| İbretlik Hatıralar (4) |
|
|
| Osman Şimşek, herkul.org | |
| 11.11.2007 | |
|
Siz de mi İmzalı Kitap İstiyorsunuz? Seneler var ki, dost ve arkadaşları Muhterem Hocamız'dan kendileri ya da yakınları için bir kitap imzalamasını, o kitabın bağrına dua sadedinde birkaç satır nakşetmesini ister ve böyle mübarek bir hatıraya sahip olabilmek için adeta can atarlar. Bu taleplerini, fırsat bulabilirlerse bizzat ya da hiç olmazsa bir aracı vasıtasıyla iletir ve sabırsızlıkla hayatlarının armağanını beklerler. Çokları, bu işin Aziz Hocamızı ne kadar çok meşgul ettiğini bilemez ve bazen bu konuda ısrarcı da olurlar. Şefkat insanı, hiç kimseyi kırmak istemez; kendisine bir şekilde ulaştırılan hiçbir talebi geri çevirmez ve her işini itkan üzere yaptığı için de bazen onca meşguliyetinin arasında neredeyse bir saatini kitap imzalamaya ayırır. "Yazılarımı bile yazamıyorum!" diyemez; hayası mani olur da ellerinin sızladığını dahi söyleyemez. Madem kardeşleri isteme cür'etinde bulundu, o da muhataplarını incitmemek için ne pahasına olursa olsun onların arzularını yerine getirir, gönüllerini hoş eder ve hepsini sevindirir. Hocamızın rahatsızlıklarını ve meşguliyetlerini bilen kimseler, bu türlü beklentileri engellemeye yeltenir; işin, altından kalkılmaz bir hal almaması için bir nevî "kötü adam" rolü üstlenir ve "Ne olur yormayın, üzmeyin, zora koşmayın!." der ve perde görevi görmeye gayret ederler. Heyhat ki, çoğu zaman bunda başarılı olamazlar; onlar da adanmış ruhlardan hiçbirine kıyamaz, kimsenin gönlünü inkisar içinde bırakmaya dayanamazlar. Geçtiğimiz hafta başında yine böyle bir talep iletilmişti Aziz Hocamıza. Aslında kendisine kütüphaneler dolusu imzalı kitap hediye edilse sezâ insanlardan biri olan Fas'lı ilim adamı Dr. Ferîd el-Ensarî'nin İstanbul'daki dostları onun için hatıra notu düşülmüş bir "Kulûbü'd-Dâria" istemişlerdi günümüzün Dua Kahramanı'ndan. Bildiğiniz gibi, Kulûbu'd-Dâria (Yakaran Gönüller), Fethullah Gülen Hocaefendi'nin, Gümüşhânevi Hazretleri'nin Mecmuatü'l-Ahzâb adlı eserinden derlediği, tasnif ve tashih ettiği dualardan oluşan bir dua kitabıdır. İşte, yeni baskısı yapılan bu güzel kitaptan bir tanesini imzalamasını istirham etmişlerdi Hocamızdan. Muhterem Hocamız, bir gün sonra hediye için hazırladığı kitabı teslim ederken bir hayli yorgun görünüyordu. Meğer, son baskıda ithal kağıt kullanıldığı için kitabı imzalamakta oldukça zorlanmış. Parlak ve kaygan kağıt bir türlü mürekkep tutmamış. Duygu ve düşüncelerini kısaca yazmaya çalışmış; kalemi bir kere satırlar üzerinde götürüp getirmiş ama nafile. Tekrar denemiş, sonra bir kere daha kesik kesik kelimelerin üzerinde kalem oynatmış. Zihninde tasarladığı metni ancak üç-beş defa üst üste yazdıktan sonra okunacak hale getirebilmiş. "Ne var bunda?" demeyin; Erbab-ı Hikmet bizim sıradan gördüğümüz hadiselere bile hikmet nazarıyla bakar ve onlardan pek çok ibret koparırlar. Zannediyorum; Aziz Hocamızın kitap imzalama hikayesini anlattıktan sonra söylediği şu sözler de çoğumuza ibret kapısını aralar: O yazının güzel düşmesinde hem mürekkebin işe yaraması, hem zeminin tutucu özellik taşıması, hem de kalemin sağlam olması gibi unsurlar söz konusu. Her kalem değil, iyi bir mürekkeple doldurulmuş güzel bir kalem çok kıymet ifade ediyor. Herhalde Kur'an-ı Kerim'de de böyle değeri olan bir kalem üzerine kasem ediliyor. "Kaleme ve ehl-i kalemin satırlara dizdiklerine kasem olsun!.." (Kalem, 68/1) deniliyor. Demek ki, Kur'an yazan, Kur'an'dan damlayan hakikatleri yazan ve insanı Kur'an ufkuna taşıyan manaları inci gibi dizen kalem Hak katında kıymetli sayılıyor ve onun üzerine yemin ediliyor. Ne var ki, sadece kalemin sağlam olması yetmiyor; mürekkebi tutacak zeminin de yazıya elverişli olması icap ediyor. Bir yönüyle kalblerimiz de yazı tutan ya da tutmayan sayfalara benziyor. Hemen her nasihati içine alıp ondan istifade eden diri gönüller olduğu gibi, tebliğ ve irşadı hiç kabul etmeyen ölü yürekler de var. Kalemi tutan el ve elde tutulan kalem ne kadar selim olursa olsun, ondan dökülen mürekkebin manalı satırlara dönüşmesine müsait olmayan nice mürde gönüller var. Kalem hiç iz bırakmıyor onlar üzerinde ya da okunaklı bir yazının meydana çıkabilmesi için defalarca aynı satırlar üzerinde kalemi götürüp getirmek lazım geliyor, bir nasihati belki yüz kere dinledikten sonra ancak "acaba" diyecek kadar alakadar olan insanların hali yazı tutmayan zeminlere ne kadar da benziyor. Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) "Eğer kalbinde haşyet olsaydı, mutlaka azalarına, tavır ve davranışlarına da aksederdi." buyuruyor haşyet iddiasındaki gayr-i ciddileri anlatırken. Demek ki, kalem o insanların kalblerinde iz bıraksaydı, o kalıcı satırların akisleri onların hal ve tavırlarına da yansırdı. Mürekkebin tutup tutmaması bana bir ayet-i kerimede (Ra'd, 13/17) anlatılan misali de hatırlattı: "O gökten yağmur indirir de vâdiler, dereler kendi ölçülerince dolup sel olur akar. Sel, suların üstünde kabaran köpüğü alıp götürür." Evet, tekvinî emirler açısından seller gelir, dereyi lebâleb doldurur, sular köpürür durur. O coşkun akan sular sebebiyle ve fevkalade durum itibariyle sürekli kabaran köpükler, yağmur sularının dinmesinin ardından selle beraber akıp gider ve derenin dibinde sadece yutulup hazmedilen şeyler kalır. İşte, kalbe de köpük misal pek çok şey uğrar ama orada yalnızca vicdanda sindirilebilen duygu, düşünce ve mülahazalar uzun süreli yer tutar. "İnsanların zinet veya bazı eşyalar yapmak için ateşte erittikleri madenlerin de suyunkine benzer köpüğü olur." Kur'an bunu hatırlatırken insanların iradesine vabeste bir hakikati de nazara vermektedir. İnsanlar altın, gümüş, bakır ve kalay gibi madenleri takı, kap kaçak, araç gereç yapmak için eritirler, ateşin belli derecedeki hararetiyle bu madenler de tıpkı su gibi sıvı haline gelirler. Bu eriyikler üzerinde sel suyunda olduğu gibi bir köpük oluşur. Bu iki köpükten birinde insanın hiçbir rolü yoktur, ikincisinde ise irade ve emek vardır. Her iki misalde söz konusu olan köpük de atılır gider. Fakat, toprağın bağrında saklanan sudan ve madenlerden yapılan aletlerden istifade edilir. "Allah hak ile batılı, böyle bir temsil ile anlatır: Köpük yok olup gider, insanlara faydası olan cevher kısmı ise dipte kalır. Allah işte böylece misaller verir." Her ne kadar batıl, zaman zaman kabaran köpükler gibi üste çıksa da, onun ömrü çok kısadır; o çekip gitmeye mahkumdur; o gidecek, hak baki kalacaktır. Çoğunlukla iradeye bağlı olarak elde edilen, bazen de Cenâb-ı Hak tarafından fazl-ı ilahi ile ekstradan verilen ilim ve marifet, geride kalan o su veya madenler gibidir; sağlam bir kaynağa dayanmayan bilgi kırıntıları, zan ve vehimler ise muvakkaten kabarıp sonra da sönüp giden köpükler misillü yok olmaya mahkumdur. Evet, gelip insan gönlüne dökülen, dökülüp bir renk, bir şive, bir desen döktüren nice mülahazalar vardır ki, onların çoğu silinip gider, geride hiçbir emare bırakmazlar. Bazen lutf-u ilahi olarak, kimi zaman da insan iradesine bahşedilen bir mükafat şeklinde akıp gelen mevhibeler de vardır ki, onlar derin izler bırakır, kalbe müessir olur ve gönüldeki tesiri azalara da aksettirirler. * * * Peygamber Efendimiz'in Mübarek Adı Anılınca... Muhterem Hocamızla bütünleşmiş bazı hal ve tavırlar vardır. Mesela, o, namaz için niyet etmeyi bütün masivayı arkada bırakıp sadece Cenâb-ı Hakk'a yönelme olarak anlar ve bu anlayışa muvafık davranır; namaza durunca adeta bu dünyadan bütün bütün uzaklaşır. Mevla-yı Müteâl'in huzurunda bulunduğu esnada her şeyden alâkasını keser; kimi zaman kalbini ve zihnini meşgul etmesi muhtemel bazı hususlar -hatta çok ulvî duygular- akıp gelecek olursa, başını iki yana hafifçe sallar, adeta o haliyle "Beyhude yorulma, kapılar sürmeli!.." der. Fakat, bu hal onda gayr-i iradîdir, tabiîdir ve -hâşâ- meczupların cezbe esnasındaki hallerine benzemekten uzaktır. Özellikle namaz sonrasındaki dualarda kollarını genişçe açar, ellerini kaldırabildiği kadar kaldırır ve semadan bir kısım şeyler koparacakmışçasına Hakk'a yalvarır. Hususiyle, iman davasıyla alâkalı bir talebini Hazreti Mevlâ'ya arz ederken elleri ve kolları da hal diliyle "Ver Allahım ver!" diye inler. Şayet, ümmet-i Muhammed'in (aleyhisselam) bir derdini, bir problemini ve bir ızdırabını mülahazaya almışsa, yine başını iki yana doğru "Uzak et Rabbim, uzak et!" dercesine sallar. Bir kere daha belirtmeliyim ki, Hocamızın bu tavrı gayr-i iradi ve tabii bir refleks şeklindedir. Büyüklerinin her halinde bir hikmet arayıp onları taklide meyleden bazı dost ve arkadaşlarımız, aynı Hocamız gibi yapmaya başlayınca Muhterem Hocamız onları ikaz etmiş ve "Şayet hareketleriniz içinizin yansıması ve tabii halinizin gayr-i iradi uzantısı değilse, mübalağa etmiş, riyaya girmiş ve namazı da, duayı da kirletmiş olursunuz. Herkes kendi kulluk ufkuna göre bir çizgi tutturmalı ve asla taklide, sun'îliğe, riyaya düşmemeli!.." demiştir. Aziz Hocamızın kendine has bir tavrı da İnsanlığın İftihar Tablosu'nun adını her duyuşunda ya da zikredişinde hemen toparlanması, öne doğru hamle yapması ve salavat getirdiği aynı anda adeta ayağa kalkacakmış gibi doğrulmasıdır. İşte, yine Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in isminin zikredildiği bir anda, O'na salat ü selam edip doğrulduğu bir sırada, salonda bulunanlardan bazılarının da kendisi gibi yaptıklarını görünce Muhterem Hocamız şunları söylemiştir: Bilhassa günümüzde, imandan sonraki en önemli mevzuların başında Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz'e saygı meselesi gelir. Ne var ki, O'na karşı saygı ve hürmeti, bazı arkadaşlarınızın O'nun adını duydukları zaman ayağa kalkacakmış gibi yapmalarında aramamak gerekir. O türlü tavırlar bazen tekellüf (zorlama ve yapmacık) de olabilir. Şayet tabiatınıza mâl olmuşsa, onu siz hiç düşünmeden yaparsınız ve o mazur görülebilir. Fakat, o hareket sizin için tabii değilse ve bir refleks halinde içinizden kaynaklanmıyorsa, başkalarını taklit ederek öyle davranmanız tasannu olur. Öyle bir taklide riya bulaşır. Gerçi, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (aleyhi ekmelüssalâvâti ve eblağutteslîmât) ismi zikredilince mezardaki emvat kıyam etse, Efendimiz'in yad-ı cemîline karşılık o bile azdır. Zira, Busayrî'nin ifadesiyle, "Mucizeleri O'nun kadr u kıymetine denk büyüklükte meydana gelseydi, mübarek ismi anılınca çürümüş kemikler bile cana gelirdi." Bu itibarla, Nebiyy-i Muhterem Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in ismini duyduğumuzda biz de ayağa fırlasak sezâdır; ne var ki, dinin emretmediği bir şeyi ihdas etmek ve umumileştirmek büyük hatadır, yeni icatlar çıkarmamak lazımdır. Belki, Nam-ı Celil-i Muhammedî zikredilirken "Allahumme salli ve sellim ve barik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashâbihî ecmaîn - Allâhım selam, rahmet ve bereketin Efendiler Efendisi Hazreti Muhammed Mustafa'nın, O'nun tertemiz, pırıl pırıl aile fertlerinin ve herbiri bir i'lâ-yı kelimetullah kahramanı olan bütün ashabının üzerine olsun!" demeli ve bu salat ü selamların arkasına hep büyük büyük rakamlar takmalı. "Binlerce salat ü selam" demeyi kafi görmemeli, "milyonlarca"yı yeterli bulmamalı, "kainatın zerratı adedince" ilavesini bile az saymalı ve ancak "biadedi ilmike ve biadedi ma'lumâtike" sözünü telaffuz edince "Oh şimdi oldu!" demelidir. Çünkü, Allah'ın ilminin ve malumatının sınırı yoktur. Bu kayıt, "Allah'ım, Habib-i Ekrem Efendimiz'in, ailesinin ve ashabının üzerine sınırsız rahmetini sağanak sağanak yağdır!" manasına gelir. İşte, böyle bir iştiyakla O'na salat u selam etmek O'nun hakkı, bizim de vazifemizdir. Evet, bu O'nun hakkıdır; hem de Nam-ı Celîl-i Muhammedî'nin her zikredilişinde hakkıdır, bizim de borcumuzdur. Zira, O gözlerimizi açmasaydı, bu kainatı okumasıydı, hilkatin gayesini bize öğretmeseydi, echel gelip echel gidecek ve -hafizanallah- gözü kapalı, kulağı kapalı, kalbi kapalı, idraki kapalı varlıklar gibi yuvarlanıp bir çukura düşüverecektik. Öyleyse, M. Akif'in samimi sözleri her zamanki mülahazalarımızın esasını teşkil etmelidir:
Söz gelmişken mevzuyla alakalı bir hatıramı bir kere daha anlatacağım: Bir dönemde Edirne'de cami penceresinde yatıp kalkıyordum. Başucumda bir sürü kitap vardı, fırsat buldukça onlarla meşgul oluyordum ve neredeyse piyasaya yeni çıkan her kitabı okuyordum. Aslında çocukluğumu geçirdiğim çevrede tekke-zaviye havası hâkimdi ve o atmosferde herkes Peygamber Efendimiz'e karşı ciddi bir terbiye ile yetişirdi; öyle büyük bir saygı vardı ki, Nam-ı Celîl-i Muhammedî sağına soluna değişik sıfatlar eklenmeden ifade edilmezdi. Talebelik arkadaşlarımdan Hatem Hoca, bir Ramazan-ı şerifte Edirne'ye uğramıştı. Ziyaretime geldiği bir gün pencerenin kenarına dayanmış konuşuyorduk. Ben bir münasebetle, "Hazreti Muhammed böyle buyuruyor, Hazreti Muhammed şöyle buyuruyor..." gibi bir-iki söz ettim. Haddizatında, bugün çoğu kimse öyle bir ifadeyi saygı sayıyor, kimi İlahiyatçılar dahi "Peygamber" deyip geçiştiriyor. Fakat, Hatem Hoca yüzüme garip garip baktı, gözlerini gözlerime dikti ve "Yâhû, sen ne olmuşsun böyle! O senin babanın oğlu mu ki, ondan bu kadar rahat bahsedebiliyorsun?" dedi. Böyle bir ikaz karşısında, ilk anda fren yemiş araba gibi biraz zangırdadım. O anda içimde hâsıl olan sarsıntıyı tam ifade edemem; fakat çok sarsıldığımı söyleyebilirim. Ne var ki, biraz düşününce, -Rabbim şahit- içimden ona "Allah senden razı olsun! Gerçekten ben ne olmuşum!.." dedim. Evet, söylediğim sözlerde, şimdikilerin hürmet ifadesi için fazla bile buldukları "Hazret" tabiri vardı; ama o, benim nazarımda Rasûl-ü Ekrem Efendimizi (aleyhi ekmelüttehâyâ) tebcile yetmemeliydi ve medrese arkadaşım haklı olarak beni ikaz etmişti. O günden beri ona hep dua ederim; "Allah senden razı olsun. O benim arkadaşım, kardeşim değil. Ben O'nu anarken ne kadar tazim, tebcil ve takdir ifadesi biliyorsam hepsini sıralamalı, bir kafiye gibi cümlemin sonuna yerleştirmeli ve Ketencizâde gibi "Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem'-i tâbânım/Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım/Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım." deyip O'na karşı vefa ve sadakatimi seslendirmeliyim. Evet, dilerseniz, bu mülahazaları vicdanınızın kadirşinaslığıyla bir değerlendirin; sonra bu hürmet hislerini yüzbin defa katlayın ve Zât-ı Ulûhiyet hakkında ne ölçüde saygılı olmamız gerektiğini de hesap edin. * * * Cenâb-ı Allah'a Karşı Saygı Muhterem Hocamız hususiyle "Zât-ı Ulûhiyet"le alâkalı konuşurken ya da yazarken, mücevher arayan bir madenci edasıyla uygun kelime ve tabirler arar. Yanlış bir şey söylemekten çok korkar, kelimelerin yetersizliğinden dolayı mecburen kullandığı bazı ifadeleri telaffuz ederken adeta tir tir titrer. Bazen böyle bir sohbet ya da yazı sonrası gözyaşlarını tutamaz, "Yoksa, ulûhiyet hakikatlerini çok mu hırpaladım?" der ve için için ağlar. Bu endişeden dolayı, yazdığı makaleleri, şiirleri, tuttuğu notları, bir tomar kâğıdı ve onlarca günlük emeği yaktığı zamanlar olmuştur. Geçtiğimiz günlerde, Aziz Hocamızın bu yanını çok yakından bilen, Kalbin Zümrüt Tepeleri'nde seyahati en önemli vazifelerden gören, Hazret-i Cemil'in cemal sıfatının pek çok tecellisine mazhar olan ve bulunduğu her atmosferde sohbet-i Cânân havasını hâkim kılmaya uğraşan kıymetli bir ağabeyim, Hocamıza şu manada bir sual sordu: "Efendim, Beka Billah, Ulvî Alemler, Nazar ve Teveccüh, Vahdet-Kesret, Ehadiyet-Vahidiyet başlıklı makalelerinizde olduğu gibi, bilhassa Zât-ı Ulûhiyetle ve ulvi hakikatlerle alakalı yazılarınızda "yine dîk-i elfaza takıldık", "yolcunun duyuş ve sezişleriyle mukayyet", "hikmetine bağlı istisnalar mahfuz", "tabir caizse", "Allahu a'lem"... türünden pek çok "cümle-i mu'terize" (Bir cümlede anlamı açıklayıcı durumda olup iki virgül, iki çizgi ya da parantez arasına yerleştirilmiş cümle veya ara cümlecik) kullanıyorsunuz. Bu, saygı anlayışınızdan mı kaynaklanıyor? İşte bu enfes soruya karşılık Muhterem Hocamız şunları söyledi: Zannediyorum, o üslup bir temkinin ve tedbirin ifadesidir. Çünkü, o ulvi hakikatler, bizim idrakimiz açısından çok aşkın meselelerdir; dolayısıyla onlarla alakalı yazarken ya da konuşurken çok tedbirli olmak icap eder. Bu mevzuda denmesi gerekenleri, işin hakikatini bilenler kendilerine göre söylemişlerdir. Onların sözlerinin de te'vile ve tefsire açık yanları var mıdır; o meseleleri içlerinde duydukları gibi mi dile getirmişlerdir, yoksa Ehl-i Sünnet'in usuluddin adına ortaya koydukları disiplinlere bağlı kalarak mı ifade etmişlerdir, bu mevzuda da mülahaza dairesi açıktır. Fakat, bizim büyük kabul ettiğimiz, her zaman saygı duyduğumuz ve ufkuna hayran olduğumuz İmam Gazâlî, Şah-ı Geylanî gibi kimseler ve ulûhiyet hakikatine vukufu açısından insanın başını döndüren Muhyiddin ibni Arabî ve İmam-ı Rabbani hazretleri misillü zatlar, esrar-ı ulûhiyet ve esrar-ı rubûbiyetle alakalı bazı şeyler söyleyince biz onları saygıyla karşılarız; ne var ki, o meseleleri tam bilemediğimizden dolayı da, onların kestirip attığı yerlerde bile kestirip atamayız ve kesin hükümler ortaya koyamayız. Şahsen böyle bir tedbir ve temkini, o ulvî hakikatlere karşı saygı ifadesi kabul ediyorum ve ömrüm oldukça da bu kanaati taşıyacağım. Burada şu hususu da -istidradi olarak- arz edeyim: Cenab-ı Allah'tan her zaman iman-ı kamil istemeliyiz; fakat, esrar-ı imanın duyulması mevzuunu da ihmal etmemeliyiz. Rabbimizden imanımızı ziyadeleştirmesini dilediğimiz gibi, yakin ve marifetimizi artırmasını da talep etmeliyiz. "Seni hakkıyla bilemedik ey Ma'ruf!." demeli ve hep O'nu hakkıyla bilme peşinde olmalıyız. Onu bir ölçüde bilsek de, mahiyet-i nefsü'l-emriyesine uygun bilemediğimizi itiraf ederek, Zâtının nasıl bilinmesini murad buyuruyorsa Kendisini bize öyle bildirmesini de O'ndan dilenmeliyiz. Çok önemli olan bu istekte ısrar etmeli ve onun hakikatinin vicdanımızca sezilmesini, duyulmasını kendimiz için maksad-ı aksa saymalıyız. Hayatımızı bu en büyük gayeye kilitlemeli ve hep onu talep etmeliyiz. Can u gönülden, "Ne olur Allahım, esrar-ı ulûhiyetini ve rubûbiyetinin sırlarını bana da bildir; içimi marifetle donat, beni yakinin zirvelerinde gezdir ve ulvi hakikatleri vicdanıma sezdir!" demeliyiz. Belki okuduklarımız nazari olarak hayatımıza bir yön veriyor ama aynı zamanda bize bir gem de vuruyor, bizi belli bir çizgiye çekiyor. Maalesef, çoğumuz itibarıyla, sathilikten bir türlü kurtulamıyoruz; daha da kötüsü, "inandık" dediğimiz şeylerin hakikatini idrak etmeyle alakalı şiddetli bir arzuya da sahip değiliz. Marifette derinleşme ihtiyacını hissetmiyormuşuz gibi bir halimiz var; bu ihtiyacı hiç olmazsa dualarımızda dile getirmekten de uzağız. Bu açıdan da, bizim şu anki durumumuz sorgulanabilir; bize "Madem siz bu meseleye gerçekten inanıyor ve saygı duyuyordunuz, öyleyse, neden bari dualarınıza onu da dahil etmiyordunuz?" denebilir. Hani, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Kur'an-ı Kerim okuyan bir insana buyuruyor ki, "Bu okuduğun Kur'an ama hani onun gözyaşı; bunun ağlaması nerede!.." Çünkü, o Allah'ın kelamı; onu Mevlâ-yı Müteâl'den gelmiş olmasının taravetiyle, Cibril-i Emin'in ağzından döküldüğü anki halavetiyle ve Enbiyalar Serveri tarafından tebliğ edildiği zamanki letafetiyle dinliyor gibi dinlemek veya öyle tilavet etmek gerekmektedir. Böyle okuma ve dinlemenin de ağlamaksızın olması düşünülemez. İşte, bize de "Madem marifette derinlik istiyordun, nerede O'nu hakkıyla bilme arzusu, hani bunun kavlî ve fiilî duası?!." denebilir. Şu halde, çatlayasıya arkasına düşmemiz gereken hedef bu olmalı; biz hep onu takip etmeli ve onu elde etmeye çalışmalıyız. Bu devletin herkese hemencecik nasip olması söz konusu değildir; o bir dâd-ı Hak'tır, Allah vergisidir, bir mevhibe-i ilahiyedir. Derler ya "Kabiliyet dâd-ı Haktır, herkese olmaz nasip!" Kabiliyet (bazıları âdemiyyet de demişlerdir) Allah vergisi olduğu gibi, marifette derinliğe erme, esrar-ı ulûhiyete vakıf olma ve rubûbiyet sırlarına vukuf kesbetme de ilahî bir lutfa vabestedir. Fakat, onun arkasında olmak her mü'minin vazifesidir ve herkes şiddetle onu istemelidir. Şu kadar var ki, -öyle büyük bir bahtiyarlık bana nasip olmaz- ama esrâr-ı ulûhiyet adına söylenenleri doğrudan doğruya Sâdık u Masdûk Efendimiz'in fem-i güheri nebevisinden duysam; mesela, bana "Zât-ı ulûhiyet hakkındaki mülahazaların şöyle olsun!" dese, ben yine de, kendi idrak ufkum açısından bu sözleri doğru anlayamamış olabileceğimi düşünür ve algılamalarımda kırılmalar meydana gelmiş olabileceği ihtimali üzerinde dururum. Sonra da, Zât-ı Ulûhiyetle alakalı mevzular karşısında temkinimin ve kalbimin tir tir titremesinin gereği olarak yine "cümle-i mu'terize"lere sığınır, ifadelerimi bazı kayıtlar altına alır ve sürekli antrparantezler kullanırım. Bu mülahazalarımdan dolayıdır ki, Kalbin Zümrüt Tepeleri'ndeki cümlelerin bazısını belki otuz defa silip yeniden yazdım. "Min indi nefsî" sayılabilecek hükümlerden çok ürperdim, "Ya Rabbi, bunu ifadede Sana karşı bir saygısızlık seziyorum" dedim ve ulvi alemlere dair karaladığım bazı şiirleri yaktım, bir kısım notlarımı sildim ya da yırtıp attım. Hatıralar
|
|
| Son Güncelleme ( 30.06.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







