| Bahanemiz Yok |
|
|
| Rasim Haner, fgulen.com | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| 30.03.2007 | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Bu zatlardan biri de Tabiîn'in büyük imamlarından Süfyân-ı Sevrî Hazretleri idi. Kadri yüce bir zâttı. Annesi hamileyken, komşunun turşusundan izinsiz tadıvermişti. Birden anne karnındaki Süfyan tepki vermiş, annesi de bu ikazı anlayarak gidip komşusundan helallik dilemişti. Ölümden bahsedildiğinde beti benzi atar, akıbet endişesiyle tir tir titrerdi. Etrafında, ilim sahibi olup da akıbetleri perişan olan birkaç kişinin durumundan işaretler çıkararak, son nefeste ahiretini kaybetme korkusuyla, beli kamburlaşmıştı. Son anlarını yaşarken ağlıyordu. "Neden ağlıyorsun, ölümden mi korkuyorsun?" dediklerinde "Hayır, ne ölümden korkması! Ben imansız gitmekten korkuyorum" demişti. İşte bu enginlikte bir hayat yaşayan Süfyan-ı Sevrî Hazretleri zamanında, bir adam vefat eder. Adamı rüyalarında görürler ve "Allah sana nasıl muamele etti?" diye sorarlar. Adam der ki, benim bazı günahlarımı ortaya çıkardılar. Ben de bahane olarak, "Yâ Rabbi, ben Resûlullahı görmedim, sahabeyi görmedim, görseydim belki bu günahları işlemezdim" dedim. Bana dediler ki: "Resûlullahı görmedin, sahabeyi görmedin, peki Süfyan-ı Sevrî'yi de mi görmedin!" Biz bu vak'ayı okuduktan sonra Hocaefendi dönüp şöyle demişti: "Bugün bizim hiçbir bahanemiz yok. Öbür tarafta bize sorarlar: Resulullahı görmedin, sahabeyi görmedin, tabiîni görmediniz, peki Bediüzzaman'ı da mı görmediniz! Gerisini varın siz düşünün!" Evet, eserleriyle ve hayatının pek çok teferruatıyla önümüzde duran, veciz sözleri ve yorumlarıyla zihnimizde yer eden Bediüzzaman Hazretleri, muttali olamadığımız kulluğunun bir kısım sırlı kareleri hariç seksen küsur senelik hayat yolculuğuyla bize örneklik teşkil ediyor. En derin imanî mevzuları, en avamdan bir insanın dahi anlayacağı şekilde izah eden, eskiden konuşulması için büyük bir cesaret gerektiren mevzuları rahat bir üslupla anlatıp şerh eden Bediüzzaman sayesinde, bugün bizim cahil, izahsız, yorumsuz kalmamız mümkün değil. Esnafıyla memuruyla, âlimiyle talebesiyle, profesörüyle işçisiyle, doktoruyla mühendisiyle, her meslekten ve her yaştan milyonlarca insanın elinden düşmeyen, okundukça yeni yeni ufuklar açan, imanı zayıfsa imana vesile olan, imanı kuvvetliyse o imana kuvvet katan Risaleler, bugün iki cihan saadetini temin edebilecek mahiyetiyle arz-ı endam ediyor. Bir mü'minin en büyük gayesi, Allah rızasıdır ve Allah rızasına ulaştıran yollardan biri de insanın imanındaki derinliğidir. Bu derinliği bugün en kolay ve kestirme yoldan temin eden eserler ise, Risale-i Nurlardır. Çeşitli ilimleri içinde barındıran seksen cilt eseri ezberlemiş ve bunları her üç ayda bir tekrar ederek ilmini derinleştirmiş olan Bediüzzaman bir hafıza harikasıdır. Buna şahid, on iki saatte yazdığı Mucizât-ı Ahmediye risalesidir (19. Mektup). Dağ başındayken, yanında hiç bir kitap bulunmadığı halde, üç yüz kadar mucizeyi ravileriyle ve hatta bir rivayeti çeşitli versiyonlarıyla beraber yazan bir hafıza elbette bir harikadır. Bu kadar ilimle beraber o baş döndüren imanını da şu sözleriyle ortaya koyar: "Saçımın telleri sayısınca başım olsa, her gün benden bir baş istense, imanın bir küçük meselesi için her gün bir baş vermeye razıyım!" Bu sözler aynı zamanda O'nun iman esaslarına vefasını da ispat ediyordu. İlim, iman ve irfanıyla beraber, aksiyonuyla da dikkat çeken Üstad hazretleri, o çelik çavak haliyle de zamanımızın ayrı bir harikasıdır. Hocaefendi'nin ifadeleriyle "Allah her asra bir nasib takdir etmiş, en çelik çavağını da bize vermiş." Bir bakarsınız cephededir; bir taraftan savaşırken bir taraftan da top ve kurşun sesleri arasında İşârâtü'l İ'caz gibi ağır bir tefsir yazmaktadır. Diğer taraftan baktığınızda İstanbul'da Dârü'l Hikmet'te en çetrefilli sorulara cevap vermektedir. Bakarsınız, Ankara'da mecliste milletvekillerini ikaz etmektedir. Bir de bakarsınız ki, doğudaki aşiretlerin arasına karışmış onlara sükunet ve ümit dersi vermektedir. Esir düşmüş, Rusya'nın ıssız bir yerinde mahpus haldeyken, oradaki mahpuslara ders vermiş, sohbet etmiş, namaz kıldırmış. Hiçbir zaman boş ve atıl kalmamış. Sürekli aksiyon içinde yaşamış. Burdur'a, Barla'ya sevk edildiğinde dağ başında bir çobanla meşgul olmuş, ona dini anlatmış. Kendi haline kaldığında çiçeklerle, üzüm salkımlarıyla konuşmuş, yıldızlarla hasbihal etmiş, bülbülle dertleşmiş. Ellerine kelepçe vurduklarında ise iç aksiyonunu (tefekkürünü) işletmeye devam etmiş ve o muhteşem eserlerini yazmış, yazdırmış. Bediüzzaman'ın bu çelikleşmiş iradesini ve baş döndüren aksiyonunu anlatırken Hocaefendi, şu hususa da vurguda bulunur: "Keşke o zamanlar, diğer büyükler de gezselerdi. Bir mekan tutup orada kalmasalardı. Yerlerinde durmasalardı. İnsanların melul, mahzun halde iman ve ümit emareleri bekledikleri bir zamanda onların ayağına gitselerdi. Her tarafta Anadolu insanlarına aşk u şevk aşılasalardı, ümit olsalardı! İhtimal, bugün bizim dünyamız daha farklı bir halde olurdu." Elbette o zamanlar aksiyoner büyükler vardı yok değildi, fakat yeterli değildi. Bütün ehl-i ilim, ehl-i irfan, ehl-i aşk hareket halinde olmalıydı.. Anadolu baştanbaşa kaynamalıydı. Her tarafta ümit soluklanmalıydı. Ve aydınlanma süreci hızlandırılmalıydı. Evet, böyle olsaydı bugün biraz daha değişik olabilir, yaşadığımız sıkıntıları yaşamazdık. Fakat her zamanın bir hükmü vardır. O zaman için verilen hüküm buymuş demek ki! Evet, Bediüzzaman Hazretleri ve eserleri, bizim büyük bir nasibimiz. Onun sayesinde kısmetimiz büyük, kaynağımız derin ve bahanemiz yok.. yapmamız gereken husus tam teveccühle teveccüh edip kana kana o derin kaynaktan içmek.. Hem tekrar tekrar içmek..
3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Son Güncelleme ( 30.03.2007 ) | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



İbn-i Hacer el-Askalanî'nin Fethu'l Bârî adlı eserinden hadis müzakere ediliyordu. Hadisler ve şerhleri okunduktan sonra, hadisleri rivayet eden zatların hayatları da okunuyordu. Bu hayat hikâyeleri, sağlam kaynaklardan derlenmiş ve özet halindeydi. Daha çok, ravilerin hadis rivayet etmedeki hassasiyetlerine temel teşkil edecek bölümler alınıyor ve bu zatların sağlamlığı gözler önüne seriliyordu.




