| Hakkın Sınırları ve Farklı İstidatlar |
|
|
| Fethullah Gülen | |
|
Dinimize göre hak ve kıymet açısından bütün insanlar tarağın dişleri gibi birbirine eşittir. Irk, cins, renk, dil ayrımı yapılmaksızın herkes aynı hak ve aynı imkânlara sahiptir. Fakat bu husus, farklı istidat ve kabiliyetleri, farklı istidat ve kabiliyetlerin sa’y u gayretlerini görmezlikten gelme, yok sayma şeklinde anlaşılmamalıdır. Meselâ zeki, becerikli, harika kabiliyetlere sahip bir insanla; aptal, beceriksiz, âciz bir insan elbette ki hukuk karşısında bir ve eşittir. Fakat mutlak müsavat deyip herkesi aynı refah seviyesine mahkûm kılmak, istidat ve kabiliyetlere sınır koymak, sa’y u gayretleri görmezlikten gelmek hak ve adalet değil, tam tersine hak ve adaletin çiğnenmesi mânâsına gelir. Çünkü emeğe, sermayeye, istidat ve kabiliyetlere göre insanlara farklı bazı imkânlar tanınmazsa, istidatlar kendi performanslarını ortaya koyamaz, yüksek kabiliyetler inkişaf etme zemini bulamazlar. Veciz bir sözde de ifade edildiği gibi, mârifet iltifata tabidir. Yani siz onların ortaya koydukları performansı mükâfatlandırır; onlara kendi ufuk ve enginliklerini ifade etme zemini hazırlarsanız onlar da topluma faydalı birer unsur hâline gelirler. Belki burada şöyle bir mülâhaza ileri sürülebilir: Bu tür farklı istidat ve kabiliyetlere sahip bulunanlar adanmışlık mülâhazasıyla hareket etmeli, farklı hak talebinde bulunmamalıdırlar. Elbette ki, bu şekilde davranan babayiğitler, vicdanı engin, fazilet sahibi insanlardır. Onlar bu şekilde davranırlarsa amudî olarak Allah’a yükselirler. Fakat bu talep objektif değildir ve herkesten beklenmez/beklenmemelidir. Zira insanları böyle davranmaya mecbur kılacak ne Kur’ân ne de Sünnet-i Sahiha’da bir emir, bir beyan vardır. “Bu fedakârlığı göstermeyen insan, insan olamaz.” diye bir disiplin de mevcut değildir. Dolayısıyla bu tür tercihler, onların fedakârlık, inisiyatif ve hasbiliğine bırakılmalıdır. Şimdi asıl konumuza dönecek olursak diyebiliriz ki, yüksek istidat ve harika kabiliyetlere sahip bulunan insanlar çok önemli işler ortaya koyabilirler ve bundan dolayı onlara takdir, teveccüh ve iltifatta bulunulabilir veya hususî çalışma zemini hazırlama gibi imkânlar kendilerine sunulabilir. İşte bir yönüyle bütün bunlar onların hakkıdır. Ancak bu tür şahıslarla aynı seviyede olmayan, aynı performansı gösterip aynı sa’y u gayrette bulunmayan birinin kalkıp da onlara sunulan bütün bu imkânları kendisi için de istemesi ve bunun adına da ihkak-ı hak demesi hatta bu mevzuda bir isyan ahlâkı, bir başkaldırı anlayışı içine girmesi hakkın sınırlarını bilmeme, hakkın çerçevesini idrak edememe demektir. (Kalb İbresi, s. 251-252) |
|
| Son Güncelleme ( 14.08.2010 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



