| Kur'an'dan İdrake Yansıyan Orijinal Tesbit ve Yorumlar |
|
|
| Hamdi İşcan, fgulen.com | |
| 04.04.2007 | |
|
Bütün kerameti ilk defa söylenmiş olmasıdır ama bakarsınız bir deli saçmasından farkı yoktur. Bu sebeple bu terkibten bizim anladığımız, hangi sahada söz söyleniyorsa o sahanın esaslarına bağlı olarak, temel disiplinleriyle tenakuze düşmeden, terkip ve tahliller sonucunda ilk defa dile getirilen düşünce ve bakış açılarıdır. Zaten "orijinal" kelimesi işte bu çerçevedeki bir "özgün"lüğü ifade etmektedir. Çünkü "orijinal" kelimesinin kökü "orijin"dir. "Orijin" ise "köken, başlangıç, kaynak" manasına gelmektedir. Demek ki "orijinal" köke, esasa, kaynağa bağlılık içindeki yeni bir açılımın, yeni bir inkişafın adıdır. İşte bugünlerde muhterem F. Gülen Hocaefendi'nin "Kur'an'dan İdrake Yansıyanlar" adlı kitabını okuduğumda -tabii kendi idrak seviyem ölçüsünde- hem tefsir usul ilminin, usulüddinin temel disiplinlerine bağlılık, hem de daha önce hiç duymadığım, Kur'an'ı anlama adına adeta şifre çözücü gibi formüle edilen orijinal tesbit ve tefsirlere şahit oldum. Bunlardan birkaçını bu yazıda sizlerle paylaşmak istiyorum. 1- Kur'an kimin için hidayet kaynağıdır? Bakara Suresi'nin ikinci ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyruluyor: "İşte o kitap, onda asla şüphe yoktur. O, muttakiler için ayn-ı hidayet bir yol göstericidir." Görüldüğü gibi burada Kur'an'ın muttakiler için ayn-ı hidayet kaynağı olması ifade buyruluyor. Halbuki biliyoruz ki, Kur'an bütün insanlara gönderilmiştir. Bütün insanları hakka, doğru yola irşad etmek için inzal buyurulmuştur. O zaman buradaki "muttakiler"den kasıt nedir, bu kavramı nasıl anlamalıyız? İşte Hocaefendi bu ayet-i kerimenin izahında, akla gelebilecek muhtemel böyle bir sorunun cevabını ihtiva eden şu tefsiri yapmaktadır: "...bu kitapta müttakilere aşkın bir hidayet-i rabbaniye vardır.. müttakilere vardır, zira onlar reyb ü şüpheden ârî oldukları gibi hem şeriat-ı garrâ'nın emirlerini yerine getirme konusunda hem de şeriat-ı fıtriye'nin prensiplerine riayet bakımından hazır ve hakkı kabule teşne, dahası önyargılı olmadıklarından böyle bir hidayetten istifade de ancak onlara müyesserdir." Evet, görüldüğü üzere Hocaefendi burada takva ehli olmayı sadece teşriî emirlere riayet etme olarak görmüyor. Aynı zamanda tekvinî emirler diye de ifade edilen şeriat-ı fıtriyenin emirlerine, yani Cenab-ı Hakk'ın kainatta koymuş olduğu kanunlara riayeti de takvanın bir buudu olarak değerlendiriyor. Aynı temayı Hocaefendi Kalbin Zümrüt Tepeleri adlı eserinde de şu ifadelerle ele alıyor: "Bir de takvânın oldukça şümûllü ve umumi mânâsı vardır ki, şeriat prensiplerini kemâl-i hassasiyetle görüp gözetmeden, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyete; cehennem ve cehennemi netice veren davranışlardan cenneti semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki işmâm eden şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına teşebbühten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder." O zaman bu perspektif doğrultusunda konuya baktığımızda buradaki "muttaki" kavramının umumi manada olduğunu, kafir, fasık, fasid, facir de olsa eğer Kur'an'ı dinlemeye açık duruyorsa o hidayet kaynağından muhakkak istifade edeceğini; ama kalp ve zihin kapılarını bütün bütün kapayan, Kur'an duyulmasın diye gürültü-patırtı çıkartıp Kur'an'ı bir kez olsun dahi dinlemeye tahammül edemeyen, o yüce beyanı duymamak için kulaklarını tıkayan, önyargılı ve şartlı bakışlarla kendini o kutlu mesaja tamamen kapatan bir insanın, bu şekilde davrandığı müddetçe elbette o hidayet kaynağından istifadesinin mümkün olmadığını anlamış oluyoruz. 2- Hz. Zekeriya (a.s)'ın kabul olan duası ve şükran hisleri Al-i İmran Suresi'nde Hz. Zekeriya (a.s.) kıssası anlatılırken önce bu Yüce Nebi'nin, "Rabbim, bana, tarafından hayırlı bir nesil bağışla..." (Al-i İmran, 3/38) diye dua ettiğini, ama, duanın kabul edildiğine dair haberi alınca da, "Rabbim, bana ihtiyarlık gelip çattığına, üstelik karım da kısır olduğuna göre, benim nasıl oğlum olabilir ki..?" (Al-i İmran, 3/40) diye beyanda bulunduğu nakledilir. Şimdi; Cenab-ı Hakk'ın herşeyi elinde bulunduran, herşeye gücü yeten mutlak ve sonsuz kudret sahibi bir Zat olduğuna aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanan ve böyle kat'i bir imanla sebepler dairesini aklına dahi getirmeyecek ölçüde, esbabı aşkın bir şekilde dua talebinde bulunan bir peygamberin bu duasıyla, duası kabul olduktan sonraki bu ifadeleri arasında ilk bakışta, zahiri nazarda bir münâfât görünebilir. İşte akla gelebilecek böyle muhtemel bir mülahazaya karşı Hocaefendi'nin, peygamberlik müessesesini doğru anlayabilmek için temel bir disiplin olan "ismet" sıfatını göz önünde bulundurarak kemal-i hassasiyetle ve fevkalade bir titizlikle konuyu şu esaslara bağladığını görmekteyiz. a) Hz. Zekeriya (a.s.) yönelip Rabbine dua ederken, tam bir konsantre ve teveccüh içinde, sebepler dairesini aklına dahi getirmeyecek ölçüde, dua makamının gereği, esbabı aşkınlığını sergilerken bu şekilde dua etmiştir. Sonra -tabir caizse- âlem-i yakazaya gelip sebepler çerçevesinde meseleye baktığında takdir hisleriyle dopdolu olarak sevinç ve hayret karışımı bir ruh haliyle "Nasıl olabilir ki!" deyivermiştir. b) Bu sebeple Hz. Zekeriya'nın (a.s.) "Benim nasıl oğlum olabilir ki!" sözü bir taaccüp değil, Cenab-ı Hakk'ın kudretini takdir makamında söylenmiş bir hayret ifadesidir. Evet, böyle hilâf-ı âdet bir şeyin ortaya konması, kadirşinas bir nebi sinesinde, bir teyakkuz sinyali gibi duyulup takdir ve hayretle karşılanmış ve Hz. Zekeriya (a.s); yaşlı bir nebi, kısır bir kadından dahi, çocuk yaratmaya kadir Allah'ın (cc) kudretini kabullenmiş olmanın verdiği marifet buudlu hayretle takdir hislerini dışarı vurmuş ve bu hislerini, hislerimize uygun elfâz ve kalıplarla ifade etmiştir. 3- Kârûn'un hazinelerinin anahtarları Kasas Suresi'nde Firavun düzeninin maliye ayağını temsil eden Kârûn anlatılırken, Kârûn'un hazinelerinin anahtarlarını bile güçlü-kuvvetli bir topluluk tarafından zar-zor taşınabildiği ifade buyruluyor. Bu konuyla alakalı olarak Hocaefendi öncelikle Kur'an'ın ifadelerinin yalandan münezzeh olduğu gibi zımnî yalan sayılan mübalağadan da fersah fersah uzak bulunduğuna dikkat çekerek Allah kelamına bakış açısını belirleme hususunda bize önemli bir ölçü veriyor. Daha sonra da aynı hususla alakalı psikolojik tefsir adına dikkat çekici şu önemli tesbitte bulunuyor: "Hasılı hangi yolla elde ederse etsin Kârûn altından-gümüşten değişik eşya ve emtiaya kadar birçok hazineye sahiptir. Bu hazinelerin, ayrı ayrı kapılarla girilen, içiçe kilidi ve anahtarları olan mahfazalarda ve mahfuz yerlerde bulundurulması, Kârûn gibi cimri bir adamın karakterini ele vermesi bakımından fevkalade manidardır." Evet, sağlam bir ilmî altyapı, ilhama açık bir sine ve hayatın içinden tefsir ve yorumlarıyla Kur'an'dan İdrake Yansıyanlar, dikkatli nazarlar için Yüce Beyan'ı anlama adına önemli bir bakış açısı sunuyor. Gerçek manada istifade edebilme dileğiyle... |
|
| Son Güncelleme ( 05.04.2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Konuya girmeden önce, evvela "orijinal tesbit ve yorum" terkibinden ne anlıyoruz, bunun üzerinde durmak istiyorum. Bu kavramdan benim anlayabildiğim daha önce dile getirilmemiş, dikkat çekilmemiş, taklit ürünü olmayan tesbit ve yorumlar şeklindedir. Ancak ilk defa ifade edilen her söz, her tesbit ve değerlendirmeyi de "orijinal" olarak kabul etmiyoruz. Çünkü ilk defa dile getirilen, ortaya atılan nice fikir suretinde söz ve tez vardır ki hiçbir esasa, hiçbir kural ve kaideye bağlı olmadığından sadece bir laf ı güzaftır.



