İskelet Ruhla Yürür Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 33
Kötüİyi 
Mehmet Erdoğan, fgulen.com   
25.04.2007

Mehmet ErdoğanObezdi.. Herkes ona bakıp gülüyordu. Ya da ona öyle geliyordu. Bir lokantaya girse herkesin gizli açık alay ettiğini hissediyordu... Fakat yemeyi terk ettirecek hiçbir şey bilmiyordu şu dünyada. Başkaları ona gülüyor diye mi yemeği içmeyi azaltacaktı. Böyle bir şey ona göre pek gülünçtü. Başkaları, dedi dudakları. Onlar da kim oluyor. Hayatımın zevki ve lezzetini tadıyorum işte dedi sonra da...

Bir güçlü etki veya onu yönlendirecek cazip bir hedef olmadan bir lokmasını bile terk etmezdi. O lokmalar daima dudaklarından ağzına, ağzından midesine kayıp gidecekti. Ve o yemek sonrası eliyle şöyle bir okşayacaktı karnını. Şişmiş karnını okşadıkça içteki taamlar raks edecek ve yavaş yavaş birbirine karışacak ve sonra damarlarına besin olarak yürüyecekti. Oh, dedi ne güzel bir hayat...

İşte bu gün de böyle bir istekle girdi lokantaya. Masalar, sandalyeler ne güzel de dizilmişti.

O güzel dizilmiş masalarda, iyi giyimli insanlar oturmuşlar bir kısmı yemeğini yiyor. Bir kısmı yemek bekliyordu. Yemekleri gelmiş olanlar, büyük bir meşguliyet içindeymiş gibi garsonların getirdikleri yemekleri, habire tüketiyorlardı. Birisi şöyle makarnayı çatalına dolamış ve ağzına götürüyordu. Ketçapı da üzerinde bir kırmızı lezzet pırıltısı saçıyordu... Bir diğeri önüne çektiği pirzolasını çatal ve bıçağıyla iri parçalara ayırıyor ve sonra büyük bir iştahla ağzına koyuyordu...

Bir diğeri kaymaklı testi yoğurdunu çiğnemeden kaşık kaşık, rahat rahat yudumluyordu...

O, yine salına salına içeri girdi. Pencere kenarına oturmayı severdi. Birkaç kişi ona baktı. İçinde bir eziklik hissetti. Bu insanlar neden böyle bakışlarıyla ısırıyorlar, ya da kemiriyorlardı. Hiç, şişman adam görmemişler miydi.

Her zaman oturduğu yer boştu. Ağır adımlarla oraya doğru yöneldi ve iskemleye çöker gibi oturdu. Bir gıcırtı sesi çıktı. Bu iskemlenin feryadı gibiydi. O çevresine baktı. Bir adam yediği yemeği bırakmış sanki film seyreder gibi onu izliyordu. Başını iki tarafa cık cık diyerek salladı. Yahu yesene yemeğini. Neden bakıyorsun bana. Tamam obezim. Ne olmuş yani. Sen az yiyorsun ben çok. Ama yemeği bırakmakta ikimiz de bir hedef tayin edememiş olmakla eşitiz. Ben de iğne iplik kalacak kadar yememenin zevkine eremedim, sen de. Yoksa bir tekke köşesinde olurduk şimdi. Burada isen ne farkımız var, diye geçirdi içinden. Sonra gözleri garsonları aradı. Yan masada bir tanesi hesap alıyordu. Ona çevirdi bakışlarını. Garson da ona baktı. Ama gülmedi. Gülmemeliydi. Zira onlar severlerdi şişman insanları. Yiyenler, yemeği sevenler olmasa bu lokanta nasıl iş yapacak ve nasıl para kazanacaktı. Elbette dedi dudakları. Bir dostları ve onları yadırgamayan arkadaşları bu yemek tacirleriydi işte. Patronlar da gülmezlerdi. Onların da yüzünde bir ciddiyet okunurdu karşılaştıklarında. Belki de garsonlara onlar telkin ediyorlardı. Sakın müşteriyi şişman diye gücendirmeyin. Onlar bizim en iyi müşterimizdir. Çirozlara da bakıp onları aşağılamayın. Bazıları çok yer ama asla belli etmez. Bir kara delik gibidir vücutları ne atarsan yutarlar ve kaybederler, gibi bazı telkinlerdi bunlar...

Yan masada iki genç dikkatini çekti. Bıyıkları yeni kesilmiş, sakal tıraşları düzgün iki genç. Saçları briyantinli değil ama iyi taranmış. Tarak çizgileri bile taze ve yeni izler halinde pırıl pırıl.

O, tekrar garsona döndü, baktı. Garson geliyorum, der gibi işaret etti. Bir süre sonra da geldi...

Buyurun efendim, dedi hafif bir reveransla. Obez ona baktı ve:

Şöyle, beni doyuracak yemeklerin var mı, dedi. Garson bizde herkesi doyuracak kadar yemek var efendim, dedi. Obez gülümsedi. Sonra karnını okşadı. Ardından listenizde ne var dedi. Garson masada yemek menüsü olmadığını sezdi. Sonra kızardı. Efendim afedersiniz, dedi ve gidip bir katalog getirdi. Bazı müşterilerin çocukları menüleri alıp diğer masalara koyuyorlar da dedi ve özür beyan etti. Obez gülümsedi. Zararı yok dedi. Ve menüyü aldı açtı. İri ve etli parmağını yemek listesinde gezdirdi.

Bir tavuk dedi. Garson, tam mı olsun efendim dedi. Evet dedi obez. Tam porsiyon. Yetmezse başka şeyler de isteriz.

Yanında ne istersiniz efendim, dedi garson. Bir porsiyon salata, karışık piyaz dedi ve bir de büyük ayran...

Garson, bunları yazdı ve vitrinlerinde çeşit çeşit yemeklerin bulunduğu, çeşitli tatlıların tebessüm ettiği mutfağa doğru yürüdü.

Obez, yan masadaki gençlere baktı tekrar. Hararetle bir şeyler konuşuyorlardı... Biri diğerine bazı konular anlatıyordu.

Evet, dedi içten içe. Bu temiz giyimli gençler ne de güzel sohbet ediyorlardı. Arkadaşlık ne güzel şey dedi. O ise böyle bir arkadaşı yıllar var ki bulamamıştı. Ona ya takılırlar, ya da gülüp geçerlerdi. Ciddi bir şey konuşanına rastlamamıştı şimdiye dek.

En iyisi yemekti. Hem de tıka basa yemek. Hayatın sitresi böyle giderdi ancak. Yemeği terk ettirecek bir gaye olmadıktan sonra bu güzel şey terk edilmezdi. Evet, insanı lokmalardan uzak tutacak daha mutluluk verici bir gaye ve hedef yoktu ona göre...

Bir süre önceki garson yanına geldi. Efendim bir süre bekleyebilir misiniz? Tavuklar beş on dakika içinde kızaracak, dedi. Obez garsona baktı. Olur, dedi.

O beklemeye başladı. Bir ara yandaki gençlere kulak misafiri oldu. Biri gayet bilgili bir kişiye benziyordu. Zira konuşmaları böyle bir intiba uyandırdı onda.

Diğer genç, ona ara sıra sorular soruyor ve o da cevaplıyordu. Yukarıdan aşağıya akan bir tatlı su berraklığında sürüp giden bir sohbetti gençlerin arasındaki hasbihal...

Bir ara dikkat etti ve dinledi: Soru soran genç: Abi, bu riyazet konusunda ne dersiniz. Belki burası yeri değil ama diye gülümsedi. İnsan yemeyi içmeyi niçin terk edebilir. Böyle güzel nesneleri nasıl bir gaye ve hedef için elini tersiyle iter. Bana biraz anlatır mısın?

O şöyle bir baktı. Siyah gözlerini gencin gözlerine tatlı bir eda ile perçinledi. Sonra anlatmaya başladı.

Riyazet, dedi

"Hayatın disipline edilmesi; yiyip-içme ve yatıp-kalkmanın hamd ü şükür gayeli ve ihtiyaç ölçüleriyle mukayyet hâle getirilerek, dengelenmesi şeklinde yorumlayacağımız riyâzet; sofîye ıstılahında, nefsin terbiyesi ve ahlâkın tehzibi mânâlarında kullanılmış, yemek-içmek-uyumak dahil, nefsin arzu ettiği şeylere karşı kesin tavır belirleyerek cismanî istekleri gemleme yolu kabul edilmiştir."

