| İbretlik Hatıralar (5) |
|
|
| Osman Şimşek, herkul.org | |
| 19.11.2007 | |
|
Fethullah Gülen Kürsüsü ve Öteler İştiyakı Bütün Hak dostlarının ortak özelliği olan tevazu ve mahviyet, Muhterem Hocaefendi'nin de en bariz vasıflarından biridir. O, şahsında zâtî hiçbir kıymet görmez; kendini insanlardan bir insan veya varlığın herhangi bir parçası kabul eder. Tabiatına mal olan tevazu ruhuyla nefsini, kapının alt eşiği, meskenin sergisi, yolların kaldırım taşı, ırmakların çakılı ve başakların samanı sayar; Alvar İmamı'nın sözlerini gönülden tekrarlar: "Herkes yahşi men yaman/Herkes buğday men saman." Hayatı boyunca kılı kırk yararcasına yaşayan, ömrünü dine hizmete adayan, her gecesinin büyük bir bölümünü namaz, Kur'an, dua ve tefekkürle nurlandıran; şayet bir çocuğun başını sıvazlayacaksa bunu bile Allah Rasûlü'nün sünnet-i seniyyesine uygun düşecek şekilde yapmaya çalışan Hocaefendi'yi tanımayanlar, onun bazı söz ve tavırlarını kavramakta zorlanırlar. Dünden bugüne selef-i salihînin nasıl bir mahviyet çizgisi takip ettiğini bilemeyenler, İmam Rabbanî'nin "Nefsim itibarıyla kendime hiçbir zaman eşek nazarıyla bile bakmadım!" sözünü işitmeyenler veya Hazreti Bediüzzaman'ın "Nefis cümleden ednâ, vazife cümleden âlâ" ve -bir hadisten mülhem- "Allah bu dini fâcir bir adamın eliyle dahi te'yid eder, o halde sen kendini o racul-i fâcir bilmelisin" şeklindeki ifadelerini idrak edemeyenler, Aziz Hocamızın kendisini yerden yere vuruşunu da anlayamaz ve onun mahviyetinin gereği olan ifadelerini kendi seviyelerine göre yorumlamaktan kurtulamazlar. Ya herkesi kendileri gibi sanarak su-i zanlara girerler ya da "tevazu yapıyor" der geçerler. Hayır, Hocaefendi asla tevazu yapmaz; çünkü, tevazu yapılmaz, yapma sözünün tevazuya izafesinde sunîlik ve gösteriş manası vardır. Tevazu bir kalb ameli olarak yaşanır, sonra da onun akisleri hiç düşünülmeden ve niyet edilmeden söz, hal ve tavırlardan dışa yansır. Evet, Aziz Hocamızın anlayışına göre; iradî tevazu, iradî mahviyet ve iradî hacâlet kibir, gurur ve ucubdan daha tehlikeli ve daha öldürücüdür. Tevazuya niyet, tevazuyu kibre dönüştürür; mütevazı görünmek için mahcup mahcup durmak, bu maksatla alçakgönüllülük sayılan ifadeleri peşi peşine sıralamak çok çirkin bir riyakarlık ve koca bir yalandır. Bu tür davranışların arkasında -çoğunlukla- başkalarına "estağfirullah" dedirtme kastı da vardır. Eğer, süklüm püklüm olmalar, eğilmeler, temennâ durmalar insanın tabiatının bir neticesi ve gönlün dışarıya aksetmesinin bir sonucu değilse, bunlar şirk işmam eden "estağfirullah" yatırımlarıdır. Mahviyeti tabiatının bir derinliği haline getirememiş bir insan, Üstad Hazretleri'ni takliden, "Ben yokum, benim kudret ve ehliyetim de yok, konuşan yalnız hakikattir!" dese, herkesin elini eteğini öpse ve günde belki yüz defa kendini nefyettiğini söylese de o mütevazı sayılmaz. Çünkü, bu söz onun gönlünün sesi değildir, o tavır ve davranışlarında sunîlik vardır, o nefyin altında da bin tane insanın onu isbat etmesi dileği bulunmaktadır. O bir fert olarak "Ben yokum" dese de, belki bin tane insanın kendisini tanımasını, bilmesini ve isbatını beklemektedir. Yüzü yerde görünse de gözü hep takdir alkışlarındadır. Böyle bir duygu ve düşünce kayması da açık kibir, gurur ve ucubdan daha tehlikelidir. Açık kibir bellidir, farkedilebildiği ve bilindiği için ondan dönme ihtimali vardır. Fakat tevazu ve mahviyetin altına gizlenmiş kibir, gurur ve ucubdan kurtulmanın yolu yoktur. Bunlar öldürücü virüslerdir. Bu itibarla, Muhterem Hocamızın tevazu ve mahviyetinin icabı olan söz ve tavırları kendi kurbet ufku açısından değerlendirilmelidir.. ve bilinmelidir ki; o, ilâhî inâyetle fevkalâde bir muameleye tâbi tutulmazsa, halkın en şerlisi derekesine düşmekten bile korkar; korkar da, -seviyesi itibarıyla- benlik hesabına içinde belirebilecek en küçük bir kıpırdanışa karşı hemen harekete geçip onu olduğu yerde boğma cehdi ve gayreti ortaya koyar. Hep temkinle oturur, temkinle kalkar ve temkin serasında yaşar. İşte, hayatını böyle bir kulluk ufkuna göre örgüleyen Hocaefendi, bugün bütün dünya çapında parmakla gösterilen ve hakkında akademik araştırmalar yapılan bir insan haline gelmiştir. Şimdilerde o, Hazreti Sâdık u Masduk'un "Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır." beyanına canlı bir misal teşkil etmektedir. Ne var ki, Mütevazı İnsan, her tarafta adının anılmasından ve hakkında övgülerde bulunulmasından çok rahatsız olmaktadır. Aziz Dostlar, Sözü uzatmadan, hemen bu haftanın hatırasına da geçebilirdim; fakat, arz edeceğim notların, özetlemeye çalıştığım düşünceler zaviyesinden ele alınması gerektiğine inanıyorum. Haddime düşmediği halde, Hocamız hakkında yapmış bulunduğum yukarıdaki değerledirmelerin mahcubiyetini yaşayarak da olsa sadede geçiyorum: Bir Açılışa Davetin Ardından Geçen gün sabah namazından sonra, bir kardeşimiz, "elçiye zeval olmaz" düşüncesiyle, Muhterem Hocamıza bir mektup arz etmek üzere salona girdi. Avustralya'nın Melbourne şehrinden gönderilen mektup oranın en itibarlı üniversitelerinden birinin idarecileri tarafından yazılmıştı. Hocamızın şahsiyeti, düşünceleri, eserleri ve fikir mimarlığını yaptığı diyalog, eğitim ve kültür hareketi gibi mevzularda daha şümullü araştırmalar yaptırmak için bir kürsü açmaya karar veren ve bu mevzuda gereken hazırlıkları tamamlamış bulunan yetkililer, Hocamızı İslamî Çalışmalar Enstitüsü'nün bünyesinde kurdukları Fethullah Gülen Kürsüsü'nün açılışına davet ediyorlardı. Elçilik vazifesini yapan şahıs daveti kendisine takdim eder etmez, kötü bir haber almışçasına Muhterem Hocamızın yüz çizgileri değişti; sırtına koca bir dağ yüklenmiş gibi sıkıntılı bir ruh hali belirdi ve dudaklarından şu sözler döküldü: "Bilseniz orada burada adımın anılmasından dolayı ne kadar sıkılıyorum; hakkımdaki teveccühler karşısında Rabbimden ne kadar utanıyorum. Bazen 'Allah canımı alsa da bu tür teveccühlerle hiç karşılaşmasam, bu takdirkâr ifadeleri hiç duymasam' diyor ve bir an önce ölümü arzuluyorum. Acaba ben bu iltifatların ve medihlerin eri miyim? Ötede bana bunlara layık olup olmadığım sorulursa ne derim?" Evet, Muhterem Hocamız, "Kendi adıma açılan bir kürsü hakkında ne söyleyebilirim ki? İnsanların hüsn-ü zanlarına, samimi gayretlerine ve insanlık hesabına ortaya koydukları hayırlı faaliyetlere saygımın gereği kısa bir teşekkür mektubu gönderebilirim." diyerek sözlerini noktaladı. Sonra da "Kürsü'nün kendi adına açılıyor olmasından dolayı rahatsızlık duyduğunu, bu büyük eğitim ve diyalog hizmetlerinin bir şahsa verilmemesi gerektiğini; diyalog hizmetlerini, kültürler arası yakınlaşmayı ve herkesin konumuna saygıyı kim ortaya koyarsa koysun alkışlanması icap ettiğini ve açılan müessesenin başarısının sadece bir insanı ya da hareketi tanıyıp tanıtmasıyla değil, bütün insanlığa hizmet etmesiyle ölçüleceğini" dile getiren bir cevap gönderdi. O gün "İkindi Yağmurları" başlamadan önce, bir misafirimizin ihtiyarlıkla alâkalı bir sorusu üzerine, Muhterem Hocamız sözü yine hakkındaki çalışmalara ve takdirkâr beyanlara getirdi ve şunları söyledi: Şu son dönemde, Cenâb-ı Allah'ın canımı almasını o kadar çok arzu ediyor ve ölümü o denli özlüyorum ki, anlatamam. Şurada adımdan bahsediyorlar, burada medhiyeler diziyorlar... Bu çok tehlikeli bir hal. Ya denildiği kadar hayr ü hasenatım yoksa, kadr ü kıymetim zannedildiği kadar âlî değilse!.. Bazı kaynaklarda, ölen kimseyi mezarında sorguya çeken Münker ve Nekir adlı meleklerin, hakkında övgüler sıralanan ve "Şöyle iyiydi, böyle kıymetliydi!" denilen kimseye "Söyle bakalım, sahi sen onların dediği gibi miydin?" şeklinde sualler yönelttiklerinden, sonra da mübalağalarla anlatılan kimseleri cezalandırdıklarından bahsedilmektedir. Hakiki bir mü'min, Allah'ın rızası için dünyada kalmalı, Allah için yaşamalı, Allah için oturmalı, Allah için kalkmalı ve her şeyi Allah için yapmalı. Kendisinin söz konusu edildiği bir yerde ise, hayattan istifa etmeli. "Rabbim, istifa dilekçemi veriyorum. Senin icraatına karışamam ama artık hayat benim götürebileceğim gibi değil! Sırtıma bana ait olmayan şeyleri yüklüyorlar, her gün biraz daha ağırlaşıyor yüklerim!" demeli ve eklemeli: Dünya denen bu ise, tam ifritten bir azap, Yetiş ey Ebedî Dost, yetiş ki pek bunaldım! En tatlı hülyâlarla koşayım hep yolunda, Öteler İştiyakı Evet, "ille hayatın şu biriminde yer alayım, şurada şu işi paylaşayım, bu işe ben nezaret edeyim, şu işin içinde ben de bulunayım!.." gibi şeytanî mülahazaların önünü kesmek için "öteler iştiyakı" ile yaşamak çok önemlidir. İnsan ancak bu duygu sayesinde burada Allah için olabilir. Allah için olan da, şeytan için olmaktan kurtulur. Şeytan için olma, her fırsatta kendinden bahsettirme şeklinde tezahür eder. Şeytanın oyuncağı haline gelen kimse ister ki; âlem onu dillere destan yapsın, adeta kahramanlaştırsın, hakkında "falan birimin ya da falan müessesenin başında filan var; o, bizim canımızdır, cananımızdır, pir-i muganımızdır, şems-i tabanımızdır" desin, onu göklere çıkarsın. -Hafizanallah- kabirde işte böyle bir adama, "Sahi sen öyle misin?" derler. Şayet, methedildiği gibi değilse, o zaman iyice yerin dibine batırırlar. Bu itibarla, insan kendinden emin değilse -ki hiçkimse kendisinden emin olmamalı-, mübalağalı beyanları benimseyecek ve hakkındaki iltifatları kabullenecek kadar zayıf karakterli ise, daha baştan tedbirini almalı ve kendisini sıfırlamak için bütün cehd ü gayretini ortaya koymalıdır. Allah korusun, bir gün, tiranlar, firavunlar ve münafıklar gibi herhangi bir katkısının olmadığı işlerden dolayı övüldüğü zaman bile memnun olacak, yapmadığı şeyler söylenince dahi şişecek, böbürlenecek ve sevinecek bir zavallı olmaktan çok korkmalıdır. Zira bu, bir nifak sıfatıdır ve münafık kafirden daha eşeddir. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, huzurunda bulunan bir insan, oradaki başka birini övünce, "Kardeşinin boynunu bıçaksız olarak kestin" buyurmuştur. Evet, bir insanı yüzüne karşı övmek onun boynunun koparılması demektir. Çünkü, herkes kendisini yok sayarak ve o medh ü senaları başkalarına havale ederek o ağır yükü sırtından atamayabilir. "Falan insan, filan noktada şöyle hizmet ediyor, çok önemli işler görüyor!" şeklindeki bir söz kulağına geldiğinde bundan hoşlanan bir insan da tehlikeli alandan çıkamamış ve uçurumun kenarından uzaklaşamamış sayılır. İşte, böyle tehlikeli bir vetireye girmeden Allah'a yürümeyi arzu etmek sadâkat ifadesidir. İnsan parmakla gösterilmeye başladığı andan itibaren; önce, övüldüğü zaman utancından ve Allah korkusundan dolayı el açıp "Ey Rabbim! Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi başkalarından daha iyi bilirim. Ey Âlemlerin Rabbi! Halkın bende zannettiği iyilik ve faziletleri bana nasip et ve bende olup halkın bilmedikleri günahlarımı da affeyle! Söyledikleri güzel sıfatlar karşısında beni, kendini beğenmişlik ve gurur gibi hastalıklardan koru!" diye dua eden Hazreti Ebu Bekir'in (ra) yaptığı şekilde Allah'a sığınmalı.. sonra da, "Allah'ım bu alkışlar başımı döndürecek ve beni benden, beni özümden edecekse, öyle bir su-i akıbete uğramadan al emanetini. Hele, artık dinime hizmet edemeyeceksem, öyle bir hayatı, yük taşıyan bir merkubun yaşamasına benzetiyorum; dakikalarım, saniyelerim, saliselerim içinde hep i'la-yı kelimetullahı düşünmeyeceksem, kendimi sırtı semerli bir mahluktan farklı göremiyorum. Dolayısıyla, böyle bir hayat yerin dibine batsın, gayri yaşamak istemiyorum!" diyerek içini dökmelidir. Evet, bu duygu ve düşünce, Allah'a sadâkatin ifadesidir; bu mülahazaları paylaşmayan bir kimse sâdık değildir. Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu hayat-ı seniyyelerini dine hizmete bağlamış ve bize de o ufku göstermiştir. Öyle ki, daha Mekke'de az sayıda insanın iman ettiği bir sırada, Nasıbin (Nusaybin) cinlerinden bir grup gelip, kendisinden Kur'an dinledikten ve dinin bazı esaslarını öğrenip iman ettikten sonra, onlardan biat almış; akabinde, İbni Mesud'un (radıyallahu anh) yanına dönünce, "Demek ki benim öbür tarafa göçme zamanım geldi. Ben ins ü cinne peygamber olarak gönderildim; Mekke'de bu işi götürecek insanlar var, bugün cinlerden de iman edenler oldu; artık vazifem bitti!" manasına gelecek sözler söylemiştir. Âdeta, bize "Vazifesiz burada durmanın âlemi yok!" demiştir. Şimdi, Rehber-i Ekmel'in daha Mekke dönemindeki bu mülahazalarını alın, sadakat nişanesi Hazreti Yusuf'un onca çilenin akabinde Mısır'ın azizliğine ulaştıktan, anne-babasına kavuştuktan, kardeşleriyle buluşup barıştıktan sonra, en mesut ve bahtiyar olduğu bir anda gözlerini âhiretin yamaçlarına dikmesi, ölümü istemesi ve "Sana tam itaat içinde bir kul olarak canımı al ve beni hayırlı, dürüst insanlar arasına dahil eyle!" demesiyle irtibatlandırın. Bu iki tabloyu aynı çerçeve içinde mütalaa edince aynı hususun ortaya konduğunu göreceksiniz: Vazife tamam olunca Cenâb-ı Hakk'a vuslatı arzu etme.. ilahi aşk u iştiyakla dolup bir an evvel O'na mülaki olmayı isteme... Evet, bu talep sâdık olmanın gereğidir. Bir insan, iman ve Kur'an hizmeti adına yapacağı ciddi bir şey olmadığını düşünüyorsa, terhisini şiddetle arzu edebilir. Çünkü, ondan ötesi bir yandan hareketsiz ve aksiyonsuz bir hayattır; diğer taraftan da, takdir edilen bir insan olmaya, hayırla yad edilmeye, her yerde görünmeye ve şöyle böyle her işe müdahale etme durumunda bulunmaya rağbetin her geçen gün daha da artarak insanı felakete sürüklemesi kuvvetle muhtemeldir. Bu açıdan da, sadık insanların şiarı, samimiyetle "Allah'ım, hizmet adına yapacağım bir vazife olduğu müddetçe hayatımın bir kıymeti vardır; fakat, artık vazifem bitmişse ve sadece halkın pöhpöhüyle başbaşa kalacaksam, şayet Senin dinine hizmet edemeyeceksem, beni bir dakika bile yaşatma!" diyebilmeleridir. Şu kadar var ki, sadıklar "Ya Rab, kirpiklerimde öbür tarafın ışıkları tülleniyor, gayrı beni oraya alabilirsin. Evet, Senin iznin ve rızan olmadan ben hiçbir yere gidemem ama artık terhis beklediğimi söyleyebilirim!.." derler. Ne var ki, can ü gönülden cemâl-i İlahiyi arzu etmelerine rağmen, "hadi gel" çağrısını duyacakları âna kadar dünyanın sıkıntılarına yine katlanır ve her an-ı seyyaleyi "Refik-i A'la" hülyalarıyla geçirdikleri halde O'nun takdirine rıza göstererek, bu defa da "vuslata karşı sabır" sevabı kazanırlar. Hatıralar
|
|
| Son Güncelleme ( 30.06.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







