| Gülen'in Suruş'tan Farkı, Mevlânâ İle Ortaklığı |
|
|
| Zaman | |
| 24.11.2007 | |
|
"Hocalık yaptığım ilahiyat fakültesinde 17 yıl önce bir diyalog merkezi kuruldu. Burada çalışacaktım. Öncelik vermemiz gereken konu, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında diyalogdu. Bunun için Müslüman bir muhataba ihtiyacımız vardı. İlişkinin, kurumsal ve kalıcı olmasını istiyorduk. Muhatap ararken, bir camiye gittik. İmamla konuştuk. Belli periyotlarla bir araya gelecektik. Ancak her toplantıya farklı biri geliyordu ve gelen kişinin bir önceki görüşmeden haberi olmuyordu. Ne bir öneri geliyor ne de mesafe alıyorduk. Çünkü İslam dünyasından buraya hep işçiler gelmişti. Entelektüel bir ilişki için muhatap yoktu. Ama 7 yıl önce birkaç bayanla tanıştım. Waw! Hem Müslüman, hem bayan hem de entelektüel birikime sahiptiler. Üstelik onlar diyalog istiyordu. Heyecanlanıp nereli olduklarını sordum. Türk olduklarını söylediler. Diyalog çalışmaları yapan bir dernekleri olduğunu, Fethullah Gülen'in talebeleri olduklarını ifade ettiler. 10 yıl sonra ilk kez karşımıza muhatap çıkmıştı. Görüşmelerimiz başladı. Diyalog iftarlarını, 'Hz. İbrahim' adı etrafında yapılan sempozyumlar izledi. Her defasında orijinal bir teklifle geliyorlardı. İnisiyatifi onlar almıştı." Hollandalı ilahiyat profesörü Pim Valkenberg, 30'dan fazla Batılı bilim adamına Gülen Hareketi'yle ilk tanışmasını bu sözlerle anlatıyordu. Aslında bu sözler, bir yandan Avrupa'daki milyonlarca Müslüman'ın durumunu ve sahip oldukları imajı ortaya koyuyordu. Diğer yandan da Gülen Hareketi'nin bu tablodaki yerini çok iyi özetliyordu. İçine kapalı bir toplum, harekete geçiyor, inisiyatif alıyor, projeleriyle Batılı muhataplarını şoke ediyordu. Hollandalı profesörün bu şaşkınlığı, Batı'da hareketi tanımaya başlayan herkesin ilk tepkisini yansıtıyor. Çünkü İslam hakkındaki olumsuz imajın da etkisiyle sorun kaynağı olarak gördükleri İslam âleminden, kendilerinin yaşadıkları krizlere bile çözüm sunabilecek bir akımla karşılaşıyorlardı. Bu akımın dil, din, ırk, coğrafya sınırı tanımadığını görüyorlardı. Onlarca sosyal bilimciyi Rotterdam'a getiren ve Avrupa'nın köklü kurumlarından Erasmus Üniversitesi'ndeki 2 günlük konferansta buluşturan temel faktör de Anadolu insanının temsil ettiği bu evrensel projeyi anlama merakıydı. Ciddi bilimsel dergiler üzerinden yapılan konferans çağrısı üzerine 170 bilim adamı makale göndermiş, 17 profesörden oluşan editörler komitesi bunlardan 32 tanesini kabul etmişti. Daha konferans başlamadan tebliğleri kapsayan 530 sayfalık kitap hazırdı. Bu, tebliğleri toplayan bir broşür değildi. Leeds Metropolitan Üniversitesi yayınlarından çıkan, kütüphane kayıtlarına giren akademik bir eserdi. Toplantıya katılan Prof. Tom Gage, "50 yıldır bu tür bilimsel konferanslara katılırım. İlk kez tebliğlerin konferans öncesi basıldığına şahit oluyorum." diyordu. Erasmus Üniversitesi'ndeki etkinlik, Gülen Hareketi'nin dünya çapında akademisyenler tarafından ele alındığı konferansların yedincisi. İlki, Georgetown Üniversitesi'nde 2001'de John Esposito'nun öncülüğünde yapılan konferansların sonuncusu, ekimde Londra'da yapılmıştı. Açılışı Lordlar Kamarası'nda yapılan ve London School of Economics'te devam eden konferansta 49 bilim adamı tebliğ sunmuştu. AB fikrinin öncülerinden sayılan Erasmus'un (AB öğrenci değişim programının da adı) adını taşıyan üniversitede sunulan tebliğlerden bazıları hareketin eğitim ve diyalog çalışmalarını analiz ederken, bazıları da Gülen'i Spinoza, Mevlânâ gibi tarihî, Abdülkerim Suruş ve Tarık Ramazan gibi yaşayan simalarla karşılaştırıyordu. Mesela İranlı bir akademisyen tebliğinde, neden Suruş'un İran toplumundan koparken Gülen'in toplumuyla bütünleştiğini ele alıyordu. Prof. Thomas Michel, Mevlânâ'nın temsil ettiği çizginin Gülen'deki izdüşümlerini inceliyordu. Michel'e göre Gülen'in çizgisi, Mevlânâ'nın 'bir ayağı sabit, diğer ayağı ile bütün dünyaya uzanan pergel' metaforundan farksızdı. Batı'nın en ciddi eğitim kurumlarında, saygın bilim adamlarının katılımıyla yapılan bu konferanslar, birçok açıdan önem taşıyor: Öncelikle, İslam adına hep kötü örnekleri konuşan Batı, Türkiye'den çıkan bir hareketin her yerde insanlık adına yaptıklarını görmeye, üzerine düşünmeye başlıyor. Bilim adamları araştırdıkça Mevlânâ, Yunus gibi örneklerin birer mazi olmadığını, miraslarının bugün de yaşadığını görüyor. İkincisi, birçok akademisyen, daha tebliğini yazma aşamasında mecburen Türk insanını tanıyor ve fedakârlık, hasbilik gibi değerlerimizden haberdar oluyor. Üçüncüsü, Prof. Thomas Michel'in de dediği gibi hareketle ilgili akademik çalışmaların sayısı artıyor. Böylece dünyaya mal olan bir hareketin yaptıkları, evrensel dile aktarılmış oluyor. Dördüncüsü, bu konferanslar vasıtasıyla hareket, bilim dünyasına "Objektif olarak bizi analiz edin, eleştirin" çağrısında bulunuyor. Bu cesur tavır, hareketin gizlisi saklısı olmadığını ve olgunluğunu gösteriyor. Bu arada, dünya kendi gözüyle hareketi tanıdıkça, onun önünü kesmeye odaklanmış marjinallerin komploları da suya düşüyor. Keşke Türkiye'de bütün hareket ve kurumlar bu cesareti göstererek yapıp ettiklerinin medeni dünyada nasıl görüldüğünü araştırsa... (Abdülhamit Bilici, Rotterdam) |
|
| Son Güncelleme ( 24.11.2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