Genç, peki dedi, riyazet; tamamen yemekten içmekten el etek çekmek değil mi yani. Hayır, dedi diğeri. O bir denge unsuru. Yemeyi içmeyi bir ölçüde tutma gayreti. Yoksa, yemek içmekten el etek çekme ve bir iskelet haline gelmek değildir.

Ama toplum içinde böyle biliniyor, dedi soru soran genç. Evet, öyle bilinir ama yanlıştır...

Öyle bile olsa dedi gülümseyerek. İskelet ruhla yürür. Bu et kaybı, ruhun kaybından evladır, ruhsuz ceset ise ne kadar iri de olsa hareket edemez, dedi...

Diğer genç, espriye güldü ve peki dedi, bu nefsin gemlenmesini niçin yapar insan. Bir gayesi olmalı değil mi?

Elbette dedi bilgili olanı. Sonra devam etti sözlerine:

"Zühd ü takvâ ve kurb u mükâşefe maksadıyla, dünyanın beden-i hayvânîye bakan zevklerinden kaçınma ve nefsin bâlâpervâzâne arzu ve dayatmalarına karşı, kalbî ve ruhî hayat atmosferine sığınarak, vicdanî ve iradî melekeleri harekete geçirip sürekli Allah yolunda olabilme de riyâzetin bir diğer yorumu."

Yani dedi diğer genç, bedeni arzuların dayatmaları yemek içmek, şehevi arzular oluyor, değil mi. Onların zincir ve prangalarından kurtuluş ancak kalbi ve ruhi hayat iklimine yelken açmakla oluyor anladığım kadarıyla. Hedef o hayatın iklimine demir atmak.

Elbette dedi bilgi olan tam isabet ettin. Yoksa insan bir gaye ve hedef olmazsa nasıl yürüyecek bu çileli yolda değil mi ya.

Hele insanların böylesine yemek ve içmek için yaşadığı dünyada ayrı ve kimsesiz, yalnız gidilen bir yola revan olmak çok zordur, dedi.

Diğer genç, ona baktı ve bu kalp ve ruh hayatı konusunu daha da açar mısın, dedi. Nasıl bir incelik var. Yani o iklimin detaylarından bir iki bölüm lütfeder misin?

O peki, dedi:

Şimdi bak diye sözlerini sürdürdü.

"Tasavvufta belli işaret kristalleri sayılan "hâl" ve "makam" rızâ ve muhabbet yörüngeli Hak yolculuğunda, riyazâtla ulaşılan ve duyulan bir kısım ukbâ buudlu televvünlere ve televvünler ötesi, tariflere sığmayan zevk-i ruhânî havuzlarıdır. Bu havuzlara ulaşabilme ve onlarda ruhun muhabbet ve rızâ kanatlı ferah-fezâ dünyasını duyma, yaşama hep riyâzetin kolları arasında, nefsin terbiyesi ve ruhun tehzibi vadilerinde gerçekleşir."

Genç yani bu zevki ruhani mi bizleri çekiyor riyazete. Elbette ama asıl gaye o değil. Asıl gaye mahbubu ilahi için çekilen çiledir. Yani sonsuz gücün ve kudretin yolunda ona daha temiz ve daha güzide ve yunmuş yıkanmış, olarak ulaşmak için bir arınmadır bu. Ama yol boyunca ağza sunulan şekerlemeler gibidir zevki ruhani. Onlar olmasa da riyazat devam etmelidir...

Obez, gençlerin söylediklerini dikkatle dinliyordu. Bu ne şimdi, dedi kendi kendine. Bir süreden beri aklına takılan soruya cevap buluyordu işte. Niçin yiyeceğini biliyordu da, niçin yemeği terk edeceğini bir türlü anlamıyordu. Bir hedefi yoktu yemek yemeyi terk etmenin...

Bu tevafuka Allah'ın bir lütfu olarak baktı. Bu gençlerde iş var dedi. Artık garsonu getireceği tavuğu da unutmuştu.

Diğer genç tekrar sordu: Peki riyazet bize nasıl bir ruh dinçliği sağlar. Yoksa bunun ardında bir güç ve kuvvet bahşeder mi insana.

Elbette dedi bilgili genç.

"Riyâzet insanı, aynı zamanda bir sadâkat eridir. O hem Hak'la muâmelesinde hem de halkla münasebetlerinde hep vefâ ve sadâkat peşindedir. Zaten, insanın, dünyevî eğilimlerden ve cismanî temayüllerden sıyrılarak, kendini Cenâb-ı Hakk'a adayıp, hakikat eri olmayı hedeflemesi mânâsına gelen riyâzetin gayesi de, nefsin terbiye edilip insanlığa yükseltilmesi, Allah sevgisinin, insânî duygu, düşünce ve davranışların kaynağı hâline getirilmesi; yani hep Allah için düşünülmesi, Allah için konuşulması, Allah için muhabbet duyulması "lillah, livechillah, lieclillâh" dairesi içinde kalınarak, her zaman Hakk'ın soluklanmasından ibaret sayılmıştır."

İşte dedi soru soran genç. Benim anlamak istediğim şey buydu. Bir erlik, yan çizmeme. Bir yola revan olma. Bu uğurda candan canandan geçme. Bir lokmayı terk edemeyen kişi, böyle bir gerilime metafizik kuvvete sahip olamaz. İşte ben de bu konuyu düşünüyordum. Allah razı olsun, dedi.

Diğeri evet dedi, riyazetin gayesi belirttiğim gibi nefsin terbiyesidir. Her şeyin Allah için terkine bir antrenmandır. Bunu ötesinde gıybetten, kötü sözden, kin ve öfkeden, su-izandan kaçırmak da bir riyazattır. Çünkü onlar da nefsin istediği ve sevdiği şeylerdir...

Peki dedi genç elini şakağına götürüp: "Nefsin horlanması ve hakir görülmesi" de bu cümleden midir?

Bilgili genç siyah gözlerini onun yüzünde şefkatle dolaştırdı ve:

"Bazılarına göre riyâzet, nefsin horlanıp hakir görülmesi şeklinde de yorumlanmıştır ki, bunu fenalıktan başka bir şey düşünmeyen "nefs-i emmâre"ye veya hodgâmlık cihetiyle insanın kendi kendini sıfırlayıp enâniyetten tecerrüdüne ya da şahsî arzuları itibarıyla "Ölmeden evvel ölünüz!" teklifine bir cevap sayılabilecek mahiyetteki bedenî istekleriyle ölme mânâsına hamletmek mümkündür. Bu itibarla da buna, "terbiye-i nefs" değil de "riyâzet-i nefs" demek daha uygun olur ki; tıpkı toprak gibi nefsin de didik didik edilip sürülmesi, bağrına iyi ve güzel şeylerin nüvelerinin saçılması, üzerine, varlığın esas unsurları sayılan su, hava ve ateşin salınması suretiyle yoğrulması, yumuşatılması ve güllere, çiçeklere kâselik yapabilecek kıvama getirilmesi demektir ki:

"Toprak ol toprak ki, gül bitsin; zira topraktan başkası gülün mazharı değildir.." sözleri de zannediyorum bu terbiye ve tekâmülü, bu mahviyet ve tevâzuu anlatmaktadır."

dedi. Soru soran genç bak işte bu da mühim bir konu dedi. Nefsin terbiyesi o kadar zor ki bu horlanma ve kafeslenme bile bazen ona kar etmiyor değil mi, dedi gülümseyerek. Elbette diye cevap verdi bilgili genç. Nefsi emare çok hodgamdır. Asla başkasının iyiliğini düşünmez. Her şeyi kendine yontar. Ve bu egoizm içinde, bir iblis tilmizi olarak iş görür. Onu bu çukurdan kurtaracak ancak riyazettir. Hatta hor ve hakir görmek şeklinde bir ırgalanış ve onu şımartacak bütün besinleri kesmek gıdaları yok etmek. Onu her yönden aç bırakmak. Böylelikle ateşle, korla yoğurup şekillendirir gibi ona acıların en amansızını tattırmak. Bu Hakk'a ulaşmak için birebir güzide bir şehrahtır. Bu yoldan nice ehli tarik yürümüş ve nice engelleri aşıp geçip gitmiştir. Hakk'a ulaşmanın en birinci ve kestirme yoludur bu. Kendini acze ve fakre kilitleyip kollarına ve ayaklarına zavallılık ve kimsesizlik zincir ve kemendini dolayıp Hakk'a bende olma yoluna girmek...

Ne güzel konuşuyorsun, dedi diğer genç. O senin ruh güzelliğinden, dedi diğeri..

Soru soran genç, Mevlana'nın sözünü de gayet isabetli ve insanı yönlendirici olduğunu söyledi. Evet dedi bilgili genç. Yaşamış bir insanın, bizim gibi işin lafında olmayan bir kişinin böyle bir söz söylemesi gayet normaldir. Her bir kelimesi bir hayat tecrübesi, bir ömür yakazası...

Obez, pür dikkat kesilmişti. Kulağını dört açmış bir şekilde dinliyordu sözleri. Yemek biraz daha gecikmişti ama olsun, dedi içten içe. Böylesine bir konuşmayı istese bile bulamazdı. Bu, yiyeceği tavuktan ve piyazlı salatadan daha hoş daha doyurucu ve daha güzide idi.

Soru soran genç: Peki dedi can bu yolda epey incinecek ve acı duyacak. Burada nefsinize zulmetmeyiniz, sözünün yani Efendimizin beyanına zıt düşmek yok mu?

Yok elbet dedi diğeri.

"Ayrıca, tasavvuf düşüncesinde, nefsi, kendi boşluklarından, kendi zaaflarından uzaklaştırarak ona ikinci bir tabiat kazandırma mânâsına "riyazâtü'l-edeb"; sülûkte, murâdın çok iyi belirlenip tek hedef hâline getirilmesi mânâsına "riyazâtü't-taleb" şeklinde ikili bir yaklaşım da söz konusu olmuştur ama, bunları da yine, nefsin terbiyesi ve ahlâkın tehzibi mânâlarına ircâ ederek yorumlayabiliriz. Lücce sahibinin: حِكمَتْ اَندَر رَنج تَن تَهذِيبِ عَقل و جَان اَست "Teni incitmedeki hikmet akl ü cânın tehzibidir." şeklindeki sözleri de bu mülâhazayı teyîd eder mahiyettedir."

Demek ki dedi genç bir temizlik bir arınmadır bu can incinmesi. Yani safileşmektir. Fırınlanmaktır. İmbikten geçmektir.

Elbette dedi diğeri. Bu olmazsa nasıl ircii sırrına erilir. Radiye makamına ulaşılır...

Bu temizlik ve arınma diğer konuların başıdır. Arınma olacak ki Hakk'ın mücella bir aynası olunacak.. Ama bu arınmanın binbir bölümü vardır.

Zor olan bir iştir. Her günah bir kir oluşturur kalpte. Hemen yunmalıdır. Leke çıkarılmalıdır. Gözyaşı ve tevbe bu işin suyu sabunudur. Eğer lakayt kalınırsa yağlı lekeye dönüşür ve kalbi zifiri bir karanlığa çeker. Katmerli bir karanlık senin anlayacağın.

Obez, iyice şaşırmıştı. Yemek yemenin itilebileceği ve bu şişman vücuttan kurtuluşun reçetesini hemen hemen bulmuş gibiydi.

Biraz daha sabretti ve konuşmaları dinledi.

Diğer genç, tekrar sordu: Peki bu riyazet yolcularını kaç kısma ayırabiliriz, diye sual etti.

Bilgili genç, ona baktı ve gülümsedi. Önlerindeki çaydan ara sıra yudumlar alıyorlardı.

Bilgili genç:

"Riyâzet mevzuunda, riyâzet erbabınca, farklı şöyle bir taksime de gidilmiştir:

1) Mübtedîlerin riyazâtı ki; ilim ile ahlâkın, ihlâs ile amelin tehzib edilip, tam bir hakşinaslıkla Hakk'ın da, halkın da hukukuna riayetten ibaret görülmüştür.

2) Yolun sonuna yaklaşmışların riyazâtı ki, iç dünyası itibarıyla sâlikin, bütün bütün ağyardan tecerrüd edip, derûnundaki nokta-i istinad ve nokta-i istimdadın sesini alarak, sürekli vicdan ibresinin gösterdiği istikameti takip etmesi.. dahası onun yol mülâhazası ve yolculuk televvünatını tamamen unutması şeklinde yorumlanmıştır.

3) Müntehîlerin riyazâtı ki, hâl ve zevk itibarıyla şâhid ve meşhûd ikiliğinden kurtularak cem'u'l-cem -ileride üzerinde durulacak- mertebesine yürünmesinin yani kalbin derinliklerinde esmâ ve sıfâtın vahdetini duyarak Mün'im'i aynen Müntakim, Kâbız'ı tıpkı Bâsıt, Mâni'i de Mu'tî gibi görüp zevketmek, farklı ve birbirine zıt gibi görünen esmâ-i İlâhî, sıfât-ı Sübhânî ve onların bütün eserlerini denge ve uyum televvünüyle bir tek şey gibi duyup hazzetmenin ünvanı saymışlardır."

Ne derin bir konu dedi, soru soran genç. Demek ki müptedilerin riyazeti, ilim ile ahlakı, ihlâs ile ameli tezhip etmek şeklinde. İlmin ahlakı arındırdığını kim düşünebilir ki.

İhlâs ile amelin süzülüşü de gayet manidar bir konu. Demek ki ihlâs olmayınca, ameller kirli ve yüzü gözü çapaklı bir hal ve keyfiyette oluyor. Ya da bulanık bulunuyor...

Yolun sonuna gelmişlerin ise hali daha manidar. Etrafta olup biterlere aldırmama ufku. Bütün her şeyiyle vicdan odağına gözlerini dikme ve vicdanı ibresi istikametinde kanat çırpma. Bu ne güzel bir cazibe ve ne güzel bir etki alanına giriştir.

Ya diğerleri. Her şeyi bir görme keyfiyeti. Birbirine zıt gibi duran esmayı,  tek yekpare görmek ve aralarındaki hatların kaybolması.

Demek ki riyazatta bütün gaye, o teke ulaşmak. Birlik ufkuna ermek ve ikilikten arınmak.

Elbette dedi bilgili genç. Zaten "Lailahe illallah"ın manasında da bu yok mu? Birleme insanı böyle bir ruh ve kalp huzuruna çekmiyorsa onun hakiki iman ile alakası ne kadardır. "Narında hoş nurunda hoş/Hoştur bana senden gelen" diyen İbrahim Hakkı gibi, her şeyi tek görmek ve onun tecellisi bilme ve böylece zevki tam alma ve lezzeti tensim gibi içme, gaşy olma. Sermest olup kendinden geçme...

Gençler çaylarından son yudumlarını aldıklarında, obezin de tavuğu gelmişti. Obez, bir tavuğa baktı, bir garsona...

Sonra epey gecikti, dedi..

Garson, ellerini ovuşturarak, bir taraftan da özürler dileyerek evet dedi. Özür dilerim efendim.

Obez, peki dedi, ben şimdi sana bunun ücretini versem ve çıkıp gitsem ne dersin. Olur mu öyle şey efendim, dedi garson. Patron beni işten çıkarır...

Obez, çıkarmaz, dedi. Sonra cüzdanından bir miktar para çıkardı, masanın üzerindeki tabağa bıraktı.

Garson, efendim dedi özür dilerim. İnanın tavuklar yeni koyulmuştu. Onun için dedi.

Obez, gülümsedi ve ayağa kalktı.

Paranın üstü kalsın dedi. Garsonun şaşkın, biraz da yalvaran bakışları arasında kapıya doğru yöneldi ve gitti...

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
yusuf  - dyd   |2007-11-24 16:49:16
süpeeeeeeer
Kumru  - Hasretdik boyle bir yaziya.   |2007-05-20 14:22:49
Cok guzel bir yazi harika olmus.Cok etkiledi beni.
Sait  - maşallah   |2007-04-26 07:00:36
Mehmet Bey, ağzınıza sağlık

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 25.04.2007 )
 
< Önceki   Sonraki >
Foreign Policy'de Gülen Röportajı

Multimedya

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

İmanda Derinlik

Seyredin

Yıkık Yuvalar ve Ebedî Yetim Çocuklar

Dinleyin

Müzmin Müfteriler ve Müslümanca Mukabele

Dinleyin

Erzurum Vaazı - 19980

İndirin

Altın Nesil Konferansı - 1977

İndirin

İyi bir idareci ve siyasî için şu hususlar çok önemlidir: Hak düşüncesi, hukukun üstünlüğü, vazife şuuru, kaba ve ağır işlerde sorumluluk anlayışı, ince ve nazik işlerde de maharet ve ehliyet.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri