| Londra Konferansı ve Anlama Çabası |
|
|
| Ahmet Kurucan, Zaman | |
| 10.11.2007 | |
|
Önyargı bunlardan biridir söz gelimi. Önyargılar, anlamayı engeller, anlama ve keşfetme arzusunun önünü keser, merakı öldürür. Bu yüzden önyargılarının esiri ve kurbanı olanların muhataplarını anlaması zor değil, imkânsızdır. Muhatap ister eşi, ister çocuğu, ister anne-babası, isterse düşmanı olsun, netice değişmez. "Gülen hareketi" adıyla dünya genelinde sosyal bilimcilerin gündemine giren konuyu anlama noktasında yerliler ile yabancılar arasında en köklü fark işte burada yatmaktadır bana göre. Londra'da yapılan "İslam Dünyasında Dönüşüm: Gülen Hareketinin Katkıları" adlı konferans öncesi ve sonrasında bizim basın-yayında dile getirilen düşünceler, hiçbir asla dayanmayan yorumlar, vehimler, endişeler, korkular bize böyle düşündürüyor. Bu aşamada insan kendine sormadan edemiyor; acaba bunlar özde değil sözde ve görünüşte yerliler mi diye? Çünkü saf, temiz, duru ve samimi Anadolu insanının candan gayretleri ile başlayan ve bugün yeryüzünün neredeyse tamamına eğitim ve diyalog hizmetleri ile ulaşan böylesi bir sivil toplum hareketine körü körüne karşı gelinmesine anlam veremiyor insan. Evet, ben yaptığı ilmî çalışmalar esnasında karşısına çıkan Gülen hareketini kendi imkânları ile derinlemesine araştıran bir uzmanın "Neden Gülen ve neden bu hareket?" sorusuna, "Bundan sonra İslam dünyasındaki cereyanlar üzerinde çalışan hiçbir sosyal bilimcinin bigane kalamayacağı bir harekettir Gülen hareketi; onun için bu konuyu seçtim." cevabının argo tabirlerle istihzaya alınmasını anlamıyorum. Ben, "Gülen üzerinde fazlaca Türk vurgusu yapmayın. Onun ortaya koyduğu düşünceler, o düşünceler istikametinde farklı bir yorum kazanan İslam'dır. İslam ise hepimizin ortak paydasıdır. Öyleyse bu yorumların sahibine Türk yerine Müslüman vurgusu yapın ki onun kredisinden bütün Müslümanlar istifade etsin" çağrısına dudak bükenleri, bu yaklaşımdaki bir taraftan çaresizliği, diğer taraftan takdiri görmemelerini, 'o bir cami imamı' deyip hafife almalarını anlamıyorum. Anlamıyorum; Hocaefendi'nin yaptığı din, dil, ırk, cins, kültür bütün farklılıklarımızı koruyup insanlık çatısı altında birleşme ve barış ortamını tesis etme çağrılarına kulak tıkayıp, Huntington'ın "medeniyetler çatışması" tezinde dile getirdiği çatışmayı değişmez bir kader gibi görüp ona kayıtsız şartsız iman eden ve teslim olan zihniyeti. Neden rahatsızlar? Neden rahatsız oldular ya da olabilirler diye düşünüyorum; fakat kendimi tatmin edecek bir cevap bulmakta zorlanıyorum. Her şeyden önce 'mızrak çuvala girmez' hakikati kabullenilmeli. Sosyal bilimlerin alabildiğine canlı olduğu Batı dünyasında küçük bir ülkedeki sivil toplum hareketleri bile master ve doktora tezlerine konu olur. Dolayısıyla bu anlayışın hâkim olduğu yerde eğitim ve diyalog faaliyetleri ile bütün dünya geneline yayılmış bir hareketin ilmî araştırmalara konu olmaması imkânsızdır. İşte bu yüzden Gülen hareketini hiçbir sosyal bilimci göz ardı etmez; hatta çalışma alanı bu ise etmek istese de edemez. Lordlar Kamarası'nda yapılan resepsiyon ve konuşmalar rahatsız etmiş olabilir diye düşünüyorum; bunda da nefsimi ikna edici deliller bulmakta zorlanıyorum. Konuşmaların genel özetini zihnimde tekrar canlandırıyorum ve karşıma şunlar çıkıyor: Farklılıkları kabul ve bu kabulü içselleştirme anlamında hoşgörü, insanlığın geleceği adına eğitimin önemi, mazide yaşanan olumsuzlukları unutma ve sevgi, saygı, barış içinde yaşama zemini oluşturma, evrensel ahlakî değerleri gelecek nesillere öğretme, sürekli kendini kritik eden (critical dialouge) anlayışını geliştirme ve dünyada ama özellikle İslam dünyasında terörist karşıtlığının temsilciliğini yapma. Arza çalıştığım şu temel esaslara ve bunların açılımı sayılabilecek teorik yorumlara, ete-kemiğe bürünmüş fiilî projelere karşı çıkacak kim olabilir diye kendime soruyor ve cevabını bulamıyorum. Sadece aklıma gelen, söz konusu düşüncelerin temsilciliği adına konunun uzmanı olan kişiler tarafından Fethullah Gülen Hocaefendi'nin gösterilmesi olabilir ihtimali. Umarım yanılıyorumdur! Bir başka ihtimal olarak aklıma gelen, çokların çok küçük gördüğü ve kahraman, fedakâr Anadolu insanı tarafından desteklenen faaliyetler toplamının Lordlar Kamarası'na misafir olması ve bunun bir türlü hazmedilememesi. Bu ihtimal üzerinde gerçekleştirdiğim derin düşünceler ve tahliller bana yanıldığımı fısıldıyor. Çünkü dil, kültür, vatan, bayrak, din vb. yüzlerce, binlerce ortak paydamızın bulunduğu ve aynı gemide yol aldığımız insanların, eşi, dostu, akrabası, arkadaşı, vatandaşı tarafından yapılan gönüllü hareketlerin ülkemize bugün itibarıyla kazandırdığı ve yarınlar adına kazandıracağı şeylere bir bütün olarak bakınca, "bundan ancak şeytan rahatsız olur" diye düşünmekten kendimi alamıyorum. "Neden rahatsız oluyorlar?" sorusuna zihnimde verdiğim cevap ihtimallerini uzatabilirim; ama sözü uzatmak istemiyor ve bana en makul gelen ihtimale geçiyorum; ihtimal bunlar Hocaefendi'yi de, onun tavsiyeleri ile bütün kâinata mehd-i uhuvvet/kardeşlik beşiği, bütün insanlığı da kardeş olarak gören zihniyetin temsilcilerini 'öteki' görüyorlar; hem de onca ortak paydalarına rağmen. Kendilerini ötekilerin üzerinden tanımlıyor ve adeta kimliklerini bununla kazanıyorlar. Bu durumda bir insanın 'öteki' gördüğü insana ve insanlara karşı çıkması kadar tabii bir şey olamaz diye düşünüyor ve bir türlü ikna olmayan aklımı, nefsimi ikna ediyorum. Çünkü zihinde var olan 'öteki' aslında 'ben'in karşılığıdır. 'Ben'in olduğu yerde de 'öteki'nin düşman ilan edilmesi, sonra o düşmana ret ve inkârla başlayıp kavga ve savaşa uzayan ölçüde muamelelerde bulunulması normaldir diyor ve rahatlıyorum. Yalnız bu sonuçla onları makul gördüğüm anlamı çıkarılmasın. Sizi bilmem; ama bana göre bu sonuç işin tabiatını çözme, felsefesini anlama, davranış kodlarına mana verme açısından önemli. Önemli olduğu kadar da garip; zira ortaya koyduğu teoriler, hayata geçirilen projelerle bütün dünyada barış elçisi/barış kahramanı olarak değerlendirilen bir insanı kendi ülkesinde bazıları düşman ilan ediyor ve tabiri caizse savaş açıyor. Sizce de garip değil mi? Son söz; Londra konferansı geride kaldı. Geride kalan şeyler arasında çoklarının dikkatinden kaçan en ehemmiyetli nokta hareketin uluslararası arenada kendisini şeffaf bir biçimde konunun uzmanlarına eleştirtmesiydi. Adeta ameliyat masasına yatmış ve kendini doktorun mahir ellerine teslim etmiş bir insan misali; değirmenin suyundan, dinci mi, İslam'ın inanç esaslarını temeline oturtan sivil toplum hareketi mi, su, Sızıntı, Yağmur figürlerinin ifade ettiği manadan, kadınların hareket içindeki yerlerine, bazı düşüncelerin dinî ve felsefî temellendirme eksikliklerinden, harekete katkı sağlayanlar arasındaki boşanma oranlarına kadar çok şeyler eleştirilere konu oldu. Bunu İslamî değerler içinde genelde ferdî alanda gördüğümüz murakabe ve muhasebenin uluslararası alana ve kamuoyuna taşınması şeklinde değerlendirmek mümkündür. Keşke yerli muhalifler de aslı astarı olmayan karalamalar ya da ilmî derinliği olmayan, ayakları yere basmayan sloganvari yazılar yerine bilgilerini, tecrübelerini ve yüreklerini ortaya koyarak bu sürece katkıda bulunsalardı da istifade etseydik. Ama muhalefet de olsa, düşünce üretmek bir seviye ister! Gün ola harman ola! Bir gün gelir, o da olur. |
|
| Son Güncelleme ( 10.11.2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Anlamak ile anlamak istemek, anlamamak ile anlamak istememek arasında sebep-sonuç ilişkisinin olduğu muhakkaktır. Anlamamayı, anlamayı istememeyi besleyen birçok faktör vardır.