Terörün Yeni Hedefleri Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 4
Kötüİyi 
Hamdi Yılmazer, Aksiyon   
26.11.2007

Hamdi YılmazerVe işte bunun için endişeleniyorum. PKK'yı Kuzey Irak'tan çıkarttıktan sonra Türkiye'nin başını ağrıtacak başka başka terör dalgaları oluşturulursa, mevcut durumu okuyup, bir adım öne geçme makamında bulunanları "sınır ötesi operasyon" baskısı altına alarak boğmaya çalışanlar neye hizmet etmiş olacak? Org. İlker Başbuğ'un "Karar alma noktasında bulunanları rahat bırakın" manasına gelecek açıklamalar yapması "operasyon da operasyon" türküsü tutturanların askerleri de rahatsız etmeye başladığının bir göstergesi olmasın?

Yıllardır Türkiye'nin başını ağrıtan terör belasını, tezkere çıkartıp, ABD ile birlikte operasyonlar yaparak bitirmek mümkün müdür?

Bu sorunun cevabını, terörün geçmişine kısaca bir göz attıktan sonra düşünmekte fayda var.

Bilindiği gibi çok partili hayata geçiş, DP'nin art arda iktidar sürecini başlattı. Demokrasinin kaideleri işlediği sürece CHP'nin iktidar yüzü görmesi pek de muhtemel görünmüyordu. Çünkü seçim sandığı halkın rızasını kazanabilenin yüzüne gülüyordu. CHP ise devlet tarafından başlatılmış modernleştirme programını, gerekirse halka dayatarak sürdürmekten yanaydı. Bu durumda açılan sandıklardan CHP'nin gülen taraf olarak çıkması nasıl gerçekleştirilebilirdi ki?

Bu imkânsız durum, 1950 öncesinde, çok partili hayata geçişin ertelenmesiyle sağlanmıştı. Siyaset meydanı rekabete açılınca, reel siyaset yapmanın lüzumunu fark eden partiler halkın temayüllerini dikkate almaya ve sandıktan iktidar partisi olarak çıkabilecek bir ivme yakalamaya başlıyordu. Siyaset satrancını, halkı dikkate alarak oynayan parti, -Serbest Fırka gibi Atatürk'ün kurdurduğu partiler dâhil- kapatılıp, CHP'nin alternatifsiz bırakılmasıyla, başlatılan sürecin devamı sağlanıyordu.

Malum olduğu üzere, parti kapatmanın gerekçesi, "Halkın henüz çok partili hayata geçişi hazmedememiş olması" ile açıklanıyordu. Ve yine malum olduğu üzere bu gerekçe 2007 Türkiye'sinde bile, 'bazı kliklerde' hâlâ geçerliliğini sürdürmektedir.

Rivayet olunan odur ki, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra İngiltere'nin koltuğuna oturup, dünyanın direksiyonunu ele alan ABD, Türkiye'ye uyguladığı baskılarla çok partili hayata geçişi zorlamış.

Sandığı halkın önüne koymaktan başka yol bulamayan CHP iktidarı 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde hükümet kurabilecek sandalye sayısını elde edememiş. Arka arkaya yapılan üç seçimden de DP'nin galip çıkması, demokrasi dışı yolları CHP'ye düşündürmüş müdür bilemiyorum. Bilinen o ki üniversite öğrencileri yürümeye başlamış. Gazeteler "Öğrencileri kıyma makinelerinde kıydılar" türünden başlıklar atarak çıkmış.

Ve…

ABD'ye ve iktidar uğruna gericilere çanak tutarak koltuğunu korumaya çalışan ABD'nin taşeron partisi DP'ye karşı bir "dip dalgasıdır" başlamış.

İşte bu dalga güzel memleketimizde bir ilkin başlangıcı olmuş.

Terakki Perver Cumhuriyet Partisi, Serbest Fırka gibi partileri kapatarak CHP hükümetini koruyan devlet mantığı ve İstiklal Mahkemeleri ile dipten gelebilecek dalgaları kontrol edebilen mekanizmalar, Türkiye Cumhuriyeti halkı tarafından seçilmiş, DP hükümetini devirmek üzere yola çıkan dip dalgasını engelleme konusunda aynı başarıyı gösterememiş.

Belki de acele etmeyip bir ihtimali daha düşünmek gerekir.

Mesela, binlerce yıllık devlet geleneğinin tabii neticesi olarak, devletin bekasını düşünen mekanizmalar ABD kapitalizmine karşı sosyalist devrim ihracıyla yayılmaya çalışan, SSCB tarafına hat çekip, her iki tarafla da gerektiğinde ittifak kurabilecek kanallar oluşturmak istemiş olabilir.

İşin aslı ne olursa olsun, karşımızda acı bir gerçek duruyor:

Soğuk Savaş döneminin iki süper gücü arasında gonk tokmağı gibi salınan süreç, milletin kafasına kâh sağdan çarpmış kâh soldan…

Ve karşımızda bir gerçek daha duruyor:

Çok partili hayata geçişten itibaren CHP tek başına iktidara gelecek sayıyı hiçbir zaman sandıktan çıkartarak iktidar olamamış.

Burada durup bir noktaya daha göz ucuyla bakmakta fayda var.

27 Mayıs İhtilali'nin ardından sol dalga güçlenmeye, sokaklarda ağırlığını iyiden iyiye hissettirmeye başlamış. Hatta CHP bile "ortanın solu" demiş. Attila İlhan'lı ulusalcılığın "Gazi Paşa zamanında da aslında Moskova ile ittifaktan yanaydı." tezine kulak verirsek, bugünün ulusal-kuvvacılarının 27 Mayıs'ta, sokaktan çıkıp hükümeti devirmenin ilk örneğini, emperyalizme karşı verilen Milli Mücadele ile özdeşleştirdiğini görürüz. Bu tezin, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ve zamanın süper gücü İngiltere ile ilişkilerini ne kadar açıkladığı çok su götürür bir hamur olsa da önemli değil.

Yani, DP iktidarıyla başlayan milli iradenin sandığa yansıma sürecini, "Çok partili hayata geçişi ABD zorladı." tezi üzerinden bir Ali-Cengiz oyunuyla emperyalizmin operasyon aracı gibi gösterme gayretine düşen illüzyonistler bazı şeyleri fena halde atlıyor.

Hem de Marksist-Leninist bir örgüt olduğu açıkça ortada olan bir örgütü ABD'nin kullandığını söyledikleri halde…

Şimdi…

Eğer İkinci Cihan Harbi sonrasında dünyanın direksiyonunu eline geçiren ABD, Batı Kutbunu düzenlerken Türkiye'yi demokrasiye zorlayarak amacına ulaştıysa…

Yani Türkiye'de CHP'yi iktidardan edecek bir seçmen potansiyeli görüp, aynı zamanda dünyaya ihraç ettiği değerlere de uyduğu için demokrasi dayatmasında bulunarak, elini sıcaktan soğuğa vurmadan ve de son derece perestij kazanarak Türkiye'de iktidarı alternatifli hale getirebildiyse…

Aynı ABD diyelim ki DP'nin icraatlarından rahatsızlık duydu ve de CHP'yi de seçmeni razı edip iktidara gelebilecek performans göstermekten bir hayli uzakta gördüyse ne yapmıştır?

Hani her istediğini yapmaya muktedir, istediğini iktidara getiren, istediğini istediği şekilde koltuktan indiren bir ABD imajı çizerek "taşeron edebiyatı" üzerinden milletin gözünü boyamaya çalışanlar var ya işte o yüzden soruyorum.

Böyle bir ABD kendi taşeronu durumundaki DP'yi, 27 Mayıs'ın şerrinden koruma gereğini neden duymadı acaba?...

Bir de şöyle soralım:

27 Mayıs'tan sonra ABD kaybeden taraf mıydı? Yoksa kazanan taraf mı?

Bu soruyu "AKP'yi iktidara getiren ABD'dir. Yoksa mümkün müydü?" diyenler açısında bir de şöyle soralım:

Diyelim ki AKP dışındaki partilerin seçimle iktidara gelme ümidi kalmadığı bir dönemde, "ölme-öldürme" yeminleri yapan, "ulusalcı nikâh kıyanlar", "evlerini cephaneliğe çevirenler -varsayalım ki- başarılı oldu. Bu durumda ABD kaybeden taraf mı olur yoksa kazanan taraf mı?

Aynı tarafların sınır ötesi operasyon konusunda çok sabırsız olduğunu da biliyoruz.

Eğer Kürt Devleti kurarak Türkiye'yi bölmek isteyen ABD, bu amaç doğrultusunda PKK'yı kullanıyorsa, aynı ABD'nin anlık istihbarat desteği vererek Kuzey Irak'taki PKK kamplarına operasyon imkânı verdikten sonra "Ben üzerime düşeni yaptım" diyerek kenara çekilmesi, hadi bir adım daha atalım, PKK'yı Kuzey Irak'tan tamamen çıkarması halinde terör biter mi?

"Eğer bir dış destek yoksa terör örgütlerinin varlığını sürdürmesi imkânsızdır." cümlesinin hatırlanacağını biliyorum.

Ve işte bunun için endişeleniyorum. PKK'yı Kuzey Irak'tan çıkarttıktan sonra Türkiye'nin başını ağrıtacak başka başka terör dalgaları oluşturulursa, mevcut durumu okuyup, bir adım öne geçme makamında bulunanları "sınır ötesi operasyon" baskısı altına alarak boğmaya çalışanlar neye hizmet etmiş olacak?

Org. İlker Başbuğ'un "Karar alma noktasında bulunanları rahat bırakın" manasına gelecek açıklamalar yapması "operasyon da operasyon" türküsü tutturanların askerleri de rahatsız etmeye başladığının bir göstergesi olmasın?

1950'de halkın CHP tarafında olmadığını gören ABD'nin demokrasiye geçiş baskısı yaparak iktidar değişikliğini sağladığı tezini tekrar hatırlayalım. Sonra Hamas'la görüşen, Suriye ile dostluklar kuran, İran'la doğalgaz anlaşmasını ABD'ye rağmen imzalamakta ısrar eden, Irak'a komşu ülkeleri Türkiye'de toplayarak bölgede ağırlığını hissettiren bir iktidarı, demokratik yollardan alaşağı etmek mümkün değilse ne olur?

Üstelik bir de akla gelen ihtimalleri bertaraf etme becerisi gösteriliyorsa…

O da yetmiyormuş gibi canlı bombalar polis tarafından bir bir yakalanıyor, hatta ikna edilip, canlı bomba olarak hazırlanan başka kişileri de söylemeleri sağlanıyorsa…

Hükümet doğuda yollar yapıp, "köydes" gibi projelerle vatandaşın gönlünü kazanarak devlete bağlılığını perçinliyorsa…

O zaman "İmralı'dan örgütü idare eden şahıs", ne tip emirler yollar acaba?

Yakalandığı zaman uçakta söylemiş olduğu "yapacak bir hizmet bulunur" sözünü hatırlar mı?

Hasip Kaplan'ın cemaat ve tarikatların güneydoğudaki faaliyetlerinden rahatsız olduklarını ifade ederek "irticayla mücadelede kararlı" merkezlere yolladığı mesaj tutar mı mesela?

Düşünebiliyor musunuz?

30 bini aşkın cana mal olmuş, milyarlarca dolar servetin dağlarda taşlarda heba olmasına sebep olmuş, ülkenin belinde çeyrek asırdır ağır bir kambur oluşturmuş kanlı örgüt nasıl bir role soyunuyor?

Sadece soyunmakla kalmıyor, kendi kontrolündeki sitelerde, elebaşlarının açıklamalarını yayınlayarak, bu doğrultuda gerekirse eylem yapma vazifesini kabul edeceklerine dair ipuçları veriyor!..

Kazan kaynamaya başlayınca dibindeki çör-çöp yüze vurmaya başladı yani!...

Son sözü İbrahim Hakkı Hazretlerine bırakalım:

"Hak şerleri hayreyler.
Zannetme ki gayreyler.
Arif anı seyreyler.
Mevla görelim neyler?
Neylerse güzel eyler."

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Mü'min Ufkunda "Çevre"

Seyredin

Hicret, Ric'at ve Mukaddes Hüzün

Seyredin

En Önemli Vazife

Dinleyin

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

Salihli Vaazı - 1979

İndirin

Kur'ân ve İlim Konferansı - 1976

İndirin

Küçük bir şey başarınca her şeyi başaracağını zannetmek şeytanî bir vehimdir.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri