'Hatırla o zamanı ki, İbrâhim ve İsmâil (as) Kabe'nin temellerini yükseltti ve şöyle dediler: Ey Rabbimiz, bizden bu hayırlı işi kabul buyur!' ilâhî beyânıyla, peygamberler babası Hazreti İbrâhim ve onun oğlu İsmâil (as) dümdüz olmuş Kâbe arsası üzerinde onu yeniden inşâ ettiler.' diyerek bizleri o kutsi iklime çeker. Kabe'nin bu güzide panoramasını içimize bir tatlı ve efsunkar iklimi en ince, esiri zerrelerden örer.. Kabe'nin Hz. Adem'den evvel bile bir tavaf menzili olduğu kalb ve kafamıza yazar ve yazdırır... Hz. İbrahim ile bir nirengi noktası olan bu kutsi beyt adeta dünyanın can damarı mesabesinde bir kutlu mekân haline gelir. 'Arzın merkezinden 'Sidret-ül-Müntehâ' ya kadar ins, cin ve meleğin her zaman çevresinde dönüp durduğu bir amûd-i nûrâninin 'nurdan sütun' yeryüzünde mücessem bir kesiti sayılan Kâbe, her lahza görünür-görünmez milyarlarca temiz ruhun, harîmine can atıp vuslat aradığı, öyle eşi-menendi olmayan bir binâdır ki, kıymeti semâlara eşittir dense sezâdır. zaten o gökte ve yerde Allah'ın evi manâsına 'Beytullah' olarak yâd edilmektedir.' Bölümünde onun sadece dünyada ki bulunduğu yer ve sahip olduğu cesametinin bu üç boyutlu mekanla sınırlı kalmadığını ve bir dördüncü ve beşinci boyuta da yükselip yol aldığını bir nur sütunu şeklinde adeta kainata bir eksen teşkil ettiğini vurgular yazar... 'Her yıl ehli îmân, dünyânın dört bir yanından, uçak, vapur ve otomobillerle onun yumuşak; yemyeşil ve ötelere açık sıcak iklimine koşar ve daha yolun başında bütün günlük endîşe ve telaşlardan sıyrılarak, sırtındaki sâde, temiz ve beyaz urbâlarıyla tarifi imkânsız bir imrendiriciliğe ulaşır ve âdeta meleklerle atbaşı hâle gelir.' derken O'na olan yolculukların bir refref ve buraka yolculuk olduğunu hissettirir. Değişik renkte urbalarıyla bu yolculuğa yürüyen insanların böyle bir mihenge kalb ve vicdanlarını vurmak için can attıklarını ve orada kıratını anlayıp, kendilerini bu sihirli ve efsundu doku içinde altın ve gümüş seviyesinde bir ruha sahip kılmak için uğraşmalarını tedai ettirir... Bu yükselişin son durağı melekleşmek ve, bu safileşmenin zirvesi meleklerden de ötelere sıçramaktır, onları dahi geçmektir... 'Bu kutlu yolculukta az-çok hemen herkes, bambaşka bir âlemin sahillerinde farklı bir dünyâya doğru yol aldığını duyar gibi olur ve bütün seyahat esnasında hep hayret kuşaklarında dolaşır durur.. Kâh, ulu bir çınarın duruşu gibi vakarlı, kâh bir korunun sükûtunu andırır mahiyette heybetli ve kâh bir denizin ürperticiliğini hatırlatır şekilde azametli.. ama mutlaka samimi ve ihlaslı.' Paragrafında bu haleti ruhiyeyi yansıtır yazar.. Kabe'nin ikliminin insanlara karakterine göre gömlek biçtiğini, ya da o atmosferde bu imkanı bulmanın mümkün olduğunu vurgular.. Vakarlı olmak, heybet ve mehabete kavuşmak gibi hasletleri elde etmenin yanında bir korunun sessizliğini ruhuna nakış nakış örer ve hamuşi bir iklimin özünde seyahat eder.. Bazen de bir denizin ürpertici azametiyle karşılaşıp haşir meydanının azameti hakkında bilgi elde eder, panorama çizgileri yakalar ve özüne bu manaları ve rengin engin ufukları hakkeder, çizer, resmeder... 'Kâbe yolları oldukça uzun, mesafeler de insafsızdır. Tasavvuf yolunun seyr u sülûku, tasfiyenin çilesi, Cennet çevresinin tepeleri, cehennem civarının çukurları gibi, bu mübârek seferin de bir kısım sıkıntıları vardır; ama bunlar, rûhî gerilimin daha da artması ve iç hazırlığın tamamlanması için şarttır. Bu uzun yolculukta herkes derecesine göre kendini hazırlar.. dolabildiğince dolar.. gerilir ve büyük bir birikimle gider oraya ulaşır.' Bölümünde bu uzun seyahatin asıl maksadı ortaya yavaş yavaş çıkar. İnsana kalbi yolculuğu hatırlatan temalar, konular ve müşahhas engeller birbir sıralanır yollar üzerinde. Bu yol uzaktır/ Menzili yoktur/ Geçidi yoktur/ Derin sular var, denilir.. 'Kabe yollarında kumlara batsam' feryadının bir izdüşümü kalbe yansır ve dudaklardan göğe ağar ve Hakk'a yükselir... 'Bu mübârek yolculuk, eski zamanlarda, atlarla, develerle yapılırdı. O devirde hacılar, Kâbe'ye varıncaya kadar yüzlerce makam, yüzlerce merkade uğrar.. Enbiyâyı izâmın yaşadığı yerleri ziyâret eder; hayâlen onlarla buluşur-görüşür.. evliyâ ve asfiyânın meclislerine koşar, onların aydınlık ikliminden ışık alır ve bu masmâvi, manâ dolu yollarda yüzüyor gibi yolculuk yapar.. bir güzellik, bir şiir, bir romantizm banyosu almışçasına ruhunun gücüyle silahlanır, manâ âlemlerinden gelecek vâridâtı duymaya hazır hâle gelir ve sonra da gidip Hakk kapısının tokmağına dokunurlardı...' derken yazar bu sefer bu uzun yolculuktaki kutsi makamları ve misafir olunan evliya menzillerini sıralar. Yani bir imbikten geçmek gibidir Kâbe yolculuğu. Bu imbikten süzülmek safileşmek safiyyun makamının ilk mebdei olan Siyah Lale menziline ulaşmak ve onu yaprağında bir damla olmak için çırpınıştan dem vurur. Evet hazır hale gelinir bu uğrak yerlerinde. Biri kalbin pasını siler. Diğeri vicdanı küfünü süpürür. Biri aklın yarasını tedavi eden ve insan en son makamı mahbuba erer. Bu Beyt dünyevi bir menzil değildir ki oraya kir ve pas ile gidilsin. Yunup yıkanmadan onun iklimine girilsin. Bu beyt Hakk'ın evidir. Böyle olunca oraya kadar bir miraç çizgisinde yol alma inceliği ve ameliyesi ve cerrahisinden geçmelidir insan.. yunup yıkanmalı, nurani bir keyfiyete bürünmelidir. Zira oradan asıl yükseliş ve asıl mana anaforuyla ledünni refref ile ümit burağıyla, aşk bineğiyle ötelere yolculuk vardır. Bu peygamberler menziline sıradan insanlar gibi girmek ve yağlı karalarla, çıkmaz lekelerler ulaşmak züldür, bir bakıma kadir naşinaslık ve değer bilmemek ve bu değerli yolculuğun kıymetini idrak edememektir. 'Evet, bütün bir yol boyu görüp duydukları şeylerden, kalplerinde, ruhlarında hasıl olan en derin seziş ve duyuş kabiliyetleriyle gidip Kâbe'ye ulaştıklarında, onu, başı gökler ötesi âlemlere uzanmış; oradan ziyaretçilerine bakıyor ve için için bir iştiyakla onları bekliyor bulur ve şiddetli bir vuslat arzusuyla kendilerini onun kucağına atarlardı. Evet, onun vakarlı bir yüze benzeyen cephesini ve bu nurlu çehrenin çevresinde mermerlere akseden gölgesini.. göklere doğru uzayıp giden manâsını, etrafa ışık yağdıran atmosferini gören her gönül, kendince bir şeyler duymaya, bu derin sîmânın arkasındaki manâları sezmeye ve bu mübârek yolculuğa sebep teşkîl eden gâyedeki hazzı, en derin bir ibâdet neşvesi içinde tanımaya başlar ve zevklerin en erişilmezine erer...' derken yazar işte bu yolculuğun gayesine parmak basıyor.. Ve bu sırlı yolculuğun gerçek meyvesini bizlerin gönüllerine takdim ediyor... Hatta bu yolculuk esnasında Kabe'nin çevresindeki parlak, mücella aynaları hatırlatan mermerlere akseden yansıması ve görüntüsünü bile nazardan dur kılmıyor ve onun bile misali bir geçiş olduğunu asla bir örnek teşkil ettiğini vurgulayıp bizleri nur ve ışık helezonları içinde ebedi yolculuğumuza yöneltiyor, çekiyor ve menzile ulaştırıyor.. 'Kâbe; bulunduğu noktaya o kadar uygundur ki, ona dikkatlice bakan herkes, bulunduğu yerle, onun ruh ve manâsı arasındaki sımsıkı râbıtayı hemen sezebilir. Sanki o, hariçten getirilmiş rastgele malzeme ile değil de yerden fışkırıp çıkmış veya gökte melekler tarafından inşâ edilip bilahare yeryüzüne indirilmiş gibidir. O, yanı başındaki, yanmış kavrulmuş, büyük-küçük, dağ-tepe ve taş yığınları arasında, bir zikir halkasındaki serzâkire benzer. Çevresindeki her şey onun iniltileriyle inler, onunla yukarılara el kaldırır ve sonra da sessiz onu dinlemeye koyulur.' parağrafında yazar bir panorama çiziyor nazarımızda.. Bu panorama çevresinde yanık bağırlı dağlar ve ortasında semaya uzanmış bir baş gibi duran Kabe çizgisi ve figürüdür.. Bu tabloda insan adeta çevrenin yakıcı ve kavurucu ikliminden kavrulup yanmış bir mecnun çizgisi bulur. Ve Leyla'ya doğru uzanmış bu başın dudaklarındaki Kevser ise Hakk'ın tensim suyu olduğunu seziyor ve içimizden bin barekkallah, diyor ve yazara gerçekten teşekkürlerimizi sunuyoruz. Böyle bir çizgiler ve renkler ile bizlere gerçek dervişin haleti ruhiyesini yaşattığı, hissettirdiği için onun elini öpmek ve eteğine tutunmak için içimizde dayanılmaz bir istek ve arzu buluyoruz... Zaten yolculuk boyunca içimize saçtığı inci mercanlar ile bu ana kadar bile kendimizi zor tutmuştuk.. Ama şimdi böyle bir el vermenin zamanı geldiğine inanıyor ve titrek elimizi onun gül misali avuçlarına bırakıyoruz... 'Kâbe; dost mahremiyetine açık bir haremlik, çevresi ise ağyâra da açık bir selâmlık, Safâ-Merve hakikat semâsını temâşa için hazırlanmış birer kameriye, Makam-ı İbrâhim ötelere yükselten nurlu bir merdiven, Zemzem kuyusu da bu aşk meclisinde bir sâkî gibidir. Bunların bütünü aşk yolcusunu birden selâmlayınca, insan âdeta uhrevîleşir, rûhuna açılan pencerelerle 'melekût âlemini' temâşâya başlar ve bütün bütün insan muhayyilesi, öyle geniş ufuklara yelken açar ki, bir adım daha atsa kendini ötelerin hülyâlı mavilikleri içine girecekmiş gibi sanır...' Evet işte bu dostluk ve hayırhahlık bizlerin de gönüllerinde filizleniyor ve biz aşk ile yolumuza devam ediyoruz. Makam-ı İbrahim'den zemzeme kadar bu kutlu beldedeki bütün durak yerlerini temaşa etme ufkuna eriyoruz böylece. Bizler melakut aleminin penceresine kadar geliyor ve artık içeri girmeye ramak kaldı diyoruz... Ötelerin hülyalı mavilikleri sarar bizleri bu mebde ve münteha çekirdeği noktada.. Ama hala tam seyr ü sülükumuzu tamamlamış değilizdir... 'Kâbe, yeryüzü binâlarındandır ve gerekli materyal de kendi çevresinden tedârik edilerek inşâ edilmiştir ama sanki O, amâ'nın bağrında kök salıp gelişmiş ve bütün varlığın, esrârını ruhunda taşıyan bir nilüfer gibidir; hem arzla hem de semâsıyla doğrudan doğruya olmasa bile dolaylı bir alâkasının var olduğu sezilir. O, geçmiş bütün devirlerden değişik çizgilerle en asil, en soylu, en eski bir târihî pırlanta ve aynı zamanda değerini kat kat arttırarak hep yeni kalabilmiş atik ve antik bir binadır; Hazret-i Âdem, sulbünden gelen bütün nesillerin ruh, karakter ve mizaçlarında en önemli bir kaynak olduğu gibi, Kâbe de yeryüzünde binâ ve inşaat vak'asının ruh, manâ ve muhtevasını taşıyan sırlı bir evdir.' bölümünde Kabe'nin yapısına geçer yazar.. Onun bir çekirdek olduğunu vurgular. Zaten biz bu çekirdek noktaya geldiğimizi arzetmiştik biraz evvel.. Evet Adem nasıl insanlığın çekirdeği ise Kabe'de mekanın cennetler de dahil bir lübbü, bir çekirdeğidir.. Böylece iki çekirdek bir araya gelir. İnsan ve Kabe.. Bir izdivaçtın bu. Sonsuz cennetler bu vüslatten tezahür edecektir. Kabe mihraklı sınırsız cennetler.. Biri mekan tarlasını özü, diğeri varlığın en değerli tohumu.. Ve insan orada ölümü hatırlar. Beyaz kefene benzer elbisesiyle o tarlaya ekilmenin veya orada var olmanın dirilişe hazırlığın eksersizini yapar. Bu bir pervaz ediş gibidir, bir yudum zemzem yudumlamak gibidir. Başını secdeye koyup Kâbe'ye karşı huşu ile namaza durmak gibidir. Arafat'a koşmak ve elleri Adem gibi açmak, nebiler nebisi gibi dua yamaçlarında lal kesilmek gibi bir hal ve keyfiyettir. İşte var olmanın dirilişin sembolleri olan bütün bu hal ve hareketler, tavır ve gayretler, semazenler gibi devr edişler seyredişler hepsi de ebedi yükselişin ve sonsuz dirilişin entramanı ve birer modelinden ibarettir... Yazar bizlere bunu duyurup hissettiriyor ve kalbimize diriliş fiskesini bahar öpücüğünü kondurup bizi mest ü hayran edip kendimizden geçiriyor. Mest olma hali yolculukta teslim olmanın ilk rüknüdür. Hızır ile Musa yolculuğundaki panoramanın son meyvesi olan teslimiyet hikmetini bilmediği hiçbir şeyi sormamayı öğrenmek ve sadece itaat etmek makamı ki hacca giden mümine bahşedilmiş ilk değer ve lütfedilmiş en kutsi armağandır... 'O'nun harîminde her zaman, Cennetlerden esip gelen ve hakikata açık gönüllere dolan bayıltıcı, Firdevsî kokular duyulur. Her an dünyânın dörtbir yanından koşup O'na gelenler, O'nu gördükleri andan itibaren kendilerinden geçer ve bu umûmî mihrâbın etrafında, ışığın çevresinde raks eden kelebekler gibi pervâz eder durur ve bütün ışıkların hakiki kaynağıyla daha yakından temas yollarını araştırırlar. Kendinden geçmiş gönül erlerinin tavâfı, zâhiren Kabe'nin çevresinde olmaktadır; hakikatta ise, bu deveran kalbe dayalı nurdan bir helezon içinde mekânsızlıkta cereyan etmektedir.' Parağrafında insan artık mest halinin iç korkularını ve cennet esintilerini ruhunda duymaya ve yaşamaya lezzetler özünde hissetmeye ve tatmaya başlar... Bu şevk ü tarap hali ve mest menzili ve gaşy demi çok enterasan bir buudda ve farklı sesler ve renkler ve şekiller içinde geçer.. Yumuşacık bir kadife kadar yumuşak ve tatlı, ipek kadar okşayıcı dokunuşu bile insanı metafizik ürpertilere çeken bu manevi temas ile insan dirilişin soluğunun nasıl olduğunu ve dirilirken İsrafil surunu insana, bilhassa inanmışa nasıl dokunacağını ve misafir olacağını ve kulağından kalbine nasıl akacağını belirten bir bildirge bir uyarı ve bir sunumdur... Mekansızlıkta cereyan eden bu dönüşler, kelebekler misali kanat çırpışlar aslında manevi âlemin içinde, ebedi tarafta ve eşyanın diğer ledünni yüzünde gerçekleşmektedir Ama bunu hisseden hisseder, duyan duyar ve anlayan anlar... Yazar bu hale dikkat çekerek bizlere bu seyri sülukun zarfını işaret eder mazrufa da gamze çakar ve iç çekişlerin hepsinin, mest halini yaşayan kalbin sonsuz buuddaki halinin, baygın bakışların basiret mayalı oluşunu veya onun bir yansıması olduğunu beyan eder... 'O'nun iklîmine ulaşan ve O'nunla buluşan âşık ruhlar, zaten özlerinde mevcut olan o yüksek düşünce ve tasavvurlarda daha da derinleşerek onun büyüsünü daha da bir başka duymaya başlarlar.' derken yazar bir kelimeye dikkat çekiyor. Aşık ruhar, diyor.. Evet işte burada gerçekten sırrı ifşa ediyor. Kabe'de bile olsa aşk kanadını açmayan insanın bu hazları tam alamayacağını ve bu güzellikleri içten ve samimi duyamayacağını fısıldıyor kulağımıza... Bu ne güzide bir yolculuktur ki aşkın kıvamını bulduğu bir mekandır Kabe. Ve bir filizlenmenin dünyevi bir tarlasıdır Hac mevsimi... Böylece dünyada uhreviyet adımlarının ve kanat çırpmaların ilk ürününü bizler alırız bu atmosferde. Haz meyvelerini, sekr yemişlerini derleriz. Dünyada ahiret meyvelerini yemeyi hiçbir peygamber, veli tasvip etmez ama Hak bu kadarına cevaz vermiş ve bu kadarına ruhsat çıkarmıştır. Allah'ın sofrasından ve verdiği nimetlerden Eyüp gibi istifade etmek ve altın çekirgeleri toplama konusunda rızkın değerini bilmek de ayrı bir civanmertliktir. Davete icabet sünnettir zaten. İşte böyle bir sofraya icabet eder mümin ve manevi tabaklardan ışık ve nur meyveleri yer, kevserler içer.. Gılmanların kendilerini görmez ama abı hayat dolduruşlarını kadehleri takdim edişlerini sezer, hurileri görmez ama onların kanat seslerini ve reyhan yürüyüşlerini, esiri gelişlerini gidişlerini bilir anlar ve kalbiyle temaşa eder, sezer, hisseder... 'Böylelerinin nazarında Kâbe, Hakk katındaki yeri, insanlar nazarındaki manâsı, rûhu, özü ve değerleriyle onlara şiir söyleyen, nasihat eden, ders veren bir üstat halini alır ve onların ruhlarına sürekli bir şeyler fısıldar.' derken yazar artık Kabe'nin içe saldığı güzellikleri tek tek vurgulamanın son noktalarını koymak ister.. Mana itibariyle bir şiir iklimi örgüsünü nazara verir. Bizlere bu sırada kafiye safiye, redif gibi unsurları düşünürüz.. Ve bu işin kafiyesinin konulacağını hisseder kalbimiz de son mana damlasını almak veya son kadehi içmek için dudaklarını açar ve Kâbe'nin ikliminde göklere karşı bir lal duruşuyla bekler... Bir beste, bir türkü, bir ledünni melodi gelir o an içimize, kalbimize ve ruhumuza.. Bu kâinatın özü, lübbü, eskimez bir bestedir. Asırlarca nice insana medet sunmuş bir Cibril soluğudur. Muhammedî(s.a.s) dudaklardan nebean etmiş ama kaynağı Hak canibinde olan. Beyan ufkundan gelen bir sırlı, güzide, leyyin sözdür, kelamdır... İşte o akar gelir içimize, hadsimize ve ruhumuza ve gönlümüze, vicdanımıza.. Bizler ürperişin metafizik silkinişin en derin ve en güzidesini hisseder, yaşar ve mest makamının en zirvesine taht kurarız. Burası hayret makamının billurlaştığı bir doruktur... 'Kâbe çevresinde, her vazife ve mükellefiyetin kendine göre bir büyüsü vardır. Ve îmânlı sînelerin, büyünün tesirinde kalmamaları da düşünülemez. Her lahza onun çevresinde dönen, zaman zaman büyüyen ve büyüdükçe bir sel hâlini alıp o mübârek mekânın her yanını dolduran tavaftaki ruhlar; o çağlayan içinde duydukları heyecan ve cezbe ile kendilerini bütün bütün unutur, ledünnî ve rûhânî bir başka âleme uyanırlar. Orada, her söz, her duâ ve her yakarışta kendi aşk ve iştiyaklarının dile getirildiğini hisseder, kalplerdeki en mahrem duyguların, duyulmadık en mahrem kelimelerle seslendirildiğine şahit olur ve bütün ömür boyu, buradaki ses, ışık ve mûsikîyle bütünleşen hislerle, en erişilmez hazları, en ölümsüz hâtırâlar içinde elde etmiş olurlar.' parağrafında yazar bir musıki şöleninin, bir aşk bezminin, bir şiir ikliminin, bir sanat atmosferinin odak noktasında neler hissedilirse onları hisseder ve bizlere de bunu son olarak hissettirir. Zira biraz sonra yapılacak başka yolculukların ilk mebdei bu rahle- i tedristir. Yani Kâbe şöleninde alınan gıdalar ve içilen Kevserler belki de ebedi yolculuğun kut ve gıdası olacak gücü ve kuvveti olacaktır. Burada lüb ve fezlekeden gıda almamış bir kişi yolculuğa alil ve hasta olarak mefluç bir şekilde devam edebilir.. İşte burada ölçü bütün his ve duygu yönümüz, bütün zerrelerimiz adeta bu iklimde haz alıyorsa ve biz iliklerimize kadar mest olmanın hazzını yaşıyorsak o zaman lal kesilme makamına ermiş ve miraca yükselme kıvamını bulmuşuz, demektir ve böylece adım adım yürüyebilir ve ufuk ufuk kanatlanabiliriz... Bir Miraç Yankısı Evet, ona miraç dememek mümkün değildir. Kâbe'de yükseliş miraçtır, tavaf miraç adımlarıdır. Zemzem yudumlamak yolda tesnim suyundan içmektir ve ebedi yolculukta güç ve kuvvet toplamaktır.. Minada, Müzdelife'de, Arafattaki her hal ve keyfiyet bir miraç yansıtır. Bir aksi sedadır. Bir izdüşümdür. Bütün bunların kanat kanat örüldüğü iklimde ve adım adım çizildiği zeminde bizler bir seyr-i süluku hisseder ve kendimizden geçeriz... Siyah Lale bölümünde söylediğimiz gibi bu pervaz edişin öz dokularımıza kadar güzelliğini ve ılıklığını ve lezzetini duymak bizlere başta söylediğimiz gibi cennet yemişlerini yedirir ve ötelere ait ışık meyvelerinden tatma lüfunu bahşeder... Bu yolculukta bitmeyen ve daima mebde ile mühteha noksanın odağı olan Kâbe'den asla vazgeçmeyiz. Ayağımızın biri daima o noktada durur. Bu noktadan kayan kişinin ne tavafı, ne de sayi asla Hac iklimi ve güzelliğini taşımaz. Zira eğriler, büğrülerin hiç biri ama hiç biri ledünni çizgi değildir. Hani Mekke'nin dağlarında felek felek dönen bir kişi hac yapmış olmayacağı, en güzel dansı Mekke sokaklarında irtikab eden bir kişinin asla tavaf etmiş olmayacağı gibi. Demek ki hareket ve aksiyon zaman ve mekân ile ibaret oluyor. Ama bu hac için geçerlidir. Namaz için ise ona dönmek ve miracını yaparken onun yüzüne bakmak ve ondaki nurlar ile ve ışıklar ile pervaz etme gücü elde etmek vardır ki bu da bir bakıma hacca benzer. Ya da hac namazın içinde vardır desek sezadır... 'Kâbe; bakış zâviyesini iyi belirlemiş olanlara göre, boynu ötelere uzanmış, bir bize, bir de sonsuzluğa bakan; yer yer sevinen, zaman zaman da kederlenen için için bir hâli olduğu hissini uyarır. Binlerce ve binlerce senenin tecrübe, vakar ve ciddiyetini taşıyan ve daha çok da bir insan yüzüne benzeteceğimiz onun dış cephesini görünce, edâsı ve endâmıyla bize bir şeyler anlatmak istediğini, harîmini açıp bize: 'Gel ey aşık ki, mahremsin dediğini duyar gibi oluruz.' derken yazar bu mehip yapının insanda nasıl hisler uyandıracağını veya uyandırması gerektiğini vurguluyor... Mahrem makamına eren kişi, Hak'la hemdem olma noktasına yükselen kişi işte bu yola girmiş ve kanatlarını açmış ve miracına başlamış demektir.. Kabe çıkış noktası, start yeri ve dönüşün, kaniat minaresine yükselişin ilk denemesi ve yiv yiv sema tabakalarını geçmenin ilk durağı ve ilk aksiyonudur... Buradaki sırlı iklim insanı içine aldığında zaten dönüşler vuslat ikliminde oluşmaya ve insan da görünmez buudlarda kanat çırpmaya başlar. Zaten meram-ı İlahi de budur. Kabe'nin taşında kalmak örtüsünde erimek değil, lale bakışlarında dökülmek değil, belki de bilinmez bir kapıdan ötelere çıkmak gitmek ve sonsuz ufuklarda sonsuz yolculuklara ermektir.. Yoksa bütün bunlar manasız bir hareket olurdu.. Her hareketin lüdünni bir manası ve manevi bir şifresi veya ötelere ait bir yükselişin ivmesi veya virajı almanın simgesi olduğunu duymak ve hissetme, bunu böyle bellemek şarttır. Bu şart-ı evvel bizlere bu yolculukta el kitabı olacak, bir pusula ve rota olacak. Ve zorlukla karşı içimize bir ferahlık ve ledünni rahatlık sunacaktır... 'Kâbe; konumu itibâriyle, evimizin en mûtenâ köşesinde, en hâkim bir sedir üzerinde oturup evlatlarının, torunlarının neşelerini paylaşan, elemlerini rûhunda yaşayan bir anne görünümündedir. Bulunduğu yerden çevresini temâşâ eder; yer yer acılarla burkulur, zaman zaman da inşirahla çevresine tebessümler yağdırır. İnsan, beldelerin anasına yaslanmış bu binaların anası çevresinde dönmeye başlayınca şefkatle kucaklandığını, sevgiyle koklandığını duyar gibi olur. Tavafta hemen herkes kendini, annesinin elinden sımsıkı tutmuş koşan bir çocuk gibi hafif, güvenli ve şevkli hisseder. Evet insan, o binler ve yüzbinler içinde, uhrevî düşüncelerle coşmuş onun etrafında pervaz ederken, âdeta Allah'a doğru yürüyormuşçasına şevk u tarâbla coşar ve kendinden geçer. Vücutlarının yarısından çoğu açık, urbaları omuzlarında 'remel' yapıp zıplayarak yürürken her zaman telaşlı, endişeli; fakat bir o kadar da ümitli ve çelik-çavak bir yol alışın heyecanını yaşarlar. Dünya hesabına bu salınmışlık, bu rahatlık ve romantizm, mübarek evin çevresindekilere tarifi imkânsız büyülü bir derinlik, bir hayal ve bir melâl aşılar. İnsan, o uhrevî kalabalığın ukbâ buudlu görüntüsü karşısında, daha tavafa girmeden o ilâhî harîmin münzevî sükût ve şiirini duyar gibi olur. Her zaman kendini Kâbe'nin çevresinde bu dönme büyüsüne kaptıran derin ruhlar, dönerken kim bilir, ne mahrem kapıların önünden geçer.. ne bilinmez tokmaklara dokunur ve ne sihirli panjurlar aralarlar ötelere.! Öyle ki, bu eski fakat eskimemiş binanın çevresinde, her an yepyeni duygularla coşup dönerken, tahayyüllerimizde açılan menfezlerden gönüllerimize akan vâridâta, sînelerimizde çakan ışıklara ve ruhlarımızı uçuran sırra şaşarız. Her adım atışımızda, sırlı bir kapı açılacakmış da, bizi içeriye çağıracaklarmış gibi bir hisle hareket eder, keyfiyetini bilemediğimiz bir zevke doğru kaydığımızı sanır ve kalbimizin heyecanla attığını hissederiz. O esnâda bulunduğumuz yerden, Kâbe'nin gönüllerimize sinmiş olanca büyüklüğünün, derinliğinin, büyüsünün canlanıp, köpürdüğünü tepeden tırnağa her yanımızda duyar ve ürpeririz.' sözleriyle bizler cidden ürperiyoruz. Böylesine bir kelam nasıl bir insanın ağzından akıyor şaşkınlık içindeyiz. Bir melek konuşuyor demekten başka bir çaremiz kalmıyor. Kâbe'nin iç ahengini ve öz musikisini bizlere bu denli samimi ve özden duyuran kaç yazı okuduğumuzu düşünüyoruz ama asla ve kata bulamıyoruz. İşte budur orjinalite ve işte budur farklı olma mührü. Bir ifade ki insanı alıp ötelere götürüyor, bir ifade ki insanı cennet yamaçlarında dolaştırıyor. Biz de bu beyanın kevser kadar ötelere ait, tesnim kadar cennetlere layık olduğunu bilip ve hissediyoruz ve ebediyen kabul eder tasdik ederiz.. Neyse işte bu şiir gibi tavaf ve sırlı kapıların tokmağına dokunuşlar, panjurları açıp temaşa ikliminde kanat kanat uçmalarla bizler Kabe'yi bir daha, hayalen tavaf ettiğimizi bir daha gönlümüzde sekr ve gaşy yaşadığımızı vurguluyoruz.. Heyhat söz ustası geçinenlerin kalemlerini kırıp oturacakları yerde hala kalem oynatması cidden şaşılacak bir şey... Kabe'nin ikliminde seyri süluku bu dost ile yapmanın ben de hazzını ve farklı oluşunu idrakını ta iliklerimde hisseder oldum.. İyi ki böyle bir yolculuğa çıkmışım böyle bir miraç yankısına tutulmuşum. Ve böyle zorların zoru bir seyahata adım atmışım. Zor olanı kolaylaştıran Allah'a hamd olsun... Ve bu seyahata sebep olan beni manevi kanatlarına alıp tavaf menzilinde daireler çizdirerek yükselişe erdiren ve ruhuma sonsuz baharı yaşatan rehberime, liderime, bedrekama, klavuzuma buradan teşekkürlerimi sunmayı kendime bir borç bilirim... 'Bu mülâhazaları bazen, bir kısım gerçek sebeplere dayandırarak izah etmek mümkün olsa da, çok defa kriterlerimizi, takdirlerimizi aşan vâridat ve sübuhât karşısında sessiz kalırız. Zira Kâbe ve çevresi, maddî şartları ve dış aksesuarı itibâriyle bir şeyler ifade etse de, muhtevası kapalı, mânâları buğulu, üslubu da uhrevî olduğundan herkes onun anlattıklarını anlamayabilir. Oysa ki, avam-havas, cahil-âlim, genç-yetişkin herkesin mutlaka ondan anladığı ama çok defa ifade edemediği bir sürü şey vardır.' derken yazar işte burada benden bahsediyor. Benim avami bakışım duyuşum bile bu iklimde bu kanatlarda, bu seyahatta neler neler devşirirse ya sizlerin seyr-i süluku nasıl olur bir düşünün... Yazar işte bu seyr ü süluk içinde bizlere Sidre tül Münteha yolunu gösteriyor. Evet, bu bir miraçtır, demiştik hani. İşte burada sözümüz gerçek oluyor.. Ve Kâbe'nin zarfı mazrufunu gösteriyor. Ona bir ayna olduğunu sezdiriyor. İşte bu sezilen mazruf sidertül müntehaya, kabı kavseyne kadar uzayan bir sınırsız harita taşır. Kâbe bunların bir çekirdeği ve bir özü ve bir kapısı, bir girişidir. Fatiha nasıl Kuran'ın girişi ve kapılarını açan bir anahtar ise, cümle kapısı mesabesinde bulunuyorsa Kâbe de işte kainat kitabının fatihası gibidir. Bir elif gibi bu ufku işaret eder, temaşa menziline sonsuz seyahat diyarına gamze çakar, yol gösterir.... 'Kâbe, hepimizde ürperti hâsıl eden mehip dağ ve tepeler arasında daha çok filizlenmiş bir nilüfere benzemesinin yanında, içinde varlığın esrârını taşıyan bir sır fanusu, Sidretü'l-Müntehâ'nın izdüşümü veya gökler ötesi âlemlerin üsâresinden meydana gelmiş bir kristâl gibidir. İnsan o sır fanusunun çevresinde şuuruyla döndüğü sürece, akıp dışarıya sızan dünya kadar gizli şeyler hissettiği gibi, zaman zaman da, Sidretü'l-Müntehâ'ya kilitli bu prizmadan gökler ötesi âlemleri de temâşâ eder.' derken yazar işte bu noktayı anlatıyor bizlere.. Bir kristal ama nasıl bir kristal Kabe.. Ona bakınca ötelerin binbir rengi ve binbir manzarasını görebileceğimiz kristal ve bir prizma.. İşte bir zebercet gibi dünyanın ortasına hakkedilmiş bu cevher cennettin ses ve soluğu, rengin ve zengin iklimini özünde damıtmış veya içip itminana ermiş gibi bakışları Cibril süzgünlüğüyle hem bize hem ötelere dönüktür. Biz o bakışlarda zaman ve mekan ötesini anlar o çizgileri okur ve o derin ufuklarda yürür ve kanat çırparız. Ve o siyah gözlerde göklerin derinliğini ve ötelerin sınırsız okyanusunu, kara gecelerin nasıl sırlara daye olduğunu anlar ve mest oluruz.. Demek ki Kabe iki yüzlü bir madalyon gibidir. Bir yüzü bize dönük, cismaniyat ile mülevven, diğer yüzü ise bir kristal gibi aydınlık ufuklar, billuriyet çizgileri ve bereket iklimi ile örgülü... 'Evet, hemen herkes, onun harîmine sığınır-sığınmaz, zaten ruhlarında mevcut olan his ve düşünce enginliğinde daha bir derinleşerek Kâbe'yi, kendi varlıklarını ve Cenâb-ı Hakk'ın matmah-ı nazarı bu iki unsurun birbirleriyle münasebetlerini düşüne düşüne, içlerine açılan bir kısım sırlı kapılardan geçerek, o güne kadar tanımadıkları en mahrem dünyalara açılırlar. Elbette ki bu duyuş ve bu seziş, bu mânâ ve bu ruh ancak, sağlam bir iman, mükemmel bir İslâmî hayat ve tastamam bir ihlas ve yakîn birleşiminden hâsıl olacaktır. Yoksa, mücerret kalıpların hissesi kalıpların çerçevesine bağlı kalacaktır.' derken bu sırlı seyahatımızda yazar bizleri getirip yaşamak ateşinin başına oturtuyor. Evet biz o aşk alevlerini hayat alazlarını, islamı yaşamak ve hayata hayat yapmak yalazlarını orada görüyor ve içimize bir kıvılcım çakıyoruz. Bir şule alıp kalbimizdeki ocağı tutuşturuyoruz onunla.. Bu bir başlangıçtır. Bu kendini tekrar gözden geçirmek ve kalbi hayatını tekrar dirilişe erdirmek ve yunup yıkanma ve tertemiz olma ikliminde ircii sırrına ermenin yoluna girmektir... Kâbe'nin sırlı iklimine girdiğinde böyle olmalıdır, diyor yazar. Yoksa zarfta kalır ve mazrufa sirayet edemez, diyor. Bize ise bu bir ikazdır ve içimize bir uyanış fiskesi ve bir şefkat dokunuşudur... 'Kâbe'deki bu derinlik ve bu zenginlik sayesinde oradaki hemen her şey, diğer zamanlarda olduğunun üstünde, hac duygusuyla renklenince, bir başka ihtişam, bir başka mehâbetle tüllenir.. Tüllenir de insan onun büyüsüne kapılarak, âdeta ışıktan bir helezonla, vuslata tırmanıyor gibi döne döne yükselir ve özündeki bir câzibeyle gider Mabuduna ulaşır. Bu noktaya ulaşan ruhun edâ ettiği tavaf namazı aynı şükür secdesi, içtiği zemzem de cennet kevseri veya vuslat şarabı olur.' Sözlerinde yazar işte bu menzilin son noktasını koyuyor. Yani tavafın ikliminde tadılacak ledünni hazzı içimize kadar kalbimize kadar manevi elini uzatıp koyuyor, yerleştiriyor. Bir kadeh gibi size sunulan bu Kevser dolu cennet kasesi bir başka mezile koşmak için de bir mebtedir.. Biz Kâbe'den oraya doğru giderken işte elimizde bu Kevser suyu vardır. Zira Kâbe'den kopmak mümkün değildir. Mina, derken de Kâbe'deyizdir, Merve derken de Safa derken de Arafat müzdelife derken de Kâbe'de olduğumuzu böylece hisseder ve içten içe duyarız... 'Ama henüz her şey bitmemiştir; Hakk'a yürüyen bu insanları bekleyen hâlâ upuzun bir yolculuk var. İnanılmaz tılsımı ve baş döndüren füsûnuyla güzergâhı kesmiş duran 'Mina' onları bekliyor.. gök kapılarının gıcırtılarının duyulduğu 'Arafat' onları gözlüyor.. 'Müzdelife', onlara mini bir şeb-i arus yaşatmadan salıvereceğe benzemiyor.. daha ileride teslimiyetlerini soluklayıp akl-ı meâşlarını taşa tutacakları yerler gelecek ve Allah'a nefislerinin fidyelerini sunup, kendi duygu dünyalarında beraatlerinin bayramını yaşayacak; sonra da, Kâbe'de, kâbe-i kalplerine yönelerek, Hakk'tan yine Hakk'a, urûc ve nüzûllerini noktalayarak 'fenâ fillâh' ve 'beka billâh' tedâîlerinin ilhamlarıyla tâlihlerine tebessümler yağdıracaklar.' derken işte bu kanatlanışı vurguluyor müellif.. Haccın en belirgin çizgilerinden ve durak yerlerinden Mina'ya bizi çekiyor. Yolcuların çekilişi ve seyr ü seyahatı gibi sunuyor bunu ama aslında onlarla birlikte kendi de seyahat ediyor.. Belki de en önde ve en ilerde bir sırlı ufuk gibi kuğu kanatlarını açmış bir melek gibi yolları aça aça, ve sisleri dağıta dağıta acemi yolculara yol ve yön gösteriyor ve aşk menzilini sunuyor ve sevgi ve ümit ufkunu işaret ediyor... Şeb-i arus diyor bunları söylerken, berat diyor.. Zira bunlar insanların Kâbe'den sonra, yani miracın ilk basamağından sonra yüreğinde çarpan his dalgaları ve heyecan musikisi ve helecan besteleridir... 'Postunu fedâkârlık iklimine sermiş bulunan Mina, o büyüleyen parıltılarıyla, şiirini tâ Müzdelife'nin tepelerine duyurur.. onun içine girmek ister.. hatta onu da aşarak ötelerdeki Arafat'ı selamlar.. selamlar ve yirmidört saatlik misafirlerine referans verir.. ve bu bir günlük konuklarını Arafat'a emanet eder.' İfadelerinde bizlere seyrü sülukun menzilini işaret iteğini bir daha ispat eder F. Gülen.. Bir de Hacca gelirken ve Hacdaki şeyler, görülenler, anlaşılanlar, sırlar, açılan kapılar birbirinin büyültülmüş küçültülmüş şekillerinden ibaret olduğunu belirtmiş olur bizlere. Yani bu yolculuktur ve bitmeyen bir serüvendir.. Ta arşa erinceye kadar ta Sidreye çıkıncaya kadar. Kabı kavseyn makamına kadar bu seyahat hep böyle virajlardan, dönemeçlerden, yokuş ve inişlerden geçecektir.. Ta ki son noktada bu imbikten süzülmenin safiyetini tam duyalım ve içimizde hiçbir kir ve pas kalmasın... Bu posttaki derviş bizlere el veren bir pirdir.. Ama aslında Mina şeklindeki bir hayırhah ve bir mekân gibi görülen melek ül müekkeliyle bir dost ve sonsuzluğa yol veren bir aşk ve sevda ufkudur... 'Bence Mina, fedakârlıkla şefkatin, emre itaatteki inceliği kavramakla muhabbetin tüllendiği arzda semavî bir kuşak ve sımsıcak bir kucaktır. Mina, âdeta bir teslimiyet kovanı ve bir hasbîlik yuvası gibidir. Eski hâli itibâriyle tamamen, şimdiki durumu itibâriyle de kısmen, hemen herkesin, evsiz-barksız, yurtsuz-yuvasız birkaç günlüğüne ikamet ettiği Mina, öyle sırlı bir yerdir ki, ukbâya bütün bütün kapalı olmayan her gönül, o dağlar ve vadiler arasındaki âramgâhta neler hissederler neler..! Bizler Mina'yı, her yanıyla, ruhumuzla öyle kaynaşmış ve bütünleşmiş buluruz ki; onun, âdeta kalbimizde attığını, damarlarımızda aktığını ve âsâbımızda yaşadığını duyar gibi oluruz. Öyle ki, oraya daha adım atar-atmaz, onun, ruhumuzla kucaklaştığını, -Allah Rasûlü'ne ilk kucak açılan yer olması itibâriyle de üzerinde durulabilir- bize ötelere açılan yolları işaret ettiğini ve bizi tamamladığını, hatta gelip duygu dünyamıza karıştığını hisseder ve bir ölçüde hepimiz Minalaşırız.' beyanında bizler Mina'nın emir iklimi olduğunu anlıyoruz.. Ve rahle-i tedrise tam oturduğumuzun farkına varıyoruz.. Bu farkı fark etmek içimizdeki teslimiyetten ve kendimizi bu iklimin sinesine bırakışımızdan anlaşılıyor... Minalaşmak işte bu teslimiyetin zirveleştiği andır. Yani İslam oluşun ve Müslüman bulunuşun tadını, damarında, dimağında, kanında, iliklerinde, hücrelerinde elhasıl serapa bütün varlığında hissetmenin tadı lezzeti, iştiyakı, mutluluğu, saadeti, huzurudur bu... 'Biz Mina'da hazırlıklarımızı yapıp ruhumuzun kanatlandırılmasıyla uğraşırken, 'Arafat' bir baştan bir başa gelin odaları gibi süslenir ve bağrını gelip konacak, gerilip ötelere açılacak misafirleri için tıpkı bir liman, bir meydan, bir rampa gibi hazırlar, açar.. ve ona bir dâussıla tutkusuyla koşan Hakk konuklarını beklemeye koyulur.. yeni bir imkân, yeni bir devran mülâhazasıyla coşkun Hakk konuklarını.' sözlerinde bizler Mina'nın ufkunda Arafat'ı temaşa ediyoruz.. Kanatlarımız büzüldüğü, yorulduğu yerde tekrar güç buluyor. Bir kartal gibi o zirveye tırmanma ve orada bir dua kuşu gibi ellerimizi açıp Hakk'a yalvarma için bu bir fırsattır. Bu fırsatı fevt etmek büyük kayıptır. Öyleyse yazarımızla birlikte kanatlarımızı açıyoruz onun bize tarif ettiği menzile ulaşmak için bütün hızımızla ilerliyoruz.. Bu bir gelin odasına gidiş, bir şeb i arusa kadem basış gibi lezzeti ve huzur ve mutluluk vericidir. Bunu anlayıp, idrak ediyoruz... Hakk'ın bekleyişini temaşa ise insanı kabı kavseyne yakın bir makamda olduğu hissini veriyor. Bu ise yüreğe bir başka ürperti salıyor.. Ve gaşy mevsimlerinin en özelini ve en güzelini yaşıyoruz o anda.. Cennet yansıması bir mevsim bu. Bir bahar, bir ledünni nevbahar... 'Arafat'ın öyle bir nûrânîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir zaman bütün bütün mahvolmaz ve katiyen dünyevîler gibi ölmez. Ömrünün birkaç saatini Arafat'ta geçirmiş olanlar, bütün bir ömür boyu güller gibi açar durur ve asla solmazlar. Onun şefkatli, aşklı, şiirli dakikaları, hep bir sabah güneşi gibi gönül gözlerimizde ışıldar durur.. ve her yanında açık-kapalı aşkla bilenmiş, bülbül gibi şakıyan, şakıyıp kalplerinin en mahrem noktalarında petekleşmiş bulunan imanlarını, irfanlarını, muhabbetlerini ve cezb u incizaplarını haykıran insanların çığlıkları kulaklarımızda tın tın öter ve ötelere müştak gönüllerimizi coşturur. Hem öyle bir coşturur ki, bizi, en inanılmaz, en erişilmez lezzetlere çeker.. en olgun, en doyurucu vâridatla hislerimizi şahlandırır.. ve görmüş-geçirmiş varlıkların istiğnâlarına benzer şekilde gözlerimize bir büyü çalar ve bizleri özlerimizin içindeki zenginliklerde dolaştırır.' cümlelerinde Arafat karşımızda tülleniyor.. Evet evet bu bir sırlı mekandır.. Oraya girince nasıl bir anafora tutulacağımızı az çok hissediyoruz. Heyecanlarımız doruk noktada.. Kalbimiz küt küt atıyor... Belki de bir Tur yolculuğu gibidir bu. Musa'nın temaşa menziline eriş ve Allah ile mükalemede bulunduğu zirveye benzer bir mekan.. işte bu hisler sarıyor bizleri o anda. Kanatlarımız açılmışken oraya varınca büzülüyor. Sonra ellerimiz büyür büyüyor kanat kanat büyüyor. Avuçlarımız dolacak rahmet için titrek ve büyük ve vüsatli bir hal alıyor. Bir dilenci eli gibi ileriye ama yukarıya doğru uzanmış bu avuçlar Allah'tan af diliyor, Tevbe ile rahmetin yağmasını günahların affı ile bereketin, ebedi yağmurun kalbize, gönülümüze ve ömürlerimize yağmasını istiyor ve dileniyoruz... Bu tabloyu en usta peyzaj ustaları bile bu kadar derinden çizgilerle sunamaz... Bir madene kavuşmuş, bir çağlayana ulaşmış, bir Kevser havzı veya altın dağı, zebercet yatağı bulmuş gibidir gönül. Bu manevi duyuş ve hissedişler artık yolcuları son imbikten geçiren hal ve keyfiyetler ve son miraç hamleleridir... 'Arafat'ta, sabahlar da guruplar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki, en yüksek şâirlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalplerimize boşaltır ve bize varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldarlar. Bence, ruhun uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat'ı yaşamalı ve Arafat'ın tulû' ve gurûbunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir.' diyen yazar seyr halinde bizlere bir nasihatta bulunuyor. Bu nasihat nedir.. Arafatlaşmak.. Evet dua kesilmektir bunun adı.. Yani dua kristali halini almak.. Bu mekana adım atar atmaz bu iklim insanı sarıyor, diyor yazar.. İçimizi sarıyor ve ruhumuzu altın ve elmas olmaya özendirir gibi dua abidesi olmaya çağırıyor.. Bir dua heykeli olmak ve ebedi böyle kalmak.. ve haşirde çözülmek ve dua dua çiçeklenmek ne güzel bir duygu bir hayal, ama realite planında zorlu bir iştir değil mi... Allah hepimize nasip etsin... 'Arafat'ta insan, duânın, yakarışın, iç çekiş ve iç döküşün en ürperticilerine şâhit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, biraz da buruksu veda havasıyla eda edilen duâlar, daha bir derinlikle tüllenir, sesler, soluklar, gökler ötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır. İnsan, Arafat düzlüğünde yükselen âh u efgânı duydukça, seslerdeki uhrevîlik, ebedî saadet ümidinin hâsıl ettiği rikkat, şefkat ve recâsıyla gençleştiğini, ebedîleştiğini, büyük bir açılışa geçtiğini ve genişlediğini sanır. Hele, güneş gurûba kapanıp da, kararan ufukların her yana buğu buğu veda duyguları saldığı dakikalarda ümitlerin cisimleşip içimize aktığını, şuurlarımızın Arafat vâridâtıyla aydınlandığını ve tıpkı rüya âlemlerinde olduğu gibi, kalıplarımızdan sıyrılıp, bir kısım mânevî anlaşılmazlıklara açıldığımızı.. Arafat gibi çığlık çığlığa inlediğimizi.. batan güneşle beraber eriyip gittiğimizi.. kulaklarımıza çarpan âh u efgân gibi birer feryat hâline geldiğimizi.. kuşlar gibi hafifleyip bir tür kanatlandığımızı.. ve mâhiyet değiştirip birer mânevî varlığa inkılâp ettiğimizi sanır ve hayretler içinde, olduğumuz yerde kalakalırız.' Beni de Ya Rabbi beni de demeden edemiyoruz bu satırları okurken.. Beni de Allah'ım beni de affet. Ömrünü günah ikliminde geçirmiş, kapkara yüz ile sana gelmiş, kalbini kaybetmiş, ruhunu söndürmüş ve kendini bir gulyabaniye döndürmüş Notürdamın Kamburu gibi bir çehreyle sana gelmiş beni de Allah'ım beni de.. Beni de affet demek geçiyor içimizden.. Evet, Allah bu sözlerimizi gerçek kabul etsin ve bizlere merhamet etsin, kalblerimizi Arafat menzilinde temaşa ufkuna yürüyecek bir kıvamda kılsın. Dua üveyki olmayı bizlere nasip etsin. Her kanat açışımız kapayışımız bir duaya, bir yakarışa, bir iniltiye bir Arafat derinliği taşıyan terennüme ve figana benzesin. Ta ki kurtuluşa erebilelim, ta ki bu cahıraş feryatların içinde bu ağlama ve inleme korosu içine bir nota da biz katmış olalım ve bir kuble feryat da biz perçinlemiş bulunalım... 'Arafat, insanların bütün bir gün, melek mevkibleri arasında dolaşıp durduğu, otururken-kalkarken sürekli semâvîlik solukladığı, Hakk rahmetinin sağanak sağanak gönüllerimize boşaldığı ve hadiselerin hep ümit televvünlü cereyan ettiği bir rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır. Dünyaya ait her şeyden sıyrılmış ve soyunmuş insanlar, hesap, terazi, mîzân endişesi ve rahmet ümidiyle hep hayaletler gibi dolaşırlar onun düzlüklerinde. Affolacaklarını umar, kurtuluşa ereceklerinin hülyalarını yaşar ve bu bir tek günü, senelerin vâridâtını elde edebilecek şekilde değerlendirirler.. Değerlendirirler ama, yine de bir başka yerde duâ edip yakarışa geçmeleri lâzım geldiğini de söküp kafalarından atamazlar.' Allah'ım bu sözler ile nasıl da insan kendinden geçiyor. Yazar bizlere ne güzel yaşatıyor o menzili. Evet, işte tekrar beni de dememek için kendimi zor tutuyorum. Okuyucuyu bıktırmamak için söylemiyorum. Ama içimdeki ses şöyle diyor. Elimde olmadan kalemi yazmak mecburiyetinde kalıyor. 'İlahi ben sana hakiki kul olamadım. Ben senin verdiğin ömrü çarçur ettim. Senin bizlere sunduğu bütün cevherleri kaybettim. Kumara mumara verip zayi ettim. Elimde birkaç kırıntı kaldı.. Onların yüzü suyu hürmetine Allah'ım bizleri affet, beni affet, kalbimi yu yuka, ruhumu sana gelecek ve senin iklimine girebilecek, rıza ufkuna kanatlanabilecek bir erdeme erdir, bir kıvama yükselt... Böylelikle mizan teraziden geçelim, böylelikle sırattan uçalım. Nice kancalardan kurtulalım. Bir ışık gibi süzülelim Allah'ım. Ve sana yükselelim. Bunu bizlere bahşet, bu armağanı bizlere lütfet... Benim gibi en katı kalbi insanı bile lerzeye getiren bu yazılar acaba sizleri nasıl sarsacak ve nasıl coşturacak ve nasıl kendinden geçirip mest edecektir kim bilir.. His ve duyguları çağlayanlara benzer siz sevgili dostlarımıza selam diyor Müzdelife'ye doğru kanat çırpıyoruz.. Tabii ki rehberimizin ikliminde ve onun gölgesinde ve onun menzilden menzile uçuş ritminde ve ahenginde, izinde.. '...Birkaç adım ötede bağrını açmış Müzdelife onları bekliyor. Vicdanlarımızdan, Müzdelife'nin bizi beklediği mesajını alır almaz, içinde bulunduğumuz ışıklardan ve ümitle bize tebessüm eden Arafat'tan ayrılır, rükûa nispetle secde seviyesinde Allah'a yakın olmanın ünvanı sayılan Müzdelife'ye yürürüz.. Sonsuza, mekânsızlığa, ebediyete ve Allah'a yürüdüğümüz gibi Müzdelife'ye yürürüz. Tamamlanmaya yüz tutmuş mehtâbın, dağ-dere, vadi-yamaç her yanı aydınlatan ışıklarla cilveleştiği bir mübarek mekânda ve göklerin yere indiği, arzın semâvîleştiği duyguları içinde, kendimizi, orada, Hakk'a ulaştıran ayrı bir rıhtım, ayrı bir liman ve ayrı bir rampada buluruz. Kâbe'den beri değişmeyen halleriyle, göklerin pırıl pırıl çehresinin, hacıların simalarındaki akislerini, Allah'a yönelmiş yalvaran bu sâdık bendelerin seslerini bedenlerimizde, ruhlarımızda, gözlerimizde ve gönüllerimizde duyarak ötelerde dolaşıyor gibi öteleşir, meleklerle ve melekûtla hemhâl olur uhrevîleşir ve kendimizi bütün bütün rahmetin enginliklerine salarız.' diyen yazar bizlere Arafat'ın bir rüku ve Müzdelife'nin bir secde olduğunu duyurup hissettiriyor. Bu ne demektir.. Evet insanın Hakk'a en yakın olduğu dem secde demidir.. İşte biz bu mekanda o zirvede bulunduğumuzu hissediyoruz.. Yolculara seslenen yazar sanki bize söylüyor ve kendinize dikkat edin ve bu yerin kıymetini bilin, diyor.. Bu secde iklimi bizleri söyleyeceğimiz bütün sözleri söyleme ve edeceğimiz bütün duaları etme makamı gibi geliyor. Göz yaşlarımızı bu zirveden aşağıya boşaltmak zamanının geldiğini düşünüyoruz.. Zira aşk ve sevda yurdunda olduğumuzu ve o iklimin billuriyetini içimizde hissetmemiz gerektiğini belirtiyor, ikaz ediyor, anlatıyor... Peki bu nedir sizce.. Bu en ince gönül teline mızrabı vurmak demektir.. Yani en gizli günahların bile ortaya çıkacağı güne bir şey bırakmamak ne kadar çirkinlik ve kabahat varsa hepsi için af dilemek ve tam yunmaktır, tam arınmaktır... Yazar bizi bu iklime çekiyor ve bizim Müdelife'de lif lif olmamızı salıklıyor, hallaç edilmemizi öğütlüyor, kalbimizde en ufak bir lekenin kalmaması gerektiğini hatırlatıyor.. Zira hesaba çekilenin zorda kalacağını belirten Hz. Aişe hadisi bizlere sorgusuz sualsiz cennete gitmenin rotasını işaret ediyor. Bizim de buna kilitlenmemiz gerekli olduğunu anlıyoruz. Bu mekânın da böyle bir otağ olduğunu ve bunun tam zemini olduğunu anlıyor ve hemen en hisli ve en duygulu serenatlarımızı ötelere yükselmeye başlıyoruz... 'İbn Abbas, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun, Arafat'ta ümmeti adına sarih olarak elde edemediği önemli bir reçete ve beraati Müzdelife'de elde ettiğini söyler. Gönlüm bu tespitin yüzde yüz doğru olmasını ne kadar arzu ederdi..! Eğer, Hz. İbn Abbas'ın dediği gibi ise, başların secdeye varmışlığı ölçüsünde insanları Allah'a yaklaştıran Müzdelife, bir başka feryat u figân, bir başka âh u zâr ister.' diyen yazar verdiği misal ile içimize bir esinti sunuyor. Bir kurtuluş recetesini takdim ediyor. Ama bunun gözyaşlarıyla mühürlenmesini salıklıyor. Feryatlarla imzalanmasını öğütlüyor... 'Müzdelife'nin hemen her yanında, lambalardan akseden ışıklarla, hacıların parıldayan yüzleri, buğulu bakışları ve heyecanla çarpan sîneleri, sadece gecesiyle tanıdığımız o mübarek sahaya, büyüleyen ayrı bir güzellik katar. Hele gece ilerleyince her yanı daha derin bir esrar bürür. Bir kısım kimseler ertesi günkü zor vazifeleri için dinlenirken, sabaha kadar elpençe divan duran insanlar da vardır. Sesini sînesine çekip duygularıyla tıpkı bir mızrap gibi gönlünden gönül ehline nâğmeler dinleten bu engin ruhlar kim bilir neler düşünür, neler söyler ve içlerinden neler geçirirler. Kalp sesleri her zaman kendilerini aşan bir seviyede cereyan eder ve meleklerin soluklarıyla atbaşıdır. Kalbini dinleyen ve kalbiyle konuşan bu zamanüstü insanlar, şimdi seslendirdikleri bu gönül bestelerinin yanında, daha önce, ondan da önce, duygu mızrabıyla gönül telleri üzerinde duyurup duymaya çalıştıkları ne kadar nağme varsa, hepsini bir koro gibi birden duyar, birden dinler ve geçmişlerini bu günle beraber bir zevk zemzemesi hâlinde yudumlarlar.' parağrafında bizler etrafımızdaki bağrı yanıkları görmek ve hasıl inlediklerini temaşa etme ufkuna eriyoruz.. Evet ağlamak ve göz yaşı akıtmak ve bağrını dövmenin bu denli canhıraş bir hal aldığı dayanılmaz bir noktaya ulaştığı noktada bizler bigane kalamayız. Bu iklimde bizler duyarsız olamayız.. Ve ellerimizi açıp bir sayha koparmaya hazırlanmayılız ki bu sayha bütün ömrümüz için olsun. Bu sayha bütün hayat sayfaları için olsun. Bu sayha bütün günahlarımız için bulunsun.. Evet kainatı ihtizaza getirecek olan bu derin sayhayı koparmadan buradan gidersek büyük kayba uğrayacağımız hissediyor ve hacıların aydınlık çehrelerinde ve becüş simalarında bir umut arıyor göz yaşlarında bir menzil görmeye çalışıyoruz. Ta ki bizde bu ufukla, bu menzille, bu çizgilerle donanalım ve o tablonun minik bir figürü olabilelim... 'Ufuklarda şafak emâreleri tüllenmeye başlayınca, bir gün önce Arafat'ta yaşanan ses-soluk, his-heyecan katlanarak bütünüyle Müzdelife'ye akar.. akar ve tan yeri bir sürü his, bir sürü iniltiye karışarak ağarır. Namaz dışı Hakk'a yönelişler, namaz içi teveccühler.. ve namazın içine akıp kunutlaşan duâlar her biri Hakk'a yakınlığın ayrı bir buudu olarak keyfiyetler üstü bir derinlikte edâ edilirler.' diyerek bizlerin gönül sazına bir mızrap daha vuran yazar Arafat'la Müzdelife kardeşliğini vurgularken bizler elimizdeki kadehin yarısına geldiğimizi hissediyoruz. Kabe'den kalbimize tutuşturulmuş bu tensim suyundan bir yudum daha alıyoruz ve yolculuğumuza devam ediyoruz.. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



İlk Kanat Vuruşlar




