İbretlik Hatıralar (9) Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 27
Kötüİyi 
Osman Şimşek, herkul.org   
16.12.2007

Hocaefendi'nin Yerine Ölmek İsteyen Sâdık

M. Fethullah Gülen Hocaefendi'ye göre; hakiki mü'min, aynı yolda yürüyüp, aynı mefkûreyi paylaşanlarla asla rekabete girmez.. onlara karşı kat'iyen kıskançlık duymaz.. aksine, kardeşlerinin noksanlarını giderir, eksiklerini tamamlar.. ve hep bir vücudun uzuvlarından herhangi bir organmış gibi hareket eder. Hatta makam, mansıp, paye, şöhret, nüfûz, müessiriyet.. gibi maddî-manevî hemen her konuda ihvanını öne çıkarır ve kendi gerilerden gerilere çekilerek arkadaşlarının başarılarının dellalı gibi davranır.

Her fırsatta uhuvvet anlayışımızı bir kere daha dile getiren ve bize îsar hasletini, yani en hâlisâne bir tefânî düşüncesiyle şahsiliklere karşı bütün bütün kapanıp, yaşama zevkleri yerine yaşatma hazlarıyla dolma ufkunu hedef olarak gösteren Aziz Hocamız -bir münasebetle- mevzuyla alâkalı şunları söylemişti:

Hem dünyevî hem de uhrevî işlerinizde Allah'ın inayetine mazhar olmak istiyorsanız, çatlamayacak, yırtılmayacak ve kırılmayacak bir kardeşlik çizgisi takip etmelisiniz. Dünya bomba olup başınızda patlasa, yine de önce "kardeşim" diyecek kadar hasbî olmalısınız. Rıza-yı ilahiyi arzuluyorsanız, ona en kestirmeden ulaşma yollarından birinin de uhuvvet ruhu olduğunu hep hatırda tutmalısınız. Öyle ki, bugün iyilik ve güzellikte kardeşlerinizi kendi nefsinize tercih etmek ve bir fenalık söz konusu olduğunda hemen öne atılıp onları korumakla işe başlamalısınız; fakat, yarın bununla da yetinmemeli, şayet ikinizden birinin hayatı söz konusu ise, "Ben artık ötelere gitsem de olur, ama senin yaşaman lazım!" diyebilmelisiniz. Evet, "Ben ölsem de büyük bir boşluk olmaz, hizmet çadırı çökmez; ama senin eksikliğin direklerin kırılmasına sebebiyet verebilir!" diyecek kadar kardeşlik havuzunda erimelisiniz.

İşte, basit ve mürekkep diyebileceğimiz uhuvvet seviyelerinin ötesinde, bir de mük'ab (kat kat, dürülmüş, katmerli) kardeşlik ufku vardır ki, bu anlayışın en güzel misalleri Ashab-ı Kiram'ın arasında görülmüştür. Sahabe efendilerimizin hususiyle Allah Rasûlü'ne ve onun sâdık yârânlarına cevap verirken kullandıkları ifade "Anam-babam, tatlı canım sana feda olsun!" sözüdür. Sahabe mesleğini temsil eden adanmış ruhlar da "Ruhum sana kurban!.." diyecek ve bunu gönlünün derinliklerinden kopup gelen duygularla dile getirecek ölçüde birbirlerini kardeş bilmelidirler.

Bazılarınız Halim Baba'yı hatırlarsınız. Kestanepazarı'nın kuruluşunda koşturmuş bir insandı. Beşinci Kat'ta kalmayı hayatının gayesi haline getirmiş sâdık bir dosttu. Ruhuna en ağır gelen hadise ayrılıp uzakta bir yerde kalma olmuştu; öyle ki, o dönemde de vefat etti, belki de kederinden öldü.

O fedakar insan, Nur'ları tanıdığı zaman elli beş yaşındaydı. "Ne alırsan bir lira" diyerek seyyar bir arabayla ticaret yapıyordu; kirada bir ekmek fırını da vardı ama bu alış verişten de vazgeçmemişti. Yaşını başını almış olmasına rağmen hep yanımızda kalmaya çalışırdı. Benden hiç ayrılmak istemezdi; sofrada yanıma oturur, namazda hemen ardımda durur ve bir yere giderken de koşup arabada yerini alırdı.

Fakat, bütün bunları yaparken farklı bir mülahazası vardı: Ne zaman bir yere gidecek olsam, onu ön koltuğa oturmuş, hazır bekliyor olarak bulurdum. Mesela, vaaza gideceğim zaman hemen heyecanla koşar, telaşla arabanın ön kapısını açar ve şoför mahalline oturuverirdi.

Aslında öteden beri ben de hep ön koltukta seyahat etmeye alışmıştım; önde başka biri olunca yanımda "selamlık" taşıyormuşum gibi hissediyordum, bunu sevmiyordum. Hatta, bir sebeple tutuklandığımda bile, gayr-i ihtiyari gidip polis arabasında şoförün hemen yanına oturmuştum. Meğer, orası komiserin ya da amirin yeriymiş. Bir memur gelip uyarmıştı; "Hocam, sen oraya oturmayacaksın, senin yerin arkası!.." demişti.

İşte, yolculuğa çıkacağımız vakit, alıştığım üzere ön koltuğa geçmeye niyetlensem de, ne zaman arabanın yanına gelsem Halim Baba'nın o yeri çoktan kaptığını görürdüm. Bir gün dayanamayıp sordum: "Efendi, neden bu kadar tehalük gösteriyorsun; bu öne oturma merakı da neden?" dedim.

Verdiği cevap ancak halis bir mü'mine ve candan bir kardeşe yakışacak türdendi: "Hocam, kötü niyetli insanlar var, sana zarar vermelerinden korkuyorum; şu sakalımla, kılık-kıyafetimle öne oturuyorum ki beni Hoca zannetsinler de vuracaklarsa beni vursunlar."

Evet, Halim Baba, kendi hayatını istihkar ediyor ve benim yaşamamı ehemmiyetli görerek, her ihtimale karşı nefsini bana siper yapıyordu. Ben böyle bir hüsn-ü zanna ve fedakarlığa değer miyim değmez miyim, onu bilmem; fakat o, kardeşliğin, vefanın ve sadakatin gereğini yapıyordu.

Halim Baba'daki bu îsar ruhunun mükafatını ben ödeyemem; canımı bile versem, yine de o kahramanlığa layık bir mukabelede bulunmuş sayılmam. Bundan dolayı, onun ve öyle sadık dostların ecirlerini her şeyi gören, bilen, Hazreti Rakib, Hazreti Müheymin Cenâb-ı Allah'a havale ediyorum, Mevlâ-yı Müteâl, kendi büyüklüğü, azameti ve ululuğuna göre mükafatlarını versin ve onları Cennet'iyle, Cemal'iyle, Rıdvan'ıyla sevindirsin.

İnanıyorum, içinizde de kardeşlerine o kadar değer veren ve uhuvvet yolunda gerekirse canını dahi feda edebilecek olan gönül insanları vardır. Değer verilen insanın mutlaka o kıymet ölçülerine uyması ve kıvamda olması da şart değildir. Çünkü, îsar ufkunda seyahat eden insan, niyetinin ve teveccühünün karşılığını mutlaka alır; diğeri de hakkındaki hüsn-ü zanları hak edip etmediğine göre ötede hesaba çekilir.

Hacı Kemal'in Recâsı

Muhterem Hocamız bir sohbetinde, dâvâ adamının hususiyetlerini anlatırken sözü Murat Hüdavendigâr'a getirmişti. O büyük Sultan'ın, yüz bin kişilik Haçlı ordusunu yendiği Birinci Kosova Meydan Muharebesi başlarken "Ey Rabbim! Şu Murat kulunun günahları yüzünden masum askerlerimi cezalandırma. Onlar, buraya kadar, sadece Senin adını yüceltmek için geldiler. Şânına lâyık bir zafer lûtfet ki, bütün Müslümanlar bayram yapsın. Müslümanları mansûr ve muzaffer eyle. Ve dilersen o bayram gününde şu Murat kulun Sana kurban olsun. Önce beni gâzi kıldın, şimdi de şehadetle sevindir." diye niyazda bulunduğunu anlatmıştı. Yüce Hünkâr'ın, zaferyâb olduktan sonra en küçük bir gurura kapılmadığı gibi dizleri üstüne çöküp, şükür duygularıyla ağlayarak yüce Rabbine dua dua yalvardığını ve bu duasını tamamladıktan kısa bir süre sonra kahrolası bir elle hançerlenerek şehit edildiğini belirtip sözlerine şöyle devam etmişti:

Murat Hüdavendigâr hazretleri tam bir dâvâ adamıydı ve dâvâsına hizmet ederken beklentisizdi; devlet ve servet derdinde değildi. Hep ordusunun başında ve muharebe meydanlarındaydı ama aynı zamanda tekyedeki bir derviş kadar ibadet düşkünüydü. Bir gün hocasına gelip, "Siz nasıl oluyor da ilk tekbirde Kâbe'yi görebiliyorsunuz; ben senelerdir uğraşıyorum ama ancak ikinci veya üçüncü tekbirde Kâbe önümde beliriyor." demişti. O kadar berrak ve Allah'la irtibatlı bir gönlü vardı ki; pusulayla değil de, kendi kalb gözüyle ayarlıyordu kıbleyi. İmam bir tekbirle hemen namaza durduğundan onun da gördüğünü zannediyor ve diyordu ki, "Ne mutlu sana, sen daha ilk tekbirde Kâbe'yi görüyorsun, ben çocukluğumda yaptığım hatalardan mıdır nedir, iki veya üç tekbir almadan göremiyorum onu!"

İşte, milletin başı bu.. milli ruh kökü bu.. kökü kuruyası zalimlerin kuruttukları kök bu!..

Anlıyor musunuz bir kısım nankörlerin kendi değerlerini, kendi ruh ve mânâ köklerini ne ölçüde baltaladıklarını ve o muhteşem çınarı nasıl kuruttuklarını!.. Anlıyor musunuz nereden nereye geldiğimizi, hayır gerilediğimizi!..

Maalesef, kendi özlerinden ve bağrında neş'et edip geliştikleri millet ruhundan nefret eden bir kısım zavallılar, yüzlerce senelik tarihî müktesebatı değersiz bir metâ gibi fırlatıp attılar. Bizi ayakta tutan dinamikleri bir bir budadılar ve yeni nesilleri özlerinden uzaklaştırdılar.

Yapılan sadece bir milleti yok etmek değildi; çünkü, zalimler millet ruhunu öldürüp mezara koymakla ve üzerine koca koca taşlar yığmakla yetinmediler. Bölgede onun şuuraltı müktesebatına karşı da savaş açtılar, onu hafızalardan silmek ve herkese unutturmak istediler. Sonunda dünyanın en önemli bir denge unsurunu yerle bir ettiler. Koca bir coğrafyada huzurun bendini de yıktılar.

İşin doğrusu, şahsıma yapılan her türlü haksızlığı bağışlayabilirim, bütün şahsî haklarımdan vazgeçebilirim, senelerdir bana zulmeden kimseleri dahi affedebilirim; fakat, millet ruhuna kastedenleri, bizi mana köklerimizden koparanları ve etrafımızın kan seylaplarına dönüşmesine zemin hazırlayanları affetmek gelmiyor içimden.

Ötede göreceğiz ne büyük zulüm irtikap ettiklerini ve zalimler orada çekecekler cezalarını...

Bunu söylerken, sanmayın ki kendi akıbetimden korkmuyorum. Hayır, zalimlerin hesap vereceklerini düşünürken dahi hesabı görülmemiş bir kısım haklarla ahirete gitmekten ürperiyorum. Havf ve recayı dengelemeye çalışıyorum. Korku hissinin ağır bastığı zamanlarda recaya sığınmayı deniyorum. Bazen Merhum Hacı Kemal'in bir sözü imdadıma yetişiyor; onu düşünüyor ve o sözle biraz ümitleniyorum:

Bazı arkadaşlarla beraber Malatya'ya gitmiştik. Ben bir odada kalıyordum, Hacı Kemal ve birkaç arkadaşımız da ikisi-üçü beraber olmak üzere diğer odaları paylaşmışlardı. Sabah namazı sonrası mıydı, yoksa kuşluk vakti miydi bilemeyeceğim; abdest almaya giderken, odaların birinin önünde, hafif bir gülüşme sesi duydum. Hacı Kemal çok zeki bir insandı; kendine has nükteleri vardı, tatlı tatlı şakalar yapardı. O sırada da, bir yatağın üstüne oturmuş, şakalaşıyor ve gülüşüyorlardı. Odanın kapısından başımı uzattım ve "Ne oldu da öyle gülüyorsunuz, Cennet'ten müjde mi aldınız ki böyle seviniyorsunuz?" manasına gelecek bir-iki cümle söyledim. Aslında, bu, keyifle gülen birine karşı Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in ikazıydı. Dolayısıyla, "Bu laubalilik de neyin nesi? Mü'minlerin başında onca dert varken, böyle çakırkeyf olmak da ne demek? Cennet'ten müjde aldınız desem, bilmem ki bu halinizle oraya gidebilir misiniz?" manasına gelen bir tembihde bulunmuş oldum.

Sonra abdest alıp döndüm; baktım ki Merhum Hacı Kemal, benim dediğimi de değerlendirmiş, arz-ı halde bulunuyor gibi konuşuyor ve inkisar içinde diyor ki; "Benim gibi bir garibi Cehennem'e koyacak da ne olacak sanki?!."

Merhum'un o sözü söylediği andaki halini ve ses tonundaki ilahi merhamete iltica havasını hiç unutmam. Bazen benim de aklıma gelir; "Bu kıtmiri de lütfuyla Cennetine alsa ne olur ki!" Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, "Hiçkimse ameliyle Cennet'e giremez!" buyurmuyor mu?!. "Sen de mi?" diye soranlara, "Evet, Allah, fazlı ve rahmetiyle sarıp sarmalamazsa ben de amelimle Cennet'e giremem" demiyor mu?!. İşte, O'nun rahmetinin enginliğini düşününce korku hissim yerini recaya devrediyor; içimde ümit duyguları yeşeriyor.

Zaten, asıl kulluğu ümit ve korku ortasında, havf ve reca dengesinde aramak gerekiyor. İnsanın kendisini emniyette görmemesi için bazen havfe yönelmesi ama ye'se düşmemesi için de Allah'ın rahmetini düşünmesi icap ediyor.

Evet, Alvar İmamı'nın dediği gibi;

"Ne ilmim var ne amalim,
 Ne hayr u taate kaldı mecalim;
 Garîk-î isyanım, çoktur vebalim,
 Acep rûz-i cezada ne ola halim!"

deyip korkuyla ürperdiğim anlar çok oldu, ölüm yaklaştıkça ölmekten değil de güzel gidememekten daha da çok korkmaya başladığımı söyleyebilirim. Fakat, hayatım boyu hiçbir zaman ye'se düşmedim. Belki, Cenâb-ı Hakk'ın lütuflarını değerlendiremediğimi ve bir manada O'ndan habersiz yaşadığımı düşündüğüm ve kendimi gırtağıma kadar pislik içinde hissettiğim vakitler de olmuştur; ne var ki, o halimde bile hiç ümitsizliğe kapılmadım.

Ümitsizlik, maddî ve manevî bütün terakkîlerin önündeki en büyük engeldir. Rahmeti Sonsuz bir Rabbim olduktan sonra ne diye ye'se düşecekmişim ki!

Tabii, endişe duyma başkadır, ye'se kapılma daha başka.. Allah Teâlâ, kalblerimizi endişe hissinden mahrum etmesin, ye's bataklığına ise hiç düşürmesin.

Her hayırlı işi yapacaksın ama kulluğun gereğini yerine getirip getiremediğin hususunda endişeyle tir tir titreyeceksin. Bununla beraber, Allah'ın rahmetinden hep ümitvar olacaksın. Recayı ahlakının önemli bir derinliği yapacaksın. Hem İslam'ın geleceği, hem milletimizin ikbali, hem insanlığın istikbali ve hem de kendi ebedî hayatın adına ümidi ahlak edineceksin..

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 30.06.2008 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Temsil Öncelikli Tebliğ

Seyredin

Sahâbe Efendilerimizin Hizmet Düşüncesi

Seyredin

Hizmet Mâzeret Değil!..

Dinleyin

Kalb Kasveti ve İnşirah Vesileleri

Dinleyin

Altunizade Vaazı - 1980

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri