| 16. Abant Platformu Toplantısından Notlar |
|
|
| gyv.org.tr | |
| 15.12.2007 | |
|
Dr. Şahin Alpay -Bahçeşehir Üniversitesi Laikliği herkes farklı algılıyor. Laiklik Türkiye'de bir efsane gibidir. Bu model hangi amaçlara hizmet etmektedir, bunu düşünmek lazım. Cumhuriyetin kurucularının bundaki amaçları neydi? Birincisi TC kurulduğu zaman Osmanlı'dan devralınan milletlerden bir Türk milleti oluşturulmak istendi. Ama Osmanlı'da farklı etnik ve dine sahip halklar vardı. TC kurucularında pozitif bir laiklik vardı. Çöküşü dinde görüyorlardı ve eğer ilerlemek ve kalkınmak isteniyorsa bilimsel verilere dayanan bilgilerle bunun sağlanabileceğini düşünüyorlardı. Türkiye'de dini azınlıklara yeteri kadar itina gösterilmemektedir. Bugün Alevilerin yaşadıkları sıkıntılar ve özellikle başörtülülerin yaşadıkları bugün gündemin ana maddeleri arasında yer alıyor. AKP'nin resmi politikalardan ayrıştığı konu başörtüsü meselesidir. Yaklaşım farklı olmasına rağmen henüz bir farklılık oluşturamadılar. İmam Hatipli ve Kur'an Kursları ile ilgili bazı kısıtlayıcı önlemler alınmıştı. Bunları da AKP döneminde kaldırmak amacıyla çalışmalar başlatıldı fakat henüz bir sonuç alınamadı. Din derslerinin zorunlu hale getirilmesi konusunda yeni anayasa çalışmalarında yer verildi. Din dersi seçmeli ama din kültürü dersi mecbur kılınmak istendi. Aleviliğin resmen tanınması ile ilgili bazı adımlar atıldı ama henüz bir şey söylemek için erken. Dr. Seyfetin Abdülfettah Türkiye Avrupa ve İslam ülkeleri arasında önemli bir köprü. Türkiye laik Türkiye ve Osmanlı medeniyeti arasında da kalmış bir ülkedir. Bu bize her zaman gri tablo sunuyor. Zaman zaman Doğu'ya ve Batı'ya yönelmek üzere politikalar üretiliyor. Türkiye bir arada yaşamayı bilen bir topluma sahip. Laiklik içinde radikal laiklik ve ılımlı laiklik arasında yaşama imkanı dahi var. Türkiye bütün bu yaşananlar çerçevesinde önemli bir örnek sunmaktadır. AKP bu gri tabloyla nasıl baş edeceğini iyi bildi. Cüzzi politikaların farkına varıp onları bir araya getirmesini becerebilmiş bir ülke. Dini özgürlüklerin laiklik çerçevesinde olabileceği gibi yanlış bir kanaat var. Bu Batı kaynaklı bakış açısıdır. Özgürlük sadece kendileri tarafından üretilmiş ve elde edilebilirmiş gibi bir hava estiriyorlar. Bizim kendi medeniyetimizde bunun en güzel örnekleri vardır. Mümtaz'er Türköne Türkiye ve Mısır aynı süreci yaşadı ve aynı etkiler altında kaldılar. Yeni yollarına bakarken de demokrasiden istifade etmeleri gerekiyor. İlk adımda bu iki ülkenin medeniyetler diyaloğu şemsiyesinin altında yer almaları gerekiyor. Bu nedenle demokrasiden elde edilen kazanımlardan istifade edilmeli. Türkiye'de laiklik din ile devleti birbirinden ayırmak ve devleti millet karşısında tarafsız bir konuma getiren bir ilke değil. Laiklik toplumu modernleştirmek, Batı tipi bir topluma ulaşmak için kullanılan bir ilkedir. Bugün İslamofobia nasıl artarak devam ediyor ve medeniyetler çatışması gibi bir gidişata sürüklüyorsa, biz de kendi içimizde böyle bir sıkıntı yaşıyoruz. Fransa'nın modası geçmiş dini ilklerden kurtulmak için kullandığı laiklik, bugün bize sunulmuş durumda. Dolayısıyla laiklik bir tür İslam karşıtlığı haline getirilmektedir. Mısır da farklı inançlara ait halklar yaşamasına rağmen uzlaşı içinde yaşayabiliyorlar. AKP ile birlikte Türkiye seçkinlerini değiştiriyor. Eski seçkinler miadını dolduruyor ve yeniler başa geçiyor. Onlar da muhafazakar değerlerle kendilerini ifade ediyorlar. Kültürel ve Siyasi açıdan İnsan Hakları Türkiye demokrasiye geçişinde hızlı bir ivme kazandığını fark ettik. Türklerin bu dönem içerisinde AB'ye ilgisinin arttığını fark ediyoruz. Halk ve STK üyeleri insan haklarını takip ediyorlar, Avrupa ilkelerine dikkat ediyorlar. Avrupa İnsan Kakları Mahkemelerinin kararlarına da dikkat etmelerini halkın bu kararlara karşı ne kadar duyarlı olduğu şeklinde yorumluyoruz. İlk zamanlar bazı konularda Türkiye'nin zayıf olduğu ve bazı ilkelere uymadığı belirtiliyordu. Fakat AKP ile birlikte bir sıçrama yaşandı ve İnsan Hakları konusunda büyük bir yol kat edildi. 2002'den günümüze baktığımızda ciddi bir gelişmenin yaşandığını görüyoruz. Türkiye'nin sadece AB uyum yasaları çerçevesinde demokratikleşme konularının dışında başka iç problemleri ve sıcak gündemi de vardı. Cumhurbaşkanlığı seçimi bunlardan birisi. Türkiye buna rağmen büyük adımlar attı ve bu adımların AKP dönemine denk gelmesi bir gerçek. AKP döneminde hem içerde ve hem de dışarıda partinin aşırı bir radikal parti olmadığı anlaşıldı. AB'nin Türkiye'ye güveni arttı. Azınlıkların hakları ile kültürel hakları birbirinden ayırmak gerekiyor. İnsanların kendi dillerinde eğitimlerinden, Anayasa içine dini eğitimi dahil etmeyi de kapsayacak bir takım hakların verilmesi konularında da gelişme yaşandı. Bu yapılanlar elbette büyük bir zaman alıyor. Yine de kısa bir zamanda yapılmış oldu. Doç. Dr. Mustafa Şentop Hukuku, insan hayatının hemen her alanını kapması gerektiği şekliyle ele almak gerekiyor. Batı'da hukuk dünya görüşünden müstakil bir varlığa sahiptir. Hıristiyanlık bütün diğer semavi dinler gibi Ortadoğu'da zuhur etmiştir. Hıristiyanlık Avrupa'ya geldiğinde Avrupa'da bir hukuk yapısı zaten vardı. Ve müstakildi. Devletin ortaya koyduğu bir yapıdır. Hukuku yapan devlettir. İslam dünyasında ise temel olarak dinden bağımsız algılanmaz. Hukukun kaynakları dinin kaynaklarıdır. Hukuk, din ve ahlak çerçevesiyle birlikle ifade edilir. Hukuk kurallarının bir de ahlaki ve dini müeyyidesi vardır. Hukuk İslami dönemden veri devletten ayrı olarak gelişmiştir. Temel esasları kitap ve sünnetten teşekkül etmiştir. Dolayısıyla hukuku devlet kurmamıştır. Devletin vaz ettiği esaslar değildir. Batı'da devletin hukuku yapması, insan hakları ve hukuk devleti gibi konularda karşımıza çıkar. Biz devleti sınırladığımızda insan haklarından bahsedebiliyoruz. Türkiye'de Osmanlı'nın son dönemlerinde böyle bir hukuk vardı. Türkiye'nin ilk kuruluş dönemlerinde bu algılayış kalktı. Ben sorun olduğu kanaatindeyim. Türkiye'de bu tarihten itibaren eski hukuk algısı terk edilmiş ama yerine yeni bir algılayış konulmamıştır ve arizi bir durum söz konusudur. Bugün Türkiye'de insanlar yakalanmadıkları sürece suç işlerler, vergi kaçırırlar. Çünkü hukukun bu alanları boştur. Bir hukuk algısı olmadığı için kurallar mesnetsiz kalmıştır. Türkiye bugün yeni bir anayasa hazırlayabilecek konumdadır. İç ve dış siyaset şartları, sivil toplum kuruluşlarının ilgisi de yine aynı imkanı vermektedir. Bu süreçte hukuki bir paradigma problemi vardır. Türkiye bunu aşmadığı sürece anayasa çalışmalarında da bir sıkıntı yaşanacaktır. Hüseyin Gülerce Türkiye gibi bir ülkenin AB sürecinde medeniyetler köprüsü olma gibi bir durumundan bahsediyoruz. Türkiye üye kabul edilmezse bu köprüyü kaybettik mi diyecekler? Sanki bu meseleler Batılılara ait bir meseleymiş ve biz de buna bir şekilde ilişmek istiyormuşuz gibi geliyor. Biz kendi değerlerimizi yaşamak konusunda bir sıkıntı yaşıyoruz. İstişare bizim temel adetimizdir. Batı'da istişare yeteri kadar işletilmez. İstişare Allah'ın istediği bir usul olarak bizde ailede, toplumda ve hemen her yerde vardır. Avrupa'da ise ağızdan çıkanın hemen yerine getirilmesi gibi bir durum vardır. AKP bunu kırdı gibi ama hala bazı sıkıntılar var. Bir diğer problem emaneti ehline verme. Biz demokratik sistemlerden bahsederken hemen akraba ve yakınlarımızı mı kolluyoruz yoksa gerçekten bu konuyu bilen kişiye mi veriyoruz? Dolayısıyla biz insan olduğumuz için insana gereği gibi değer veriyor muyuz? Batılı ülkelerde bazı liderlerin az da olsa oy kaybına uğramaları durumlarında hemen istifa ediyorlar. Biz de değil az, neredeyse tamamen ortadan kalkacak derecede az oy alanlar dahi halen devam ediyor. Bu önemli bir mesafe. Bugün bizler aslında medeniyet köprüsü olalım derken kendi içinde bulunduğumuz çıkmazları aşmamız gerekiyor. Bizler bugün Yunan'a veya Batılılara "gavur" derken nasıl olacak da AB'ye üyeliğimizi konuşacağız. Hatta Arap ülkeleri konusunda bile aynı sıkıntı var. Bunları önemli ölçüde başardığımızda AB ile üyelik konusu da konuşulabilir. Toplum-Devlet ilişkilerinde STK'ların rolü STK'lar alanında Türkiye'de yaşanan tartışmalar birçok Arap ülkelerinde de yaşanmaktadır. Türkiye cumhuriyeti'nin ilk yıllarında bazı kanunlar yapılıyor, kararlar alınıyordu. O zamanlar bu konularda irade gösteriliyordu ama birisi kalkıp da bunun tersini ifade edebilecek durumda değildi. Zamanla durum değişti ve konular geniş bir zeminde tartışıldı ve farklı düşünceler ortaya çıktı. Bu konuda Türkiye Mısır'dan daha demokrat. Türkiye'de tarikatları da siyasi partileri de STK'lar olarak adlandırabiliriz. Türkiye'deki partiler bizim partilerimizden çok farklı. Dr. Heba Rauf İzzet 1999 depreminden sonra Türk ve Mısır toplumları arasında önemli bir yakınlaşma oldu. Bu konuda STK'larımız da ciddi rol oynadılar. Vakıflar daha çok STK çerçevesinde değerlendiriliyor. Bu yaklaşım Mısır'dakine yakın. Toplumda azınlıklar var. Ama İslam'ın birleştirici özelliği vardır. Ancak anayasada bu özelliğe vurgu yapılmadan insanlar eşit seviyede ele alındı. Bu alanda eğitim bakımından da aynı şey geçerlidir. Gerçek anlamda vakıfları göremiyoruz. Kimileri şirket gibiler. Kimi şirketler ise vakıf adı altında bazı etkinlikler yürütüyorlar. Bu konuda ne kadar samimiler bu biraz eleştiri konusu. Toplumun hemen her alanını eşit seviyede ele almamız gerekiyor. Bazen konuları incelerken kağıt inceler gibi inceliyoruz. Bu biraz ciddiyet gerektiren bir durum. Bir kağıt inceler gibi incelenemez. Seçimlerde bazı vakıf ya da derneklerin siyasi herhangi bir partiyi desteklediğini görüyoruz bu tehlikelidir. Halbuki tamamen sosyal problemlerle ilgilenmelidirler. Bazı STK'lar ufak gelirlerle bazı gelirler elde edebiliyorlar. STK'lar özelleştirme çerçevesinde kabul edilmemeli, yoksa şirketleşmiş olurlar. Fehmi Huveydi Vakıflar konusunda Batı devletleri Osmanlı'dan ciddi etkilenmişler, faydalanmışlardır. Etkilenmişlerdir ve bizi geride bırakmışlardır. Nihat Alayoğlu STK'larda önemli bir konu, faaliyetlerin sosyal sorumluluk mu, Allah'ın rızası için mi yürütüldüğü. Türkiye açısından bakıldığında STK'lar tarafından yürütülen bir sosyal sorumluluk etkinlikleri var. İşadamları zaman, emek ve paralarını bazı vakıf kuruluşlarına aktararak, devletin yetişemediği ama insanlar için önemli olan bir projeye uygulama imkanı veriyorlar. Bu ancak Allah'ın rızasını kazanmanın dışında başka türlü başarılamaz. Türkiye'nin AB üyeliği: Avrupa ve Bölgesel açıdan bakış Gündemimizde Gelecek ve Beklentiler. Bu aynı zamanda içinde tehlike de barındırmaktadır. Geleceğe nasıl daha iyi bakabiliriz? Bu konuda bazı doğru ve yanlışlıklar var. Burada dikkate almak istediğimiz bir konu, Türkiye'nin AB'ye muhtemel üyeliği. Girerse ne olur, girmezse ne olur bunu iyi değerlendirmek gerekir. Eğer Türkiye AB'ye alınırsa, neler olur? Bu Türkiye'nin bölge ilişkileri ve bölgedeki çatışmalara ne şekilde yansır. Gerek Arap İsrail ve gerekse ABD'nin Irak'taki varlığına nasıl etti edecek, bunu etraflıca düşünmek gerekir. Son yıllarda Arap ve Türkiye ilişkilerinde bir iyileşme var. Üyelik halinde bu ilişkiler daha da gelişecektir. Son beş yılda yaşananlar bize ümit vermektedir. Bu sadece politik alanda değil, hayatın diğer alanlarında da beklenen bir gelişme. Türkiye'nin üyeliği halinde AB kültüründen daha etkilenmesi söz konusu. Bu durumda kendi Doğu kültüründen biraz habersiz kalabilecek. Az da olsa bir uzaklaşma yaşanabilecek. AB'nin bu zaman içerinde tavrı da değişecek. Bu konuda Türkiye'nin üyeliği büyük etki yapacaktır. Sarkozy'den önceki ve sonraki dönemlere baktığımızda Fransa'nın tavrında ciddi değişiklikler var. Dolayısıyla ilerde ne olacağını şimdiden konuşmak anlamsız oluyor. Türkiye AB'ye girdiği takdirde, İran ve Irak AB'nin komşusu olacaktır. Bu stratejik bakımdan son derece önemli. Zira sınırda yaşanacaklara AB seyirci kalmayacaktır. Türkiye'nin üye olması, kültürel bakımdan benzerlik taşıyan diğer bazı devletlerin de üyelikleri konusunda bir umut doğuruyor. Fas bu ülkelerden biri. Türkiye'nin üyeliği halinde, diğer ülkelerle ilişkilerinin zarar görmemesi gerekiyor. Türkiye'nin üyeliği durumunda AB ne bir Hıristiyan ne de kendine has bir kulüp olarak değerlendirilecektir. Bu gerçekleştiğinde birliğe bazı ülkelerin de üye kabul edilebileceği düşüncesi gelişecektir. Bir diğer senaryo ise kabul edilmeme hali. Türkiye bu zamana kadar büyük icraatlar gerçekleştirdi ve halen de reformlara devam ediyor. Bu AB'nin istediği kriterler çerçevesinde yapıldı. Reddedildiği durumda Türkiye yönünü Asya'ya Orta Asya'ya çevirecektir. Türkiye'nin iç yapısı da bundan ciddi etkilenecektir. Bu red, Türkiye'yi aslında derinden üzecektir. Ortadoğu'daki bazı devletlerin siyasi güçleri artacaktır. Fakat Türkiye'nin Doğu'ya yönelmesi halinde Ortadoğu ve Asya'nın değeri ve etkisi artacaktır. Bir diğer etki dinler ve kültürler arası diyalog çalışmaları ciddi zarar görecektir. Arap ülkelerindeki kimi politik reformlara da olumsuz etki yapacaktır. Dolayısıyla AB'nin reformlara destek verdiği kanaati kaybolacak ve inandırıcılığı kalmayacaktır. Biz bölgesel ilişkilerimizi Türkiye'nin AB'ye üyeliği ya da reddedilmesi konusuna göre belirliyoruz. Bizim içimizde kavmiyetçiliklerimiz vardı. Bunların tekrar canlanmasını istemeyiz. Sosyal alanda dinin etkisi büyüktür. Bu Türkiye'de de böyle Arap aleminde de böyle. İçerdeki bazı despot yöneticiler bu gibi ilişkilere yeteri kadar önem vermeyebilirler. Osmanlı'nın son dönemlerinde bunu çok iyi gördük. AB'ye üyelik meselesini laiklik üzerinden yorumlamak gerekir. Şu an Türkiye'de gerçekleştirilen reformlar laiklik çerçevesinde yapılıyor. Burada unutulamaması gereken halkın da Müslüman olduğu. Yaşar Yakış Bazı Müslüman ülkeler mesela Fas da AB'ye üyelik müracaatı yaptı. Ama reddedildi. Mısır gibi ülkeler henüz müracaat etmediler ve etmeyi de düşünmüyorlar. Burada bir endişe var. Avrupa'nın İslam dünyasına bakışının ne olduğu yakından takip ediliyor. Türkiye'nin AB'ye giriş sürecinin Müslüman ülkelerce yakından takip edilmesi bu sebeptendir. AB'nin Türkiye üyeliğine ilgisi başka bir açıdan da değerlendirilebilir. Eğer Türkiye'de hukuk devleti oluşursa, Türkiye'deki Avrupalı şirketlerin çıkarları daha yakından takip edilebilir. Bu sebepten dolayı Avrupa Türkiye'nin birliğe üyeliğine ilgi duyuyor olabilir. Prof. Dr. Eser Karakaş ABD Ortadoğu'da var ve hep olacak. Üstelik uzun süre devam edecek. Önemli olan ABD'nin ortağının kim olacağı. Eğer AB üyesi bir Türkiye, hukuk devleti Türkiye ve istikrarlı bir Türkiye olursa bu ABD'nin bölgedeki destekçisi olacak ve bu durumda İsrail'in etkisi azalacaktır. Türkiye 2006'da AB'nin dayatmasıyla sağlıkla ilgili bazı kararları uygulattı. Buna bir örnek olarak meyvelerin korunması amacıyla üzerinde bulunan bazı kimyasal maddelerin azaltılmasını öngördü. Biz de ivedilikle bunu yaptık. Şunu sormak lazım. Türkiye neden 2006'ya kadar bunu bekledi? İnsan sağlığına zararlı bir maddeyi azaltmak için neden AB'nin dayatması gerekti? Bu soruyu araştırmak lazım. |
|
| Son Güncelleme ( 16.12.2007 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







