Fethullah Hocaefendi ve ''Muhtıra'' Tartışmaları Üzerine Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 0
Kötüİyi 
Ali Ünal, Zaman   
15.10.1995

Fethullah Hocaefendi, kamuoyunda saygın bir yeri olan ve "Milletimin imanını selâmette görürsem, Cehennem'in alevleri içinde bile yanmaya razıyım. Çünkü, vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur" anlayış ve duyguları içinde, Türkiye'ye iman-Kur'an hizmeti götürmeyi hayatının gayesi edinmiş bir insan. Allah'ın kendisini vesile kıldığı hizmetlerle, pek çoklarının da itiraf ettiği üzere, devletin uzanamadığı noktalarda büyük vazifeler ifa etmiş ve yeniden şekillenen dünyada Türkiye'nin şanına ve büyüklüğüne yakışır yerini alması için bir ömür ızdırap çekmiş, ter dökmüş, çile çekmiş. Bilhassa, yıllardır iç kavganın içinde sürüklenen ve huzur arayan Türk insanı için bir huzur ve esenlik kaynağı olacak şekilde bir iç barış ve diyalog geliştirmenin adeta öncülüğünü yapmış. "Biz, hep kavga içinde büyüdük ve tam bir iç barış nedir bilmedik. Hep Araf'ta kaldık; fakat cenneti o kadar özlemiştik ki?" şeklinde dile getirilen samimi duyguların önünü açmış.. anarşiye, kavgaya, kargaşaya kapalı, ahenk, dayanışma, müspet hareket, karşılıklı anlayış, müsamaha ve sevgiye dayalı hizmet çizgisinde yanlış anlamalara meydan vermemek, yıllardır süren anlaşmazlıkları gidermek ve Türk insanının yarınlara uzanan kaderinde herkesle işbirliği yapmak için, herkes gibi medya mensuplarıyla da, idarecilerle de zaman zaman bir araya gelme gereği duymuş.

Son olarak, Hocaefendi, medyamızın saygıdeğer yazarlarından bazılarıyla Ankara ZAMAN'da sadece bir sohbet için bir araya geldiler. Herkesin bildiği gibi, ülkemiz açısından çok kritik bir döneme rastladı bu. DYP-CHP hükümeti bozulmuştu. Sayın Cindoruk, istifa edeceğini hayli zaman önce açıklamıştı. Amerika, başkanlık seçimlerine bir yıl kala, Bosna-Hersek'te harekete geçmiş, bunun arkasından Kıbrıs sorununu halledeceğini ilan ediyor, Fener Patrikhanesi ve Heybeli Rum Mektebi adına baskı yapıyordu. Bu hadiselere, Türkiye tarihinin en büyük grevleri eklendi. DYP'de iç muhalefet sertleştiği gibi, partiler arası diyalog da adeta koptu. Sayın Çiller, azınlık hükümetinde ısrar edince DSP, hükümete güvenoyu vermeyi işçilerle anlaşmaya bağladı; ne yazık ki, işçilerle anlaşma da imkansız denecek bir noktaya geldi. Şeker karaborsaya düştü. Kamu işyerlerinde çalışan memurlar, greve gitmemeleri için hükümete 17 Ekim'e kadar süre tanıdıklarını ilan ettiler. 12 Eylül askerî darbesinden bir hafta önce, "Birileri düdüğü çalar ve oyunu tatil eder" diyen Sayın Bülent Ecevit, ortaya çıkan bunalımı şu sözlerle çok net biçimde ifade etmektedir: "Hükümet sorunu bunalıma dönüşmek üzeredir." "CHP'nin yeni Genel Başkanı Sayın Deniz Baykal, bir hükümet bunalımına yol açacağını bile bile 50. hükümeti bozmuştur." "TBMM Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk bunalıma bir boyut daha eklemiş olacağını bile bile görevinden ayrılmıştır." "Pazar günü hükümetin güvenoyu alabilme olasılığı çok zayıf olduğu halde, sayın cumhurbaşkanı da salı günü Amerika'ya gitmeye hazırlanmaktadır. Kendisine TBMM Başkanı'nın vekalet etmesi gerekiyor. Fakat ortada seçimle gelmiş bir Meclis başkanı yoktur." "Yeni bir DYP-CHP koalisyonu da, DYP-ANAP koalisyonu da gerçekleşmemiştir. Eğer Sayın Çiller'in kurduğu yeni hükümet de pazar günü görevi bırakmak zorunda kalırsa, ne olacağı belli değildir. Geniş tabanlı denilen hükümet de kolay gerçekleşemeyecek bir hayaldir." "Hükümet sorununu ivedi seçimle aşmaya kalkışmak ise hükümet bunalımını rejim bunalımına dönüştürür. Çünkü anayasa değişikliklerini uygulamaya geçirecek yasalar çıkarılmadan yapılacak seçimlerin anayasaya aykırı olacağını ve iptal edilebileceğini Sayın Yüksek Seçim Kurulu Başkanı da defalarca hatırlatmıştır." Şu anda Türkiye'de bu tespitlere katılmayacak bir Türk vatandaşı var mıdır? Bunlar doğruysa -ki, % 100 doğrudur- Türkiye'de böyle tıkanma durumlarında rejim bunalımını çözmüş olan hangi kuvvettir? Hocaefendi, ordumuzu ve memleketimizi, her Türk vatandaşı gibi sever; O'nun ülke adına sebep olduğu hizmetler, şu anda yine ülke adına sadece bir sohbet atmosferi içinde ifade ettiği endişelerinden dolayı eleştirenlerin bile takdirlerini kazanmıştır. Devletin uzanamadığı, "Adriyatik'ten Çin Seddi"ne diye uzanmaya çalışıp da geri çekildiği noktalarda o, hizmete koşmuş, herkesin bildiği gibi, İstiklâl Marşımız'ın başka başka diyarlarda söylenmesine, bayrağımızın başka başka diyarlarda dalgalanmasına, hep başı eğik ayrıldığımız sahalarda şampiyonluklar elde etmemize Allah onu vesile kılmıştır. Spor sahalarında arayıp da bulamadığımız, ya da ancak bazı dallarda bulabildiğimiz şampiyonluklara o, çok daha önemli olan bilim dalının eklenmesinin arkasındaki en önemli faktörlerden biridir ve bunu herkes kabul etmiş durumdadır. Bütün bunlar, onun millet ve memleket sevgisinin tezahürüdür. Ayrıca o, "en kötü idare, idaresizlikten; en kötü devlet, devletsizlikten daha iyidir" inancıyla, her zaman anarşi ve kargaşanın karşısında olmuştur. Ordumuzu, bizzat ordu mensupları kadar sever. Öyle ki, 12 Eylül öncesinde olsun, 12 Mart ve 27 Mayıs öncesinde olsun, orduya darbe için davetiye çıkaran pek çokları daha sonra orduyu yıpratma yönüne gitmişlerdir ve ordumuz en büyük yarayı, hep bu hadiselerden sonraki yıpratma faaliyetlerinden almıştır. Buna karşılık, Hocaefendi, 12 Mart'ta içeri alındığı, 12 Eylül'den sonra 6 yıl takip edildiği halde, bir defa olsun ordunun aleyhinde bulunmamış, konuşmamış, konuşturmamıştır. Müesseselerle müesseselerin başındakileri her zaman ayırarak, idarecilerimize, devlet erkânına ve ordu mensuplarına yöneltilecek her türlü eleştirinin, devleti, orduyu ve müesseselerimizi yıpratacağını söyleyerek, tasvip etmediği idarecileri bile kesinlikle tenkit cihetine gitmemiştir. Onun 1979 yılında yayınlanan "Çağ ve Nesil" isimli eserindeki asker yazısı bir destan olarak durmaktadır.

Askerî Müdahaleler Ve Son Durum

Askerî idare, aşağıdaki mahzurlarından dolayı, başta aydınlarımız olmak üzere, halkımız tarafından arzu edilmemektedir. Sayın Güngör Mengi, Sabah gazetesindeki köşesinde, "Türk vatandaşına Ortadoğu rejimlerini layık görmek ihanettir" (11 Ekim) demektedir. 1. Askerî idareler, her şeyden önce ordumuzun yıpranmasına sebep olmaktadır ve bizzat ordu mensuplarımız bunun farkındadırlar. Onu davet edenler, daha sonra karşısına geçmekte ve en büyük yıpratmayı yapmaktadırlar. 2. Ordumuz, esasen ülkemizin bekası adına en büyük güvencedir ve asıl vazifesi ülkemizi dışa karşı korumaktır. İçteki müdahaleleri kendisini zayıflatmakta olup, bilhassa çok kritik bir tarih diliminden geçtiğimiz şu noktadaki bir müdahalenin onu daha da zayıf düşürmesi kaçınılmazdır. 3. Askerî müdahaleler, ülkemize karşı Batılı güçleri de harekete geçirmekte ve ülkemiz dünya devletleri arasında büyük prestij kaybına uğramaktadır. 4. Askerî müdahalelerin demokrasiyi kesintiye uğrattığı en bariz bir vakıadır. 5. Askerî müdahalelerin şu ana kadar ülkemize ne getirdiği, esasen ne getirebileceği her zaman tartışılabilir. 6. Ordumuzun, iç politikaya bulaşması, politize olması, tarihimizde -Balkan Harbi faciasında olduğu gibi- iyi neticeler vermemiştir. Hocaefendi, şu veya bu şekilde askerî bir müdahale adına endişelerini dile getiren tek ve ilk şahıs değildir. Bu endişe, bilhassa son 6 yıldır şimdikinden daha da önemsiz bunalım dönemlerinde çoklarınca hep dile getirilmiştir. Gazete sayfalarını karıştıranlar, bunun yüzlerce örneğini görebilirler. Ayrıca Hocaefendi'den önce de bu endişeler dile getirilmiştir. Türkiye'nin 10 yıl aralarla 3 darbe yaşamış olması böylesi kritik durumlarda, ne yazık ki hep darbe ihtimallerini akla getirmektedir. İki hafta kadar önce Sayın Mahir Kaynak, Sayın Çiller'in Amerika ekseninden çıkıp, İsrail ve İngiltere eksenine girdiğini, dolayısıyla Amerika'nın artık kendisini istemeyebileceğini açıkça dile getirmiştir.Hocaefendi'nin sadece bir sohbet atmosferinde isim belirtmeden, sorulan bir soruya cevap mahiyetinde görüş ve endişelerini dile getirmesinden sonra yazan Hürriyet yazarı Sayın İsmet Solak Bey, Amerika'nın 6 aydır Türkiye'de ihale alamadığını, Tansu Çiller'in bununla ilgili kararları 6 aydır imzalamayıp, masasında beklettiğini; ayrıca Amerika'ya rağmen F-4'lerin tamirinin İsrail'e verildiğini, dolayısıyla muhtıra konusunda şüphelerinin uyandığını ifade etmişlerdir. (11 Ekim tarihli Hürriyet) Bu da, Mahir Kaynak'ın söyledikleriyle örtüşmektedir. Yine, DYP MKYK üyesi Sayın Mustafa Zeki Demir, 4 Ekim'de bütün milletvekillerine "Geliyorum diyen tehlike" diye başlayan ve darbe ihtimalinden söz eden bir uyarı mektubu göndermiştir. Sayın M. Zeki Demir, Sayın G. Civaoğlu'na gönderdiği yazıda Hocaefendi'nin söylediklerinin doğru olduğunu belirttiği gibi, Hürriyet gazetesi yazarı Sayın İsmet Solak Beyefendi de, aynı zatın kendisine telefon edip, Hocaefendi'nin haklılığını söylediğini gazetesinde dile getirmiştir (13 Ekim tarihli Hürriyet). Daha da ilginci, Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı'nda görevli Deniz Üsteğmen İsmail Kitapçı, 29 Temmuz 1995 tarihinde Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı'na isim de vererek, orduda darbe hazırlıklarının olduğunu ifade eden bir mektup yazmış ve bu sebeple 11 Ekim günü askerî mahkemede yargılanmıştır ve şu anda içeridedir (13 Ekim Günkü Gazeteler). Bütün bu vakıalar karşısında, Hocaefendi'nin isim vermeden ve 'olabilir' diyerek, muhtıra endişelerini dile getirmesi neden bu kadar tepki çekmiştir? Gaziosmanpaşa olaylarını istihbar edip, 1.5 ay öncesinden hükümeti uyarması alkışlanırken, bu defa da, sadece bir sohbet meclisinde dile getirdiği fevkalâde önemli bir endişenin dikkate alınması ve demokrasi ve hem ülkemizin hem de ordumuzun yararı adına dikkatle izlenmesi gerekirken, niye salvolara muhatap kılınmıştır? Bunda, iç politika hesapları var mıdır, yok mudur?

Hocaefendi, hiçbir zaman Sayın Çiller'i kollamak gibi bir gaye gütmemiştir ve gütmüş de olamaz. Dün ona Demirelci diyenler, daha sonra Özalcılıkla yaftalayanlar, sonra Çillerci olmakla suçlayanlar, artık anlamalı ki, Hocaefendi bütün mülahaza ve davranışlarında dil beste olduğu iman-Kur'an ve dolayısıyla millet-ülke hizmeti adına hareket etmektedir. Bunlara hizmet de herkesin en tabii hakkı, hattâ vazifesidir. O, hiçbir zaman iç politikaya ve hiçbir siyasî tarafa alet olmamıştır ve alet olmaktan sonsuzca yücedir. Sayın Ecevit'in ifade buyurdukları ülkenin içine -girdiği değil- itildiği kriz ortadadır; bu kriz, önce ona alet olanları vuracak bir krizdir. Çok kritik bir ortamdan geçtiğimiz bir dönemde, ülkemizin değil böyle, hiçbir şekilde herhangi bir krize tahammülü yoktur. Hangi tarafıyla olursa olsun, bu krize meydan veren veya onu körükleyenler, benliklerini yenemeyen, ihtiraslarını aşamayanlar bir gün pişman olacaklardır. En masum bir endişenin en masum cümlelerle dile getirilişi, Türkiye'de oluşmuş bulunan diyalog ve yakınlaşma ortamına esasen bir katkı mahiyetindedir.

Onu ters yönde değerlendirip, Hocaefendi'yi suçlayanlar, krizi tırmandırmak istemek veya buna alet olmakla da pekalâ suçlanabileceklerini hesap etmelidirler. İçtenlik, millete hizmetten başka duygular ve gayeler taşımama ve iyi niyet, her türlü güzel münasebetin temel taşları mesâbesindedir. Bu da, zihnî, kalbî ve malî bağımsızlığı gerektirmektedir. Bugün, her türlü meseleyi aşmada bunlara çok muhtacız.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

Güneydoğu'da Cereyan Eden Hadiseler

Seyredin

O'na El Aç, Kullarına Değil!..

Dinleyin

Cennet'in Etrafındaki Sur

Dinleyin

Uşak Vaazı - 1980

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

Kendi çizginizi korurken başkalarıyla münasebetlerinizi bozmamanız da firasetinizin ayrı bir yanı olmalıdır.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri