| Şiir Bir Meçhul |
|
|
| Mehmet Erdoğan, fgulen.com | |
| 07.02.2007 | |
|
Bu ne güzel bir tarif. Eğer insan mısralarla Allah'ı arıyorsa, dörtlüklerle bir kandil gibi tutarak şiiri arıyorsa işte o zaman şiir gerçeğin yansıtıcısı ve hakikatin bir aynası olmuştur. Peki, insan gerçeği, hakikati ne kadar ne ölçüde yansıtabilir. Kalbi ne kadar berrak ve temiz olursa. Yani safi ve temiz bir kalbi varsa o kadar iyi bir yansıtıcıdır kişi hakikat nurlarını. Gerçeğin ışıklarını. Her zaman bu safiliği yakalamak mümkün müdür? Elbette hayır! Öyleyse kalp yunmalı yıkanmalıdır. Kirlerden arınmalıdır ki en fıtri sözü, en gerçek seranatı ve en hakiki cevheri bulup insanlara takdim edebilsin. Bence şiir insanın içindedir. Yani fıtratında, özünde, kalbinde ve ruhunda. Bir maden ocağı gibi, ya da bir cevher yatağı gibi. İnsan onu kazdığı nispette ona ulaşır, o elmas yatağını keşfeder. O altın ve zebercet ocağını bulur. İşte ondan sonra şiir her dem kapıdadır. Adam dilini oynatsa zebercetler dökülür, elmaslar saçılır. Zira oturmuştur mübarek ocağın üzerine ve ceplerini iç ceplerini hatta yakasının içi, göğsü ve sinesini her yeri ama her yeri bu mücevherler ile doldurmuştur. Artık hareketi şiir, oturuşu şiir, kalkışı şiir, bakışı edası sedası şiirdir onun. Bazıları akılla şiir arar dururlar. Yani şiir örgülerler durmadan. Bu şiir akıl kadardır. Aklın erdiği ufuk kadardır. Mesela Miraç, Sidre'ye kadar olsaydı Miraç olur muydu? Elbette hayır. Zira kab-ı kavseyn'e ulaşmayan yükseliş Miraç değildir. Zirveye çıkamamış bir seyyah yolculuğu hitama erdirmemiştir. Onun için nice yarım yolcular vardır dünyada. Ve nice yarım şiirler vardır kitaplarda. Bitmemiş. Ve asıl hedefe ermemiş veya erememiş. Uçulan kanatlar kanat değil. Sahte ya da mefluç. Aşk kanatlarını omuzlarına takan bir insan nasıl da yükselir şiir iklimlerine bir düşünün. Adam öyle bir gaşy hali yaşıyor ki dudaklarından dökülen her kelimeden zerafet ve estetik yansıyor. Belki de sözün kesildiği nokta zevkin en zirvesindedir şiir. Buna şiiri yaşamak denir. Yani artık kelimelerin ifade edemediği bir doruktadır kişi. Ve şiir burada zarfıyla ölmüş mazrufuyla yaşamaktadır. Evet, şiiri yaşayanlar ile yazanlar diye ikiye ayırmak gerekiyor şairleri. Yaşayanlar mı şair, yoksa yazanlar mı? Bu hamur çok su götürür. Olsun hamur olsun da su götürsün. Biz zaten şiirin hamurunu, mayasını arıyor değil miyiz? İşte bakın şimdi siz şiire. Bir insan kalbinde bu mutluluk ocağını bulduysa ve aşk ocağını ateşlediyse işte o andan itibaren şiir verilmiştir fırına. Tavlanmaya durmuştur kelimeler. Çekiç darbeleri ve ahenkli vuruşlar ve ardından şaheserler ortaya çıkıverecektir. Ama bu bir uğraş gerektirir. Çekiç darbeleri bazen ele de iner yüreğe de iner. Hani sıcak bir maden ocağı insanı terletir. Gün boyu onun başında bekleyen ve şiir damıtmak için ter döken adamın, çektiği sıkıntıyı ancak şairler anlar. Çünkü o da yüreği yanan, elleri ateşin kalem tutan bir kişidir. Bu hüzünlü bir bekleyiş olur bazen. Bazen de sevinçli bir son gelir çalar kapıyı. Evet, işte misafir geldi. Misafir kim mi? Elbette ilham. Evet, beklenen misafirdir o. Ama umursamaz kaygısız ve sanki aldırmıyormuş gibi yapanın yanına kadar gelen bir misafir. Ya da bir av. Ona dikkatle baktığında kaçan bir ruh, bir melek. Ya da bir ceylan. Misafir gelir ve getirdiği şeylerle şairi dilşad eder. Vereceğini verir. Elindeki kadehi dudaklarına götürür şairin. Şair yudumlar şiiri, yudumlar gerçeği. Acı veya tatlı hayat okyanusundan derlenmiş bengisuları veya baldıran zehirlerini yudumlar ve içini bazen kan revan eder, bazen de baharistana döndürür. Evet, ilham diyoruz. O, abus çehreyle de gelebilir insana. Hani öfkeli anlarda, masaya oturduğumuzda elimize kalemi aldığımız zaman kapıyı çalan misafir nasılsa öyle. Kapıyı açarız bir de bakarız ki tıpkı gönlümüzün yüzü, kalbimizin çehresi gibi bir ilham meleği beklemiyor mu kapıda. İşte onun çehresinden derlediklerimiz, Yüz iç mizacından veya jest ve mimiklerinden devşirdiklerimiz o zaman öfkeli şiir olur. Bir ok gibi saplanır muhatabın sinesine. Bir de gülşenden gelir gibi gelen ve şen gönlün yamaçlarını, bağlarını bostanlarını hatırlatan bir misafir çehresi vardır ki onu beklemek de hoştur, ondan şiir bengisu yudumlamak da. Şiiri bize en güzel tarif eden ilham meleği odur. Onun yüzünden, kaşlarından kirpiklerinden dökülen nurları ibrişimler gibi eğiririz biz ve sabır kirmanımızla bükeriz, mısralara harf harf keser döşeriz. Al sana nurdan bir şiir. Cennetten süzülmüş bir iksir çağlayanı ve tensim sularından derlenmiş bir bahar ırmağı. Bana diyorlar ki her zaman şiir yazabilir misin? Yazarım diyorum. Buna şaşıyorlar. Ve benden şüphe ediyorlar. Yazarsın, yazarsın ama yazdığın şiir değildir tabii ki, der gibi bıyık altından gülüyorlar. Biraz evvel söylediğim gibi eğer şiir yazmak için şiir yazılırsa ve ilham beklenirse bu samimi bir bekleyiş olmadığı için melek gelmez, sana gelse gelse şeytan gelir. Aldatır seni. Melek diye yuttururlar sana o sahte çehreleri veya aydınlıkmış gibi sunalar sana ayarı düşük yüzleri. Sen eğer iştiyak içinde bekliyorsan. Zaten doruktasın, demektir. Yani şiir zirvesindesin. Yani bengisu gözesinin başındasın. O zaman şiirin kanatları dokunur sana veya meltemi öper seni sık sık. Evet, bu kaynak her yönden gelen esinlerle, bengisularla seni daima şiirle iç içe yapar. Dikkat edin şiir yaşanmadan yazılmaz. Bana göre şiiri devamlı yaşayan insan her zaman onu kaleme alabilir. Ama kaçta kaçını anlatır ilhamlarının o başka. Çünkü o anda insanın her yönünden sonsuz buuddan sökün eder ilhamlar. Bir yandan kanaryalar öter, sen o musikiyi hemen bestelemelisin veya güfteye almalısın. Bir yandan bülbüller şakır. Bir yandan Kevserler çağlar. Bir yönden bulutlar geçer ve bir beyaz hışırtı sesi duyarsın sen melek kanadının şakırdayışı gibi. Bir yerde bir meyve olgunlaşır. Bir yerde bir koyun meler. Ve bir çıngırak sesi gelir kulağına sanki vahiy anında nebinin duyduğu cihetten. Haydi, anlat bakalım bunca şeyi. Hepsi birlikte insana doğru çağlar gelir. İnsan bunları nasıl anlatsın. Bir iki tane yakalar. Biri ki katre, ya da bir iki kanat sesi. Bir iki meyve o kadar. İşte gerçek şairin sunduğu size. Okyanustan birkaç damla. Yoksa duyduklarını anlatsa sayfalar almazdı. Onları özlü vermeye gayret eden şair akıllıdır. Hani her duyduğu ve ilham olarak algıladığı, kapıya gelen misafir şeklinde karşıladığı her güleç çehrenin, her reyhan zülfün rengini kokusu, her bakışın rengini ve kiprik oyalarını ritimli harekelerini ve çizdiği desenleri anlatmaya kalksa kişi mest düşmez pest düşer. Yani pestili çıkar o anda. İlhamlar ona öyle bir abanır ki deme gitsin. Ölür şair belki de bu sağanak altında, ezilip öbür âleme irtihal eder. Bu sebepten coşkun sular gelir yanından geçer sen bir kadeh alırsın. Bir kuğu gözlerinden uçar geçer sen bir telek tüy kaparsın. Bir kanarya öter bir bülbül şakır sen birkaç nota yakalar sayfalar nakşedersin. İşte şiir bunlardan ibaret olur. Böyle anlarda insanı yapacağı en akıllı hareket panik yapmamak ve ilhamlarla misafir gibi görüşmek değil her zaman içli dışlı olmaktır. Onlardan alacağını akıllıca almak ve almayacağını da akıllıca dışlamaktır. Evet, kelimeleri seçerek, kadehlere bengisuları dikkatli doldurarak bir gılman gibi teşrifat yapmak ve sunumda bulunmak veya söz şölenini idare etmek akıllı şairlerin şiarıdır. Şiir her zaman elinin altında olmayan şair gerçek şair değildir. O otağda bulunmayan kişiye ilham sakini ve şiir beldesinin beyi, paşası denmez. O iklimde devamlı yaşamalı ve o iklim ile devamlı aşina olmalıdır. Bu ise ciddi bir ruh preslenmesiyle ilgili bir şeydir. Yani acılar, ızdıraplar ile ruhun önce tasfiyesi ve safiyet kazanmasıyla ilgili. Ne zaman acılar imbiğinden geçti ruh, gönül işte o zaman uçacak kadar hafifler. Sonsuzlaşır ve sınırsız bir hal alır. Bu sınırsız coşkunun kanatları da ayakları da ellerli de sınırsızlık rengi, deseni gücü ve kuvveti taşır. İşte şiir her zaman bu büyük ellerin bu büyük kanatların altındadır. Bazen yavrulamaya hazır tavus kuşu yumurtaları gibi bazen de kanarya yavruları gibi bekleşirler ilhamlar palazlanacağı günü, anı ve o mutlu demi. Şiir şüpheyi kaldırmaz. İman gibidir o. Bağlanmak ve o bağlandığı Kevser memesinden süt emmek ve asla şüpheye düşmemek. Şiirle beslenen şairler şiir verirler çevrelerine. Daha doğrusu şiirleşirler. Hal ve hareketleri, bakışları, edaları şiirleşir. Güzel gören güzel düşünür, sözünü hatırlamak gerek bu konuda. Güzelliklerden beslenen bir ruhun şirin hali şiir hali ve akıttığı şiir ab-ı hayatı. Bir başka misal verelim. Hani aslan sütüyle beslenen Romulüs kardeşler nasıl bir parça aslanlaşmışlardır. İşte böyle şiirle beslenen, şiir gibi güzelliklerden gıda alanlarda öyle güzelleşmişler ve şiiriyet kazanmışlardır. Eskiden Arap yarımadasında şehirlerin çelimsiz çocukları için sütanneler tutulurmuş. Yaylalarda yaşayan gürbüz kadınlar memeleri süt dolu olarak gelirler ve o çelimsiz yavruları alır emzirirlermiş. Tabiî ki hepsi de yayla çocuğu gibi güçlü ve kudretli olurlarmış bunların. İşte şiir de, güzellik de bir yayla kadını gibi güçlü sinesinden insanı beslerse en çelimsiz duygular bile gürbüzleşir ve bir parça yayla çiçeği ve dağ havası ve kar sularının esirî gücünü ve kuvvetini taşır. İşte insanın beslendiği kaynak ve işte eserleri. Evet, iç sızısı ve iç acısı ve sıkıntı, ama tatlı bir iman ve kuvvetli bir ihlâs ile bu sıkıntının ocağında pişen gönlün ateşten meyveleridir şiir. Şiirde kafiye redif gibi unsurlar sınırsız hisleri duyguları bazı işaretler ile sınırlandırma ve onlara had koymak içindir. Mesela denizlerin nasıl karalara yürümemesi için ve insanların yaşadığı beldeleri istila etmesin diye dağlar sınır çizer. Buradan öteye geçme, der gibi bir tavırdır bu. Bir bekçidir dağlar ona. Ama zümrütten tepeler, ahenkli yükseltiler ve yemyeşil vadiler öyle bir sınır teşkil eder ki sen sınıra bile hayran olursun. Gök mavisi bir denizin yemyeşil surlarıdır onlar. İşte Alpler, işte Toroslar, işte Altaylar ve işte Everest, Ağrı, Süphan vs. Evet, işte şiirdeki kafiye ve rediflerde böyle ahenkli ve ritimli bir sınırdır. Onların içindedir şiir. Yani kafiye ve redif bir zarftır. Hatta sanat da, kelimelerin uyumu da bire zarftır. Şiir onların da ötesinde bir duygu bin his, bir ufuk, bir maden, metafizik bir soluk meçhul bir sevgilidir. Şiir insanın kendisidir, dedik. Evet, insan zarf ve mazruftan oluşmuş bir varlık olarak. Ruh ve beden ile bir ritim ahenk içinde yaşar. Bu birliktelikler o kadar uyum içindedir ki. Sanki hareket eden ve koşan yürüyen beden zannedersin. Zarf ve mazruf uyumu insanı bu yanılgıya götürür Asılda uçan, koşan yürüyen düşünen ve inleyen neşelenen çok içte meçhul ve bilinmeyen bir sultandır. O da gönüldür. Lakin bu beden ve öz uyuşması o kadar dört dörtlüktür ki dörtlüklere bile sığmaz bu uyumun anlatımı. Mısralara bile sığmaz bu akışın bakışın, yürüyüşün tadı, lezzeti. Şiiri bizlere en iyi anlatan Kuran'dır. Evet, o melek-i natıktır. O ses veren bir cennettir, Huridir gılmandır, reyhandır, adendir, firdevstir. Ya da homurtulu ve ateşin bir cehennemdir. Canlıdır, ama söz söyler. Bir şeyler duyurur insana. Dokunur, hissettirir. Taş gibi değildir. Kaya gibi değildir. Yumuşak bir temas ile okşar insanın duygularını, düşüncelerini. Ama insan sözü bu sınıra asla ulaşamaz. Belki de Kur'an göğüslenemeyecek bir iptir. Bir zirvedir. Aslanın yetiştiricisi gibi olması nasıl imkânsızdır, aynen insan da Kur'an'a sadece ermeye gayret eder, anlamaya çalışır. Çabalar, koşar, yürür emekler vs. Ama onun gibi bir söz söyleyemez. Zira onun gibi söz söylemek için Allah olmak gereklidir. Bu da imkânsızdır. İlah tektir. Tek olduğu için Allah'tır. Sonsuz güç ve kuvvete, söz kudretine sahip olduğu için tek ilahtır, tek yaratıcıdır. İşte bu ol, deyince olduran kudret adeta ol, der gibi kolaylıkla söyler sözü, en güzel beyanı ve Kuran'ı bizlere ulaştırır. Bayıltan, gaşy eden sözü nakış nakış bir anda var etmiş, en mükemmel bir şekilde örgülemiş, dokumuş ve insana takdim etmiştir. Bu söze ermek zordur. Zira bu söz içinden Kevser suları çağıldar. Ama hakiki. Bu söz içinde çiçek kokuları vardır ama gerçektir. Bu söz içinde sınırsız kanat şakırtıları ve melek çehreleri vardır. Bir insan bu kadar hakikati istiap edemez. Nebiler bile bu demde Allah'ın nasip ettiği kadarını sunabilirler. Kendilerinden asla. Öyle ise insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın tabiatın bir enmuzeci olan, ya da kâinatın bir özeti buluna Kur'an gibi söz söyleyemez. Zaman ve mekân adeta bir imbikten geçmiştir de Kuran'da ayet olmuş ve sure olmuş, kelime, harf ve hece olmuştur. Biz bunu o kutsi kitabı okurken görüp, duyup, hissediyoruz. Evet, kişi işte bu ufka ermek için çırpınıyor... Eremez. Bu sınıra kavuşmak için çalışıyor... Kavuşamaz. Peki, yol uzun mudur? Hem de sonsuz. Koşu da sonsuzdur. Ermek için çalışılan sınırsızdır. Ama ermek asla mümkün olmayacaktır. Güzel söz ona en çok yakın olandır. Hani güneşe en iyi ayinelik yapan aydır ve onun çehresi bu ışıktan dolayı güleçtir ve güzeldir. Onun ışığını çeksen ayın soğuk ve çirkin eğri büğrü kırış kırış çehresi ortaya çıkacaktır. İşte böyledir Kur'an'a ayna olan şiir de. Ondan ışık alan söz de böyle güzelleşir. Revnektarlaşır. Biz şiiri arıyorsak orada arayalım. Mesafeyi o kadar ayarlayalım ve öyle bir hayatta, dünyaya peyk olalım ki şen, güzel parlak ışığı bizim mısralarımızda yansısın ve bizim kelimelerimizde ışısın. Evet, bir hayat ki yaşanır; bu şiirdir. Bu yaşanan hayatın en zirve ucunda güneşe karşı bağdaş kurup oturmuş şairin yüzüne akseden ay gibi çehresiyle gülümseyen koca Yunus'un veya Mevla'nın, ya da Necip Fazıl'ın, Fethullah Gülen'in şiiri şiirdir. Hele o zirvede uzun süre durmuş belki de o zirve için yaratılmış Said-i Nursi'nin sözleri şiirden de öte bir güzelliğe sahip hakki ilham ve hakki saf, güzel ve çok etkili kutsi bir beyandır. Şiir işte o dağ zirvelerinden emilir ve o zirve kutuptan derlenir ve o yokuşun en ucundan alınır ve sayfalara nakşedilir. Şiiri Gor çukurlarında arayanlar boşuna bir uğraş içindedirler. Şiiri vadilerde ve yarların altında, uçurumlar boşluğunda arayanlar boşuna ararlar. Kanyonlarda vardır şiir ama bu zirvede güneşin yansıması olmazsa ve ayın tebessüm olmazsa bir karanlık otağ ve bir zifiri nakış, ya da zalam zalam bir desenden farksızdır. Ne görürsün orada. Sadece karanlığın girift zifiri çizgilerini, eğrilerini, girdaplarını ve vakumlarını. Evet, ışıktır şiir, asıl şiir nurdur. Ve zirvelere ermeden bulunmaz. Belki de kab-ı kavseyn'de zirveleşmiş nebi en güzel şiiri resmetmektedir. Onun bir ayağını bir ayağı üstüne basıp kafiye yaptığı ve şiirleştiği demde bir dolunay hali vardır ki nice şairlere gıpta ettirir ve nice şiirler yazdırır, kaleme nice metafizik mürekkepler nur ve ışık kevserleri yürütür. Evet, şiir zirvede yaşanır, zirvede duyulur ve zirvede yazılır, zirveden aşağılara akıtılır ve gönderilir. Kar suları gibi dağlardan aşağılara verilir ve şırıl şırıl bırakılır, ırmaklar gibi salınır sunulur. Evet, işte gözyaşı da bu yüzden bir şiirdir. Zira kalbin doruklarından eriyen kar ve buzların saf katreleridir onlar. Yoksa zaten şiir değildir. En zalim duyguların ve en riyakâr düşüncelerin altında bile olsa bu zirveleri sarsan melek kanadının gücüdür. Ve akan berrak ve safi sularda şiiriyet sihrini ve berraklığını taşıyan derin, manası çok engin sihirli katrelerdir. Evet, belki de gerçek şiire en yakın gözyaşıdır. Ve gözyaşının riyakârı da şiirdir ama gerçek gözyaşı şiirine en uzak şiir katreleri ve damlalarıdır. Ama şiirdir. Zira kalpten gelir ve o ırgalanış ile sarsılan dağ doruklarından, yamaçlardan veya dağ eteklerinden kopmuştur... |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



'Şiir Nedir?' diye sorarlar her zaman şairlere. Ya da nasıl yazıyorsunuz, diye. Ben bunlara bezen güler geçerim. Bazen de ciddiye alırım. Şiiri tarif edenler neyi tarif ettiklerini biliyorlar mı acaba? Hamit 'bir kadehin yere düştüğünde kırılışı' diyor şiire. Bir diğeri başka bir şey. Ama bunların en akıllıca söyleneni kimindir, dersiniz! Evet, gerçek şiiri tarif eden, Necip Fazıl'ın sözleri. Tek cümle ama özlü bir söz şiiri tarifi onun. Şiir Allah'ı aramaktır.




