Ana Sayfa arrow Bizim Dünyamız arrow Musa Hûb arrow Allah'a, Hakikate, Eğitime, Sulh ve Islaha Adanmışlar Hareketi (1)
Allah'a, Hakikate, Eğitime, Sulh ve Islaha Adanmışlar Hareketi (1) Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 20
Kötüİyi 
Musa Hûb, fgulen.com   
05.11.2007

Musa HûbBir "isimlendirme kritiği" üzerine kalem oynatmanın, sanıldığı kadar kolay olmadığını erbâbı çok iyi bilirler. "İsim değil, asıl önemli. Bir isimden ne olacak ki?" diyenler de bilirler ki: Bazen zengin muhtevalı bir kitap, isminin isabetsizliğinden dolayı satmazken, içeriği zayıf bir kitap sırf isminin güzelliğinden dolayı çok satabilir. Reklâmlarda da öyle değil midir? Hani eskimeyen eskilerin eskitilememiş bir tespitleri vardır: "İsimler müsemmaya tesir ederler." derler. Bu sebeple kimi zaman isimlendirme o işin mahiyetini bile değiştirebilecek tesire sahiptir. "En güzel isimler ise Allah'a aittir!"

Gelelim "mâ nahnü fîh"imiz olan konunun ana tem'asına: Dünya çapındaki eğitim hizmetleriyle adını duyuran şahs-ı manevîyi ne şekilde isimlendirmek daha güzel olur: Gülen Hareketi mi, Gönüllüler Hareketi mi, Adanmışlar Hareketi mi? Veya? Üst unvan olarak hangisi daha isabetli olur, daha "efradını câmi', ağyârını mâni" olur? Seçtiğimiz bu üç unvandan birincisi ile başlayalım fikir jimnastiğimize, yorum denememize:

Eskiden ve hala bazı Türk medyasında "Gülen Cemaati" veya hasımlarınca "Fethullahçılar" olarak bilinen topluluğa artık dünyada çoğu akademisyenler "Gülen Movement/Hareketi" adını vermeyi tercih ediyorlar (bkz. "Muslim World in Transition: Contributions of The Gülen Movement", Leeds Metropolition Üniversitesi Yayınları, Londra, Ekim 2007). Esasen bu "Hizmet Topluluğu/Dâiresi/Kervanı"na "Gülen Hareketi" denilerek, başındaki "vesile kul" M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin soyadına nisbetle bir isimlendirmeye gidilmesi gayet tabiidir. Tıpkı Abdülkadir-i Geylânî Hazretleri'nin yoluna "Kâdiriyye", o yolun dervişlerine de "Kâdirîler" denildiği gibi. Hemen ekserî tasavvufî, itikadî ve siyasî mezhepler de hep ilk liderlerinin isim veya lakaplarıyla birlikte anıla gelmişlerdir.

Fakat yine de burada kalbi rahatsız eden bir nokta var. Bu hareket, ne itikadî, ne fıkhî, ne tasavvufî, ne de siyâsî bir oluşum olmadığından dolayı, bilakis İslam'ın ve Müslümanların bütününe (belki de bütün bir beşeriyete) tarihî geleneğin modern çağa bir uzantısı olarak iki cihan saadetine yönelik hizmet vermeyi gaye edindiği veçhiyle, böyle "Gülen" ismine nisbetle zikrinde hassas vicdanları tırtıklayan ince bir şey var ki, Hocaefendi'nin bizzat kendisi da bu rahatsızlığını "tevazu yapmaksızın" dile getirmişlerdir. Çünkü en önde ve en üstte sebeb-i cüz'îyi gören ve önceleten, arkadaki asıl Müsebbibü'l-Esbâb'ı ise kısmen perdeleyen bir isimlendirme bu.

"Görülünce Allah'ı hatırlatan simalar"ın isimleri de perde olurlar mı? Evet! Eğer olmasaydı, İslam'a Muhammedîlik demekte mahzur olmaması gerekirdi. Nebiy-yi Sakaleyn Habîb-i Kibriyâ Muhammed Mustafâ Efendimiz'den daha şeffaf bir mahiyet aynası mı vardır? Hayır! O halde Cenab-ı Hakk'ın dini olan İslam'a "Muhammedîlik", kulları Müslümanlara da "Muhammedîler" demek ne derece yanlış ise, o yanlışlık nisbetinde Hakk ü hakikate "Nur kaynaklı, Gülen tecditli cihanşümul hizmet etme biçimi"ne "Gülenizm/Gülencilik" demek, hele o usul ve prensiplerle şahs-ı manevî halinde hizmet eden ehl-i hamiyet hizmetkârlara "Gülenists, Gülenler, Gülenciler" demek yanlış olur kanaatindeyim. Hele isimlerle özdeş izm'ler cehennemi bir modern çağda! "Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilemez." düsturu, bu hakikatin en saf, en berrak, en duru şekilde ifade edilmesini gerektirir.

Hocaefendi'nin, ekser çekirdekleri itibariyle Üstad Bediüzzaman'dan mülhem, kesbî ve vehbî ilim buketi sayılan eserlerinde zikrettiği ve fiilen hayata geçirmekle şerhettiği kuşatıcı İslamî anlayışı, onun ferdî ismine nisbet edilerek bir nevi ve bir ölçüde inhisar ve tahdit edilemeyecek kadar küllî ve umumî bir yoldur, hatta o kuşatıcı kabulleri ve yorumları sebebiyle iki hak itikat mezhebi ve dört hak fıkıh mezhebiyle Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat şehrâhını temsil etmektedir denebilir. Binâenaleyh böyle geniş bir şehrâhın müntesiplerine, fikrî ve fiilî işçilerine "Gülenciler veya Gülenîler" dersek, faaliyetlerine de "Gülen Hareketi" adını verirsek, bazı kalb-i selîmi rencide eden derin bir hata yapmış olabiliriz.

Çünkü en başta o güzel insanlar ve onların başındaki kutsiler, kendilerini böyle bir unvanla anmamaktadırlar. Ortada "Onlara rağmen onlara isim takmaya kalkışma" gibi bir niyet olmasa da, "Gülen Hareketi" deyip işin içinden çıkıvermek, o Gülen'i ağlatır, o 'Gülenîler'in haslarını da üzer. Belki istisnaların istisnası kabilinden, ender-i nâdirâttan olarak, o ifadenin kullanılmasına ihtiyaç duyulabilir, o başka. Sanıyorum "Gülen Movement"ın seçilmesi, böyle bir istisnadır. Dünya medyasının karşısına akademi sahnesinde boy gösteren isimsiz kahramanlar topluluğunu, başlarındaki zat ile anma kolaylığıdır tercih edilen, sanıyorum; ya da Hareket'i Gülen ismiyle pekiştirme hüsn-ü niyetidir.

Üniversite câmiasının tesmiye ve tarifteki hareket alanının yarı çapı, diyanet câmiasındakinden daha büyüktür; bu yüzden de daha rahat kalem oynatırlar. Ne var ki "vesilelere vesilelikleri ölçüsünde vefa ve sadakat göstermek gerektiği" prensibinden hareketle, çağımızda hak ve hakikatin büyük vesilesi 'kul Hocaefendi'nin ismini, doğrudan Allah'ın mülkü, Rasûlü'nün ümmeti olan bir muhteşem topluluğa üst kimlik haline getirmenin, bizim tevhid anlayışımıza dokunur taraflarının olabileceği unutulmamalıdır. "Üst kimliğimiz Müslümanlıktır" diyen o vesile zat'ı, verdiği kimlik bilgilerine rağmen bir yere zorla koymak olur bu. Hz. Ali'ye rağmen Alevilikte aşırıya gidenleri hatırlatır veya en azından onu ima eder biçimde "isim" merkezli ve vurgulu bir yaklaşım, bir yorumlama, dinen ancak belli kerahetlerle ve kayıtlarla beraber mazur görülebilir.

Hocaefendi'ye bu iman ve amel fakiri de dâhil sevgilerinin ziyâdeliği sebebiyle kâhir çoğunluk "Gülen Hareketi" isimlendirmesini ilk duyuşta sevinç hissiyle karşılasalar da, bazı mütecessis ruhlar sonra bunun önünü, arkasını, sağını-solunu ve istikbalini, dinî ve vicdânî boyutunu düşününce, bazı hatarlı noktaları görüp zararlı virgülleri (şerli sapmaları) tespit edebilirler. İhtimal, sevenlerin akl-ı umûmîsi makul görse de, kalb-i husûsîsi bundan rahatsız olur, derinlerde bir yerlerde onu hisseder. Herkese hoşgörülü bu topluluk, koşturan hoşgörüsüne bu sınırda sessizce "Yavaşla!" emri verir! Çünkü yaklaşılan sınırda tehlike vardır, şüphe vardır. Şüpheli araziden de sakınmak, dini korumaktır, dini koruyan dindarları kollamaktır.

Bu sebeple de: Gayr-i müslim olmaları itibariyle, İslam'a ve Müslümanlara amelen, kalben ve vicdan kültürü olarak yabancı kimi akademisyenlerin bilimsel düşünce metodu ve yaklaşımları açısından tercih ettikleri "Gülen Movement" ifadesi, tevhide dokunabilir endişesi ile temkinli olarak, kayıtlar konularak ancak kullanılabilir diye düşünüyorum. Mülk Allah'ındır. Kullar, O'nun kullarıdır. Bu 'hareket' de, yine O'nun yeryüzündeki faaliyetinin bir eseridir. Dünyalık bazı mülk ve eşyalarının fâni insanlara nisbet edilmesi, tamamen mecâzîdir. "Gülen Hareketi" de bir ism-i mecâzîdir. Mecâz ise, ifadede meşakkati ortadan kaldırmak veya daha güzel anlatabilmek içindir. Fakat burada bir meşakkat bulunmadığı veya daha güzel bir anlatım da olmadığı için, hakk ü hakikatin tam ifadesi bir ism-i hak verilmesi daha ehakk olur, elyak olur, ahrâ olur fikrini taşıyorum.

Peki bu mesele bu kadar mühim mi? Mühim değil, ehemm! Çünkü bazı konularda isimlendirme, kaderdenk bir rol üstlenir ve işin mahiyetini bile değiştirebilir. Beyazın rengine gri çalabilir, genişi daraltabilir. O bakımdan bu hizmete "Gülen Hareketi" demek, onu bir insanın ismine bağlayarak onun genişliğini daraltmaktır, belki de ömrünü kısaltmaktır. Şahs-ı manevînin kutsiyetini hasbelbeşer hatalarla zedelemeye menfez aralamak isteyen ehl-i adavet ve haset olanlara fırsat vermektir. Bu, dünyevî bir devlet değil ki, kurucusunun adı ile anılsın. Bu, uhrevî bir devlet, yani ilahî bir nimet, semâvî bir armağandır ki doğrudan Sahib-i Hakikîsini hatırlatır ve onların şahs-ı manevîsine bakan, daima O'nu hatırlar, O'nu görür, her şeyi de O'ndan bilir!

Şahs-ı manevîyi ism-i manevî ile isimlendirmek, en tehlikesiz, en nezih, en ezkâ yoldur. Hareketi, bir insanın ismiyle anmak ne o insanı yüceltir, ne de bu hareketi büyütür. Bilakis beşerî bir isim, o büyük şahs-ı manevîyi temsil ediyor olsa da, hakikat noktasında aidiyetin mercii Cenab-ı Hakka'dır. Hareketin ömrü, vesile kul'un ömrüyle doğru orantılı değildir elbet. Hasan el-Bennâ'nın cemaatinin adı "İhvân-ı Müslimîn – Müslüman Kardeşler" olduğu gibi, bu hareket de ilk vesilesi Bediüzzaman Said Nursî veya ikincisi M. Fethullah Gülen'in şahsiyetleriyle değil, belki iman, fikir ve aksiyonlarının en belirleyici âmili, kulluklarının hâkim rengi ve faaliyetlerinin ana damarı olan temel dinamikleriyle isimlendirilmelidir; o dinamiklerin unvanlarından biri ile anılmalıdır diye düşünüyorum.

Bu hareketin dinamiklerinin başında ve belki hepsini birleştiren bir üst unvan olarak bizzat bu hareketin başında bulunan vesile zat, Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi "adanmışlık ruhu"nu ön plana çıkarmış ve hareketin temsilcilerini "Hakka Adanmış Ruhlar" başlığı altında müstakil bir makaleyle anlatmıştır (Sızıntı, Ekim 2000, Cilt 22, Sayı 261). Beri taraftan unutmamak gerekir ki: "Gülen Hareketi" misali fert odaklı isnatlar, başka fertleri, cemaatleri ve isnatları tenâfüse ve hasede kışkırtıcı bir niteliğe sahiptirler. Tarih buna şâhittir. Halbuki Hocaefendi, hareketin temsilcisi olan adanmışı anlatırken şöyle der:

"O, kendini tamamen, insanlara Hakk'ı sevdirme ve Hak tarafından da sevilme gâyesini gerçekleştirmeye adadığı ve hayatını da başkalarını yaşatmaya bağladığı, gelip geçici beklentilerden sıyrılıp bir mânâda hedefini daraltarak kıymetlendirdiği ve dağınıklıktan kurtulup tevhid-i kıbleye muvaffak olduğundan ötürü, toplum içinde "onlar" ve "biz", "ötekiler" ve "bizimkiler".. gibi bölücü, parçalayıcı ve kavgaya sürükleyici mülâhazaların tamamen dışındadır ve kimseyle açık-kapalı herhangi bir problemi yoktur." (Sızıntı, Ekim 2000, Cilt 22, Sayı 261). Fazla söze ne hâcet! Sözkonusu "Hakka Adanmış Ruhlar" yazısının daha ilk paragrafına yazdığı şu anahtar cümle ile konuya besmele çekmiştir ki, biz de o besmeleyi bir fâtiha mevkiinde isti'mal ile konumuzu taçlandırmış olalım:

"Hayatlarını Allah rızasını kazanma yolunda, O'nu sevip O'nun tarafından sevilme idealine bağlamış adanmışların en çarpıcı yanları, en önemli güç kaynakları, maddî-mânevî herhangi bir beklentilerinin olmamasında aranmalıdır… Onlar, yarınları ve hususiyle de ahiretleri adına bir şey vadetmeyen nam u nişan, çıkar eksenli soğuk propaganda ve şov türü tavır ve davranışlardan sürekli uzak durur; ufuklarının enginliği ölçüsünde her zaman bilgi ve düşüncelerini temsille manalandırarak, kendilerini merakla takip ve taklit edenleri yüksek insanî değerlere yönlendirme hesabına ölesiye bir gayret sergilerler. Bunu yaparken de, kendilerine herhangi bir pay çıkarmayı hiç mi hiç düşünmez ve yılandan-çıyandan kaçtıkları gibi şahsî menfaat ve çıkarlardan uzak durmaya çalışırlar… Bu itibarla da onlar, hiçbir zaman kendilerini anlatmayı düşünmez; kredilerini yükseltme adına reklama, propagandaya başvurmaz ve tanınıp bilinme hususunda asla hırs göstermezler."

Binâenaleyh: "Gülen Hareketi" bu şahs-ı manevînin ism-i mecâzîsidir. İsm-i manevîsi (veya bunlardan birisi) ise "Hakk'a, Hakikate ve Halka Adanmışlar Hareketi"dir!..

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
salih  - güzel   |2007-11-06 14:03:16
bu güzel tespitlerinizden dolayı allah razı olsun

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 09.11.2007 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

"Kardeşlerime Selam Olsun!"

Seyredin

Allah'ın Lütuf ve İhsanları

Seyredin

His Felcinin Sebepleri

Dinleyin

Secde İzindeki Tehlike

Dinleyin

Edremit Vaazı - 1974

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

İnsan, varlık ve hâdiseler kitabıyla içli dışlı olup, onunla bütünleştiği ölçüde gönül dünyasında hikmet parıltıları belirir. Bu sayede o, özünü tanır; mârifetullaha erer; sonra da gider, Allah’a vâsıl olur. Elverir ki, düşünce planında gerçekleştirilmek istenen bu seyr ü seyahat, ilhad ve inkâra bağlanmış olmasın.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri