| İbretlik Hatıralar (3) |
|
|
| Osman Şimşek, herkul.org | |
| 04.11.2007 | |
|
Aziz Dostlar, Varsın esbabperest kimseler her hadiseyi sebeplere bağlasınlar ve her müşkili maddi sebeplerle halledeceklerini sansınlar!.. Bize gösterilen yol ve bizden istenen vazife; sürekli Müsebbibü'l-Esbab'a yönelmek, hususiyle geceleri O'na yakarışla aydınlatmak ve böylece onulmaz gibi görünen ferdî, içtimaî, hatta kürevî dertlerimize dermanı O'nun dergahında aramaktır. Hem nefsimizle alakalı hastalıklarımızın şifası hem de içinde yaşadığımız toplumla ilgili problemlerin çaresi samimi bir gönülle O'na teveccüh etmekten geçmektedir. Izdırap şahsî ise insanın tek başına "Rabbim!" demesi inşiraha kavuşması için yeterli olabilir; fakat, sancıyı bütün toplum çekiyorsa, hüzün koca bir milletin hüznüyse, keder bütün ümmeti ağlatıyorsa ve topyekün insanlık iç içe elemlerle inliyorsa, işte o zaman küllî bir tevbe, küllî bir teveccüh ve küllî bir yakarış lazımdır. Sel, yangın, deprem ya da bugün belki de hepsini değişik şekillerde içinde barındıran terör belalarına karşı en büyük kalkan da yine -sebepleri yerine getirmekle beraber- bir kere daha tek yürek olup O'na dönmektir. İşte şu son günlerde bizim iklimimizde sohbetler hep bu mihver üzere cereyan ediyor. Dolayısıyla, bu hafta size Muhterem Hocamızı dinlerken not aldığım iki hatıra, bir küçük hikaye ve iki ayetten çıkarılan enfes iki nükte ile "küllî teveccüh" konusunda bazı hususları aktarmaya çalışacağım: Allah'ın Havl ve Kuvveti 1952 senesinde Pasinler zelzelesiyle pek çok köy yerle bir olmuştu. Alvar'da ve bizim köyde de bazı yerler yıkılmıştı. Sarsıntıların hâlâ devam etmekte olduğu bir esnada Alvarlı Efe Hazretleri'nin oğlu Seyfeddin Efendi çoluk çocuk herkesi arkasına topladı. Kış mevsimindeydi, her taraf kardı; bugünkü gibi hatırlıyorum, kara bata-çıka ilerliyorduk. Kendisi en önde yürüyor ve arkasındakilere dua ettiriyordu. "Sübhânallahi velhamdulillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber, velâ havle velâ kuvvete illa billahil aliyyilazim" dedirtiyordu. Hazret bu dua sayesinde deprem ve sel gibi afetlerin def' olacağına itimat ediyordu. Zira, Hazreti Yunus bin Metta'nın kavminin ilahi azap gelip kapıya dayandığı bir anda hep beraber bu duayı okumaları vesilesiyle kurtulduklarına inanıyordu. Yunus Aleyhisselam, putlara tapan Ninova halkını senelerce Allah'a iman ve ibadet etmeye çağırmıştı ama ahali iman etmedikleri gibi ona pek çok ezâ ve cefâda bulunmuşlardı. Fakat, Hazreti Yunus hiç yılmadan ve ümitsizliğe kapılmadan onları hak dine davet ederek, iman etmedikleri takdirde üzerlerine Allah'ın azabının geleceğini söylemişti. Ninova halkı uzun bir müddet devam eden bu ikaza da kulak asmamıştı. Bunun üzerine, Yunus Nebi, büyük bir üzüntüyle oradan ayrılıp aralarından uzaklaşmıştı. Onun uzaklaşmasıyla beraber de gökyüzü kararmış, kapkara bir bulut şehri kaplamaya başlamıştı. Ninovalılar işte o zaman, Allah'ın azabının gelmekte olduğunu anlamışlar, pişmanlıkla kıvranmışlar ve hep beraber iman edip Mevlâ-yı Müteâl'in dergahına el açmışlardı. Ninova halkı tek yürek ve tek dil olmuştu adeta; "Sübhânallahi velhamdulillahi velâ ilâhe illallahu vallahu ekber, velâ havle velâ kuvvete illa billahil aliyyilazim" diye diye inlemiş ve rahmet-i ilahiyeyi galeyana getirmişlerdi. "Cenab-ı Hak eksik sıfatlardan beri ve bütün noksanlıklardan münezzehtir, her türlü hamd ü Sana O'na aittir. Allah'tan başka ilah yoktur. Yegâne büyük Allah'tır. Hakiki güç ve kuvvet Yüceler yücesi Allah'ındır." mealiyle -kabaca- özetleyebileceğimiz sözlerle yakarışa geçince kurtuluşa ermişlerdi. Onlar, kendi acz u fakrlarını anlayıp, Kadîr u Ganî'ye el açınca, Cenab-ı Erhamu'r-Rahimin de hiçbir kavme nasip olmayan bir necatı onlara lutfetmişti; helak olmalarına ramak kala gazab-ı ilahi dinmiş, azab bulutları çekilip gitmişti. Evet, küllî dertler, küllî teveccüh ister. Milletin huzura kavuşması için, hiç olmazsa toplumun ekseriyetinin aynı hislerle meşbu olması ve Allah'ın havl ve kuvvetine sığınması gerekir. Nur Müellifi'nin üslubuyla diyeyim: Belaların def u ref'i ve menfaatlerin celbi ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyledir.. musibetlerden korunma ve arzulara ulaşma ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyledir.. günahlara karşı sabredip ibadet u taate muvaffak olma, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında sarsılmama ve hep ötelere müteveccih yaşama ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyledir.. her türlü azap ve nıkmetten halâs olup, hadsiz nimetleri bulma ancak Allah'ın lütûf u merhametiyledir.. dalâlet ve kötülüklerden uzak kalıp, hakka, hakikate ve güzelliklere mazhar olma, ancak Allah'ın ihsanıyladır.. ve bin bir türlü elem ve kederden kurtulup hadsiz emellere nâil olma, ancak Allah'ın havl ve kuvvetiyledir. Ne zaman, en azından mü'minler bu gerçeği tam idrak eder ve gönülden O'na sığınırlarsa, işte o zaman insanlığın huzuru adına ümitler tekrar yeşerebilir demektir. Hazreti Yunus'un Duası ve Hâlimiz -Allah bilir- Ninova halkının toptan dua ve istiğfar ettikleri aynı anda Hazreti Yunus aleyhisselam da balığın karnında {لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ} diye yakarışa geçmişti. "Ya Rabbî! Yegâne ilah Sensin, Senden başka hakiki ma'bud yoktur. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!" (Enbiya, 21/87) sözleriyle Allah'a yalvarıyordu. Bu ifadelerine kim bilir daha ne engin manalar sığdırıyordu: Belki de tenezzül buyurup bizim anlayacağımız şekilde konuşsaydı şöyle diyecekti: Ey Mabud-u mutlak, maksud-u bi'l-istihkak! Sen'den başka gerçek bir ilah, hükmü her şeye geçen bir hâkim ve dilediğini himayesine alacak bir hâmi yoktur. Seni tesbih u takdis ediyorum. Sen, noksan sıfatlardan münezzeh ve müberrasın. Şu an içinde bulunduğum durumda bana tabiatın ve esbabın herhangi bir tesiri ve yardımı olamaz. Denizin dalgalarına kimse hükmedemez. Balığa kimse sözünü geçiremez. Şu karanlıktan kimse beni kurtaramaz. Kimse beni içimi kavuran kalbî sıkıntılardan inşiraha kavuşturamaz. Bütün bu esbaba tesir edebilecek bircik Müsebbib Sensin. Senin havl ve kuvvetinin her şeye yeteceğine iman eden birinin esbaba tesir-i hakiki tanıması mümkün değildir. Nitekim esbaba sırtımı dönüyor, Seni tenzih ediyor ve Müsebbibü'l-esbab Rabbim, Senin merhametine sığınıyorum. Ben kendi kendime zulmettim; ama affına sığınmaktan başka da bir yol bilmiyorum. Hazreti Yunus, "Lailâhe illâ ente" cümlesiyle istikbalini Mevla-yı Müteâl'e havale ediyor; "Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi, ey yolda kalmışların hâdîsi, yol göstereni! Geleceği hakkımda aydınlatacak Sensin. Nur, Münevviru'n-nûr ve Musavviru'n-nûr Sensin. Ben halkımın kalbine Senin envar-ı marifetini koymaya çalıştım. Ancak onlar bunu almamak için direndiler. Bu hakikati onların gönüllerine yerleştirecek olan da Sensin, Sen bilirsin!..." manalarını da içeren duasını seslendiriyordu. Aslında, "Kalbleri tenvir edecek, gönülleri diriltecek yegâne Hâdi Sensin. Her şeyin zimamı ve anahtarı Senin elindedir. Sen istersen her şey rahatlıkla olur. İstemezsen, en rahat şeyler dahi çok çetinleşir." anlamlarına gelen bu ifadeyle, Hazreti Yunus bize de bir yol öğretiyor, geleceğimizi aydınlatabilmemiz için elimize bir fener veriyor: Bugün dine ve dindara düşman bir kesim, mü'minlerin etrafını çepeçevre sarmış ve adeta esbap sukût etmiş; mü'minler eli kolu bağlı, mefluç bir durumda... İnananlar ve hasımları arasında kuvvet dengesi kat'iyen bahis mevzuu değil. İşte "La ilâhe illâ ente" sözü bu menfiliklere maruz günümüzün mü'minine şöyle demesini talim ediyor: "Allah'ım! Bu kadar ağır şartlar altında bütün zararlıları defetmek, bütün menfaatları celbetmek ancak Senin güç ve kudretinle mümkün olur. Kaba kuvvet temsilcilerine, istikbal ve ikbal hırsıyla gözü dönmüş kimselere akıl vermek, onları hidayete erdirmek sadece Senin yapabileceğin bir iştir. Zulümler karşısında bize de sabr-ı cemil ver, husumete kilitlenmişlere karşı yardımcımız ol; istidadı olanları Din-i Mübinle şereflendir, zalimlere de hadlerini bildir." Yunus aleyhisselam denize atıldığı anda; deniz, balık, gecenin karanlığı, çeşit çeşit zulumat ve düşmanları onun aleyhinde ittifak etmişlerdir. Bu durumda Hazreti Yunus'un öyle bir zâta teveccüh etmesi lazımdır ki, o zâtın hem denize, hem balığa, hem de gecenin karanlığına hükmü geçebilsin. Bu da bilkülliye esbabı nefyedip Cenab-ı Hakk'a teveccüh etmekle olacaktır. İşte tam da bu noktada Hazreti Yunus "Sübhâneke" demiştir ki, bu kelime burada, "Bütün esbabı tesirden azlettim. Her şeyden yüz çevirdim. Sadece ve sadece Sana döndüm. Sen tutarsan kurtulurum. Sen bırakırsan batarım. Tut beni Allahım, tut ki edemem Sensiz; tutmazsan elimden kalırım kimsesiz!.." anlamına gelmektedir. "İnnî küntü minezzalimin" ifadesi de mü'minlere şu duygularla dolmaları gerektiğini iş'ar etmektedir: Ey Rabb-i Rahîm! Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış ve asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık. Biz, sürekli "Sen Sen" diyenlerimiz de dahil, bir kısım aldatan ve şaşırtan duygulardan mürekkep varlıklarız. Şehvetimiz ve öfkemiz galebe çalabilir, sabırsızlık bize hükmedebilir ve biz bununla nefsimize zulmetmiş olabiliriz. Bu perişaniyetimizi Senin huzurunda itiraf ediyor, takatsizliğimizi, güçsüzlüğümüzü dile getiriyor ve Senin sonsuz kuvvetine sığınıyoruz. Nazar-ı merhametini hakkımızda celbetmeye çalışıp diyoruz ki: "Senin gibi merhametli bir Zât, bizim gibi defalarca çamura düşmüş kalkmış, sonra yine düşmüş kimselerin imdadına koşar, ellerinden tutar, onları çamurdan çıkarır. İşte bizim bu halimizi, Senin de o mübarek, mukaddes, müberra, muallâ ve münezzeh adetini Sana arz ediyor, hakkımızda nazar-ı merhametini diliyor ve dileniyoruz." Hasılı, Yunus bin Metta üç kelimecik içine binlerce cümlenin istiab edemeyeceği duygu ve mülahazaları sıkıştırmış, her biri dünya ve ukba kapılarını açacak mübarek üç kelimecikle hissiyatını bir Nebiye yakışır tarzda Rabbimize takdim etmiş ve işte o zaman sırlı bir elektrik düğmesine dokunulmuş gibi balığın karnı onun için bir tahte'l-bahr (denizaltı) olmuştu. Bu tahte'l-bahr onu sahil-i selamete çıkarmış ve sahilde şecere-yi yaktin, onu koruyucu ve gölge edici bir ağaç haline gelmişti. Daha sonra da, Kur'an'ın ihbarıyla, Hazreti Yunus memleketine dönerken onu yüz bin insan karşılamış ve hepsi birden imanlarını ikrar etmişlerdi. Evladı Ateşe Düşmek Üzere Olan Bir Anne Gibi... Kıymetli Gönül Dostları, Yine sözü uzattığımın farkındayım; fakat, arzu ediyorum ki, Hocamızın dikkat çektiği çok önemli bir mevzuyu ve hoş bir nükteyi size de nakledeyim: Yunus b. Metta, bütün esbab sukut edince acz u fakra sığınıyor ve nazar-ı şefkati kendi üzerine celbediyor. Tam çaresizliğe düştüğü anda asıl kuvvetin ışığını görüyor. Çaresizlik onu nur-u tevhidi aramaya yönlendiriyor. Nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyete vukuf peyda ediyor. Yani, Allah'ın varlığını ve birliğini vicdanında, latifelerinde ve bütün benliğinde derinden hissedince, Zat-ı uluhiyetin hususi teveccühünü kavrama mazhariyetine eriyor. "Benim Rabb'im benim Rabb'im; manasını da içeren "La ilahe illa ente" sözünü dile getirerek "muztar" kaldığını ve yalnızca O'na dayandığını ifade ediyor. Kur'an-ı Kerim; {أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ وَيَجْعَلُكُمْ خُلَفَاءَ الأَرْضِ أَئِلَهٌ مَعَ اللهِ قَلِيلاً مَا تَذَكَّرُونَ} "O (ilah kabul ettikleri) nesneler mi üstün yoksa, çaresiz kalıp Kendisine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler (söz sahipleri) yapan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz! (Neml, 27/62) ayet-i kerimesi bütün çaresiz fertlere ve problemlerle mücadele eden toplumlara yol gösteriyor: Allah Teâlâ, çalacağı kapıyı iyi bilen bir insan ızdırar haline düşünce, darda kalıp çaresizlikle inleyince ve "artık bittim" deyince -umumiyetle- o kulunun imdadına yetişir. O anda önemli olan ihtiyacının farkına varıp, yetersizliğini anlayıp "tek çare" bilerek Mevlâ'ya yönelebilmektir. Bir çukura yuvarlanmak, bir uçurumdan düşmek ya da bir suda boğulmak üzere olan bir mü'min, çaresizliğini gönlünde duyup da samimiyetle Cenab-ı Hakk'a teveccüh ederse, Rabb-i Rahim'in fevkaladeden inayetine mazhar olması büyük bir ihtimaldir. Bir Hak dostu mevzuyla alakalı şöyle bir hadise anlatmaktadır: Bu Hak dostu çarşıya indiği bir gün, orada kurulu olan panayırda bir cambazın ipin üzerinde yürüdüğünü ve ipin alt tarafında da bir palyaçonun etrafta toplanan halkı eğlendirdiğini görür. Başını çevirip onu biraz seyrettiği esnada, -ihtimal Hazret'in manevi havası oraya da tesir etmiştir- yapmış olduğu ters bir hareketten dolayı ip cambazının ayağı kayar ve yere düşmeye başlar. İşte o sırada cambaz için esbab bi'l-külliye sukût etmiştir. Onun, öyle birisine teveccüh etmesi lazımdır ki, kurtulması için hiçbir vesilenin bulunmadığı o anda onu muhafaza etsin. Yere doğru düşen cambaz, hayattan ümidini kestiği dakikada içinden gele gele, dolu dolu, yüreği yırtılırcasına "Allaaaah!" der inletir her yanı. Beklenmeyen şey olur; Cenab-ı Hak onun kurtuluşuna yerdeki palyaçoyu vesile kılar ve cambaz palyaçonun iri göbeğinin üzerine düşer. Neticede palyaço ölür; cambaz ise kurtulur. Bu hadiseyi değerlendiren Hak dostu der ki: "Hayatımda bir kere böyle Allah deseydim, ben de kurtulurdum." İşte bu, muztarın Allah demesidir; esbab bilkülliye sukut etmiş, o da gözünü her taraftan kesmiş, tek noktaya teksif etmiş nazarını, bütün kalbiyle o tek noktaya yönelmiş. Izdırarı ona Allah duyurmuş, çaresizliği hissettirmiş. "...çaresiz kalıp Kendisine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler (söz sahipleri) yapan Allah.." mealindeki beyan-ı ilahi de bu ızdırarı hissetmeyi nazara veriyor. Bu ayet, özellikle üç hususa dikkat çekiyor: Muztarın duasına icabet edileceğini, başındaki olumsuzluğun, kötü halin kaldırılacağını ve bir de şayet bir toplum ızdırar havasında külli bir teveccühte bulunursa onların yeryüzünde söz sahibi olacaklarını ima ediyor. Demek ki, şahsi ya da ailevî hayatınız adına belalarla çepeçevre kuşatılabilir ve Yunus Nebi'nin balığının karnındaymış gibi bir ızdırar haline düşebilirsiniz. Böyle kendi durumunuz itibarıyla çaresizlik içinde olduğunuz bir anda, -Hazreti İ. Hakkı'nın sözüyle- "Naçar kalacak yerde/Nâgah açar ol perde/ Derman olur her derde/Mevlâ görelim neyler/Neylerse güzel eyler." deyip O'na dönerseniz, O da sizi halas eyler. Fakat bir de, o kötü hali, o fenalığı, o sıkıntılı durumu ve o ızdırarı millet hesabına ve alem-i İslam'ın maruz kaldığı musibetler adına algılama mevzuu vardır. Topyekün mü'minlerin ve alem-i İslam'ın başındaki belaların bir muztar vicdanıyla algılanacağı ana kadar inananların yeryüzünde huzurun mimarı olmaları imkansızdır. Söz konusu ayeti dikkatlice mütalaa ederseniz, göreceksiniz ki, önce tek fertten bahsediliyor, darda kalana yardım edileceği söyleniyor; ne var ki, hemen sonra "sizi dünyada denge unsuru yapan Allah" sözüyle mesele ferdîlikten çıkartılıp içtimaî hale getiriliyor. Şu halde, mü'minler, kendi şahsî ve ailevî hayatlarıyla alakalı musibetler karşısındaki duyarlılıklarını, bütün inananları ilgilendiren mevzularda da ortaya koymazlarsa; kendileri ızdırar halindeyken hissettikleri çaresizlikle "Rabbiiiim!.." dedikleri gibi, müslümanların umumunu alakadar eden meselelerde de "Allahım, bahtına düştüm!" diyerek inlemezlerse, en azından bir davaya gönül vermiş kimseler böyle yapmazlarsa, Allah inananları yeryüzünün denge unsuru ve dünyanın huzur kaynağı kılmaz. İçtimaî problemler toplumun umumunun ızdırar haliyle Cenab-ı Hakk'a teveccüh etmesiyle çözülebilir. Bu da, başkalarını yaşatmayı yaşamaya tercih edebilecek, insanların ebedi mutluluğu bulabilmeleri için inim inim inleyecek ve mazlumların zulüm cenderesinden kurtulması istikametinde şahsi hayatı adına duyduğu ızdırar ölçüsünde ızdırap yudumlayacak mefkure kahramanlarının varlığına vabestedir. İslam dünyası dediğimiz karanlık coğrafyada böyle bir ızdırar hali var mı yok mu, ona siz karar verin. Sadece bu husustaki nihai kararınıza bakarak mazlum ve mağdur milletlerin istikballerini tayin mevzuunda doğru bir hüküm ortaya koyabilirsiniz. Hazm-ı Nefs Üzerine Bir Hatıra Ahmed Feyzi Abi, çok olgun ve hazm-ı nefs sahibi bir insandı. Üstad'a çok sâdıktı; hep onu seslendirir ve her yerde onu dillendirirdi. Hakikaten feyzi, feyezânı coşkundu, konuşurken ifadeleri şelâle gibi gürül gürül akardı. İzmir'e ilk gittiğim günlerde sadece bir yerde risale dersi yapılıyordu. Bir müddet sonra bir ders de Karşıyaka'nın bir bölgesinde başlatılmıştı. Her hafta birkaç arkadaşla gemiye biniyor, karşı tarafa geçiyor ve bazı dostların evlerinde müzakere yapmaya çalışıyorduk; orada da bir nuraniyet olsun, orada da tevhid seslendirilsin, orada da Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)'den bahsedilsin ve orada da hakayık-ı imaniye dillendirilsin istiyorduk. Orası manen biraz yoz gibi görülüyordu. Belki ehl-i dünya açısından, aydın insanların bulunduğu yerdi ama aslında dinden bir hayli uzaklaşmış kimselerin, Mehlika Sultan âşıklarının ârâm eylediği bir merkez gibiydi. Ders nerede olursa olsun, Ahmed Feyzi Abi de ekseriyetle gelirdi. Bir gün, meseleyi sadece kendi bildikleri ve kendi anladıkları bir hizmet felsefesine bağlayan, ille de böyle yürünecek diyen, herkes için bir disiplin takdir edip o disipline uymayanları hizmet dairesi dışında gören birkaç arkadaş da derse katılmıştı. Ahmed Feyzi Abi, kitap okurken, bir ara sözü döndürüp dolaştırıp ihtilaf ve iftiraklara getirdi. "Bu arkadaşları kaç defa ikaz ettim; meseleyi daraltmamalarını, 'İzmir'de farklı mütalaalar oluyor, iş geniş tutuluyor' diye güft u gû yapmamalarını söyledim. Fakat, anlamıyorlar; oysa bu da makbuldür, bu da makbuldür, bu da..." diyerek bazı hususlardaki rahatsızlıklarını saymaya başladı. Bu sözlerinin başka meclislere de taşınıp daha büyük kavgalara sebebiyet vermesinden korkarak edep ve saygıyla hemen sözünü kestim. "Abi, ne olur müsait bir zamanda onları bana anlat" dedim. O, hiç aldırmadan sözlerine devam etti. Bir süre sonra yine dayanamadım, farklı mülahazaları dillendirdiği her yere yayılacak ve ruhlara iftirak, ihtilaf düşüncesi atılacak endişesiyle bir kere daha "Abi, kurban olayım o meseleyi sonra bana anlat" dedim. Hazret birden öfkelendi, "Sen kim oluyorsun ki, sana anlatayım" dedi. Bu defa da ben biraz da sun'î öfkeyle celallendim, "Asıl sen kim oluyorsun ki Eserlerin olduğu yerde konuşuyorsun, bırak hakikat konuşsun!" dedim; oradan bir kitap alıp birinin eline verdim ve "sen oku" diye işaret ettim. Bunun üzerine o tek kelime konuşmadan dersi dinledi ve herkesle beraber oradan çıkıp kaldığı eve gitti. Ertesi sabah Kestanepazarı Kur'an Kursu'nun müdür odasında oturuyordum; çok erken bir vakitte beyninden kurşun yemiş gibi bir halde, -canım çıksın- ezile ezile geldi. "Bana hakkını helal eder misin?" deyip sarıldı. Oysa, babam yaşındaydı, bilinen, kabul edilen, saygı gören bir insandı; benim özür dilememi bekleyebilirdi ve belki de bu hakkıydı. Gerçi fitneye meydan vermemek için mecbur kaldığım o davranışımı oradakiler de tasvip etmişlerdi ama ben kendimi o tavırlarımdan dolayı hala suçlu sayarım; onun yaşını, hulûsunu, herkes tarafından kabul edilmiş bir insan olmasını ve davasındaki haklılığını nazar-ı itibara alarak daha yumuşak bir üslup kullanabilir ve daha farklı bir yolla ikaz edebilirdim. Öyle yapmadığım için bunca sene sonra bile hâlâ pişmanlık duyarım. Fakat, ondaki büyüklüğe ve hazm-ı nefse bakın ki, kendisini suçlu görmüş, sabahın o saatinde gelip özür dilemiş ve benden helallik istemişti. Hatıralar
|
|
| Son Güncelleme ( 30.06.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







