| İbretlik Hatıralar (8) |
|
|
| Osman Şimşek, herkul.org | |
| 10.12.2007 | |
|
Çayın Dökülmesi ve Hocaefendi'nin Nasihati M. Fethullah Gülen Hocamızın dikkat çeken yönlerinden biri de, "te'vîl-i ehâdîs"e çok önem vermesidir. Genel olarak, "tevil-i ehâdîs" tabiri; söz ve hadiseleri yorumlamak, eşyânın melekûtî yönlerini anlamaya çalışmak, basiret ve firaset nazarıyla bakıp nesnelerden ve olaylardan manalar çıkarmak; rüyadaki ya da gerçek hayattaki bir ifadenin veya vakıanın, hadiseler zincirindeki yerini, ileride varacağı noktayı, onun akıbetini ve nihaî manasını kavramaya gayret etmek demektir. Aziz Hocamız, işittiği hiçbir beyanı ve şahit olduğu hiçbir hadiseyi rastlantıya vermemekte, onda mutlaka bazı hikmetler bulunduğunu düşünmekte ve zaman zaman değişik vesilelerle bu mülahazasını dile getirmektedir. Geçenlerde, sohbet öncesi mahmurluğu atıp anlatılanları daha dinç bir vaziyette dinleyebilmek için bir nevi âdet edindiğimiz üzere ikindi namazı sonrası çay servisi yapılmıştı. Herkesin çayını yudumladığı bir esnada, nasıl olduysa güzel bir insanın bardağı devriliverdi ve çayı döküldü. Belki bardağı deviren başkasıydı ama elbisesine çay dökülen insan Muhterem Hocamızın nazının geçtiği ve rahat konuştuğu bir büyüğümüz olunca, Hocamız "Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!.." kabilinden hepimize şu nasihatte bulundu: Bir bardağı devirdiğiniz zaman bile, "Acaba bu hangi zihnî inhirafıma bir tokattı?" demelisiniz. "Acaba aklımdan ne geçiriyordu ve neyi tasavvur ediyordum ki, böyle bir tokata maruz kaldım?" diye düşünmelisiniz. Şayet böyle düşünmüyorsanız, bir manada, Allah'ın bazı cüz'iyyâta karışmadığına inanıyorsunuz ve O'nun meşietinin hadiselerin cüzlerine taalluk etmediğine kâilsiniz demektir. Oysa, her şeyin zimamı ve her şeyin anahtarı O'nun kudret elindedir. O, cüz'iyyata da, külliyata da karışır. Her şey O'nun taht-ı tasarrufundadır. Kaldı ki, kâinatta hiçbir hâdise tesadüf eseri değildir. Kuluna şahdamarından daha yakın olduğunu beyan eden Yüce Yaratıcı, galaksileri idare etmenin yanında, aynı anda sizin alyuvarlarınız ve akyuvarlarınız üzerinde de tasarrufta bulunmaktadır. O hem yegâne Hâlık'tır hem de bütün varlığı ayakta tutan yegâne Kâim ve mahlukatın tamamını iradesi istikametinde idare eden yegâne Mürîd'dir. Bu itibarla da, meydana gelen her hadise O'nun iradesiyle vuku bulmaktadır; dolayısıyla kâinâtta hiçbir şey tesadüfî değildir. Bu açıdan, başınıza gelen her hadisenin bir hikmete binâen cereyan ettiğine ve musibetlerin çoğunlukla kendi kusurlarınızdan kaynaklandığına inanmalısınız. "Başınıza gelen her musîbet, işlediğiniz günahlarınız (ihmalleriniz ve kusurlarınız) sebebiyledir." (Şura, 42/30) ayetine öncelikle nefsinizi muhatap saymalısınız. Gerçi, ekser tefsirciler, bu ilahi beyanın günahkârlar için olduğunu kabul ederler; çünkü, Nebilerin, velilerin ve Hak dostlarının maruz bırakıldıkları musibetler de söz konusudur. Fakat, bir insanın, kendi başına gelen musibetleri kendi hatalarının neticesi olarak görmesi ve bunu ilahi bir ikaz addetmesi temkinli olmasının gereğidir. Şu kadar var ki, insan sevimsiz hadiseler ve musibetler karşısında kat'iyen teşe'üm (uğursuz sayma, şerre yorma) yoluna gitmemelidir. Zira, musibetler, zâhiren nahoş olsalar da, sonuçları veya melekût cihetleri itibarıyla mü'min için rahmet buudunda tecelli eden ilâhî ikazlardır. Mesela, Cenâb-ı Allah, ayağınıza bir dikenin batmasına izin verir, görünüşte bu bir şerre davetiyedir; fakat, o sayede siz teyakkuza geçer ve daha büyük bir dikenin -belki dikenlerin- tahribatından kurtulursunuz. Evet, kainatta rastlantı olmadığını düşünerek, hadiseleri "tevil-i ehâdîs" zaviyesinden değerlendirmeye çalışmak makbul sayılsa da, bazı musibetlerden kötü manalar çıkararak teşe'üme girmek mahzurludur. Çünkü, bir kısım şeyleri uğursuz sayarak, onların gelecekte mutlaka belli neticeler vereceğine inanmak ve bu zanna bağlanarak hareket etmek bir çeşit kehanettir; böyle bir uğursuzluk düşüncesi ise dinimizde merduttur. Çay dökülür dökülmez "Acaba hangi bela geliyor?" demek ve bir felaket beklemek mü'mince bir davranış değildir. Bir baykuşun gelip binanızın tepesine konmasına ve çirkin çirkin ötmesine "boş ve anlamsız" diyemezsiniz. Zira, onun başka yerde değil de sizin çatınızda ötüp durması asla tesadüf olamaz. Ne var ki, ondan dolayı teşe'ümde bulunmanız ve ona bağlı bazı hükümler vermeniz mü'min kimliğinize hiç yakışmaz. Aynı husus, bazı olayları ve tevafukları uğurlu saymak manasına gelen "tefe'ül" için de geçerlidir. Nesnelere ve hâdiselere güzel manalar yükleyip, onları nazara alarak ileriye matuf şeyler hakkında kesin hükümler ortaya koymak da bir tür kehanet sayılır. İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtu vesselâm) nesneleri ve hadiseleri hayırsız saymayı, şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı (teşe'ümü) reddetmiş; fakat, tefe'ülü bütün bütün kesip atmamış, onu doğru değerledirmek gerektiğini belirtmekle iktifa etmiştir. Hatta, bizzat kendisi Hudeybiye'de Süheyl bin Amr'ın adından dolayı tefe'ülde bulunmuştur. Anlaşma yapmak üzere Kureyş tarafından gönderilen heyetin başında Süheyl bin Amr'ın olduğunu duyunca, Rasül-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) kolaylık, mülayemet ve yumuşaklık ifade eden "Süheyl" ismiyle tefe'ül ederek "Artık işiniz kolaylaştı!" buyurmuştur. Suçlu Kim? Bu itibarla, bazı hadiseleri iyiye yorsanız bile, onlardan kesin hükümler çıkarmamalısınız; çirkin gördüğünüz vakıalar karşısında da uğursuzluk düşüncesine ve telaşa kapılmamalısınız. Size göre ahvâl-i âdiyedeki değişikliklerle ve fevkalâdeden tecellilerle karşılaştığınızda Allah'ın meşietinin, gelmesi muhtemel belaları savabileceğini mülahazaya almalı ve gönülden O'na sığınmalısınız. Musibetleri bir teveccüh çağrısı olarak görmeli ve menfi haller karşısında O'na daha samimi yönelmelisiniz. Evet, o türlü durumlarda, önce istiğfar eder, "Allah'ım bizi bağışla" dersiniz; sonra da "Gizli sadaka gazab-ı ilahiyi söndürür!" hadis-i şerifine istinaden bir miktar sadaka verirsiniz. Sadaka, sadakât nişanıdır; "Allah'ım bu küçük hadise vesilesiyle, Senin kapının boynu tasmalı sadık bendeleri olduğumuzu bir kere daha itiraf ediyoruz; Sana inanıyor, Sana güveniyor ve Sana sığınıyoruz!" manasına gelir. Siz Allah'a bu ölçüde teveccüh eder ve öyle bir sadakayla sadakatinizi gösterirseniz, Cenâb-ı Hak da muhtemel belayı def' eder; şayet bir vebaliniz varsa, o sadakayı günahınıza keffaret sayar. Nitekim, yanında teşe'ümden bahsedilince, Rehber-i Ekmel (aleyhissalâtu vesselâm) Efendimiz, "Uğursuzluk düşüncesi bir mü'mini yolundan alıkoymasın. Şayet, sizden biri hoşlanmadığı bir şey görecek olursa, şu duayı okusun: Allahümme la ye'ti bi'lhasenâtı illâ ente, ve lâ yedfe'usseyyiâti illâ ente, velâ havle ve lâ kuvvete illâ bike - Allahım, hayırlar ancak Sen'dendir; kötülükleri de sadece Sen defedebilirsin. Yegâne havl ve kuvvet sahibi de Sensin, güç ve kuvvet Sen'dendir." Diğer taraftan, kimi zaman bazı insanlar iradelerinin yetersizliğinden dolayı, kendi ihtiyarlarıyla istikameti ve adaleti ayakta tutamazlarsa, Cenâb-ı Hak onların bir kısım tasarruflarına kısıtlama getirir. İsterseniz buna "cebrî istikamet" ya da "cebrî adalet" de diyebilirsiniz. Mesela; şayet bir insan, başkalarının gözleri önünde diğerlerinin yemediği bir şeyi yerse, orada bir adaletsizlik vuku bulduğundan, lokmalar onun boğazında kalır, içmek istediği su nefes borusuna takılır. Bu uyarıdan sonra, o insan artık o hususta daha dikkatli davranır; âlem yiyorsa o da yer ve herkese ne düşüyorsa, o da o kadar nasiplenir. İşte, anlayabilenler için Cenâb-ı Hakk'ın bir de böyle cebrî tahdit kuralı vardır. Rahmeti Sonsuz, kulunu hem tecziye eder hem de o fazlalığa karşı tembihte bulunur; "Öyleyse siz de tartıyı adaletle yapın, sakın teraziyi, dengeyi aksatmayın." (Rahman, 55/9) ayetinin tokatını vurur. Bir manada, fert planında bozulan ölçü ve tartının toplum çapında da dengesizleşeceğini ihtar eder ve "öyle yapma!" der. Öyleyse, durup dururken çayı üstüne neden dökeceksin ki? "Falanın gözü değmiştir!" diyebilirsin ama dememelisin; hatta bunu hiç düşünmemelisin. Sen hemen kendi nefsine dönmeli ve içini kontrol etmelisin. Atf-ı cürüm vesilesi arayacağına, iç istikametini gözden geçirmelisin. Muhtemel mücrimler arasında sana en yakın olan yine kendi nefsin; öyleyse, herkesten önce onu tutup sanık sandalyesine oturtmalı ve sorguya çekmelisin. Suçlu olması ihtimal dahilindeki on tane adam kaçışıyor olsalar ve siz de "Mücrimleri yakalayın!" çağrısını duysanız, evvela kime hamle yapar, önce kimi yakalarsınız? Tabii ki size en yakında bulunan adamı... O halde, sizin de maznunlar arasında olduğunuz bir hadisede, niçin uzağa bakasınız ki!.. En yakındaki dururken, uzaktakine neden el uzatasınız ki!.. Suçlu tam önünüzde, hatta içinizde.. hep sizinle... Bu kalb kirli, bu hayal lekeli, bu zihin dağınık ve bu tasavvurlar kırık.. kendi hakkınızda bu hükmü verebiliyorsanız, artık yapışın nefsinizin yakasına... Allah Bundan Hoşnut Olur mu? Sevgili Dostlar, Madem söz çaydan açıldı; Muhterem Hocamızın çay demleme usulü, "bir bardak, iki bardak.." değil de "yarım, bir ya da bir buçuk bardak" diyecek kadar ölçülü çay içmesi, çayda kullandığı tatlandırıcı gibi bu konudaki âdet ve hassasiyetlerini başka bir yazıya bırakarak, mevzuya dair bir notu daha aktarmak istiyorum: Geçenlerde, Aziz Hocamız, kendisine takdim edilen çayı çok beğenince şunları söylemişti: Bazen arkadaşlar böyle güzel çay yapıyorlar; o zaman, bir iki bardak daha içesim geliyor. Aslında, insan ne yaparsa yapsın, işini çok iyi yapmalı, her meseleyi "itkan" üzere ortaya koymalı. Biliyorsunuz, "itkan" herhangi bir hakikate yakından vakıf olup ona tam inanmak ve onun gereklerini pürüzsüz, sağlam bir şekilde uygulamak demektir. Kur'ân-ı Kerim, mü'minlere "Yaptıklarınızı Allah da, Rasulü de, mü'minler de görecekler; bu şuurla çalışın!" (Tevbe, 9/105) buyururken itkana işaret etmektedir. Bu ilahi beyan, "Amellerinizi Allah'ın ve Rasûlü'nün teftişine arz edecek şekilde arızasız ve mükemmel yapın." demektir. Rehber-i Ekmel Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bir hadis-i şeriflerinde, "Allah, işlerini itkan üzere yapan insanı sever." buyurmaktadır. Bu mevzudaki dini emir ve tavsiyeler çok şümullüdür. Mesleği ve vazifesi ne olursa olsun, her mü'min her türlü işini Allah'ın hoşnutluğuna ve Rasul-ü Ekrem'in beğenisine sunuyor gibi ortaya koymalıdır. Öyleyse, şayet mühendisseniz, vazifenizi bu şuurla eda edin ve Hak nezdinde makbul semereler üretin.. çiftçiyseniz, tarlanızı bu anlayışla sürün, seranıza bu düşünceyle girip çıkın ve Allah indinde hoşa gidecek ürünler verin.. hekimseniz, hastanıza karşı her tavır ve davranışınızda "Mevlâ-yı Müteal bu muamelemden memnun mu, Kalblerin Tabibi bu mualecemi beğendi mi?" sorusunun cevabını arayın.. bir derginin ya da gazetenin mizanpajından sorumluysanız, ele aldığınız her sayfayı Allah'ın takdirine arz ediyor gibi hazırlayın; her adımda "Rabb-i Rahim bu sayfayı, bu üslubu ve bu çizgileri beğenir mi; Rasûl-ü Ekrem Efendimiz çalışmamı görünce tasvip ve takdir eder mi?" diye kendi kendinizi sorguya çekin. Şüphesiz, Allah Teâlâ her halinizi görüyor; O dilerse sizinle alâkalı tabloları Peygamber Efendimiz'in nazar-ı şuhuduna da takdim eder. Dolayısıyla, her işinizi teftişe sunuyor gibi ortaya koymalısınız. Her hareketinizi ilahi hoşnutluğa ve nebevî beğeniye bağlamalısınız.. ve unutmamalısınız, bu anlayış, insanlara beğenilme ve alkışlanma peşinde koşmak değildir; Allah Teâlâ'nın razı olduğu bir işi başkalarına da sevdireceğini daha baştan kabul etmek demektir. Hatıralar
|
|
| Son Güncelleme ( 30.06.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







