"Ölümsüzlük İksiri" Kitabının Çağrıştırdıkları Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 23
Kötüİyi 
Hamdi İşcan, fgulen.com   
24.12.2007

Hamdi İşcan: Her An ve Bütün Ameller"Rahman Kur'an'ı öğretti. İnsanı yarattı ve ona beyanı talim buyurdu." (Rahman, 55/1-4) mealindeki ayet-i kerimelerde, insanın, yaratılışa mazhar kılındıktan sonra kendisine lutfedilen en büyük nimetin, ona verilen en büyük ihsan ve armağanın beyan kabiliyeti olduğuna işaret buyurulmaktadır. Elbette ki tarih boyunca "beyan" hep bu mümtaz konumunu muhafaza etmiştir, ama öyle anlaşılıyor ki, geçmiş dönemlere nisbetle günümüzde beyan daha bir önem kazanmış, daha hayatî bir konuma yükselmiştir. Zira insanlığın bütün bütün ilme yöneldiği, gücünü büyük ölçüde ilimden aldığı günümüzde fesahat ve belağat da ayrı bir kıymete ulaşmış ve sözünü herkese ve herşeye dinlettiren beyanın o sihirli gücü gelip adeta beşeriyetin sultanlık tahtına oturmuş gibidir.

İşte böyle bir çağda Anadolu'nun bir köşesinde beyan kabiliyetiyle serfiraz beliğ bir hatibin sesi duyulmaya başlamıştı. O, henüz gençlik döneminin başlangıcındaydı ama nevi şahsına münhasır ifade derinliği ve muhteva zenginliğiyle farklı bir ses, farklı bir eda ve taze bir soluk olarak dikkatleri üzerine çekiyordu. Sonra farklı bölge ve şehirlerden gelen davetler üzerine Anadolu'yu dolaşmaya başladı. Gittiği her yerde "bir başka taravet, bir başka lezzet, bir başka halavet var bu seste, bu sözde" deniliyor ve kendisine olan teveccüh her geçen gün artıyordu. Çok geçmeden kadirşinas Anadolu insanı selim sezgisiyle erken dönemde bu nadide fıtratın farkına varmış ve birer-ikişer, üçer-beşer bu ses ve söz hevenginin etrafında halelenmeye durmuştu. İnsanımız ona teveccüh ediyor, o da, Cenab-ı Hakk'ın kendisine lutfettiği bu beyan kabiliyetini, bu yüksek donanımı hep O'nun (cc) yolunda kullanma azm u gayreti içinde bulunuyordu. Zamanla kürsüde-minberde açan hitap çiçekleri buket buket, demet demet Anadolu'nun dört bir tarafına yayılmış ve ulaşmıştı.

Ancak içinde bulunulan dönem itibariyla toplumun bazı kesimleri metafizik duygu ve düşünceden uzaklaşmış, camiye, kürsü ve minbere yabancılaşmıştı. Bu sebeple hak ve hakikate tercüman olmayı hayatının biricik gayesi bilen o hatip, sadece camiye gelen, kürsüye-minbere açık duran insanlarla yetinmemişti. O, sevdalısı bulunduğu yüce bir mefkureyi herkese ulaştırıp herkesle paylaşmak için yeri gelmiş kahvehane kahvahane dolaşmış, yeri gelmiş tiyatro ve sinema salonlarında dahi metafizik duygu ve düşünceye tercüman olmuş, hasılı şartların elverdiği her fırsat ve mekanda ruhunun ilhamlarını, kalbindeki iman ve insan sevgisini gönüllere duyurma gayreti içinde olmuştu.

Ve gün gelmiş, bir dönem Anadolu'nun ufuklarında duyulan bu beyan çağlayanın çağıltıları, bütün bir yeryüzü coğrafyasında yankılanmaya başlamıştır. Öyle ki bugün artık bir çok farklı ülke ve dilde onun söz ve beyanları, düşünce ve aksiyonu, ilham kaynağı olduğu hareket vb. mevzular hakkında doktora seviyesinde çalışmalar yapılmakta, uluslar arası toplantı ve konferanslar tertip edilmekte ve onu daha iyi anlayıp tahlil etme adına farklı ülkelerde araştırma enstitüleri açılmaktadır. Evet, bugün artık o; duygu, düşünce, fikir ve beyanlarıyla küresel bir ses ve soluk olarak ilgiyle izlenip takip edilmektedir.

Bizim burada maksadımız elbetteki bu beyan ırmağının serencamesini anlatmak değildir. Zira bu serencame hakkında doktora seviyesinde çalışmalar yapılmış ve hala yapılmaya devam etmektedir. Biz burada sadece, Anadolu'dan yükselen bu sesi küresel ilgi odağı haline getiren bir iki hususiyet üzerinde kısaca durmak istiyoruz.

Burhan ve İrfan Buudlu Beyan

Kanaatimizce bu beyanın nevi şahsına münhasır bir çok farklı özelliği bulunmakla birlikte, bunlardan en başta zikredilmesi gereken iki hususiyeti, o beyanın burhan ve irfan dinamikleridir.

Bu iki dinamiği bir nebze açacak olursak kısaca şunlar söylenebilir.

Burhan; "delil, ispat, şahit" gibi manalara gelmektedir. Burada bu kelimeyi, bir mevzuyu takdimde delilleri ortaya koyarak, ispatlayıcı ve açıklayıcı bir tarzda o konuyu takdim etme şeklinde anlayabiliriz.

İşte bu mana çerçevesinde "burhan"ın Muhterem Müellif'in beyanında önemli bir yeri olduğu kanaatindeyim.

Gerçi Hocaefendi'nin ifade ve üslup tarzında; duyguları harekete geçirecek, hisleri bileyecek, kalpleri titretip yürekleri hoplatacak, gönülleri aşk u şevk ve heyecan dolduracak debisi yüksek bir çağlayan hali, bariz ve karakteristik bir hususiyet olarak müşahede edilmektedir. Ama işte bütün bunların yanında onun, aynı zamanda muhataplarının aklına-mantığına seslendiği, daha doğrusu onların akıl ve mantıklarını itminana erdirecek, doygunluğa ulaştıracak bir muhteva zenginliğiyle karşılarına çıktığı, sağlam bir muhakeme ve mantık örgüsü içerisinde konuları sunduğu, hangi saha ile alakalı konuşuyorsa o sahanın temel disiplin ve kaidelerini nazar-ı itibare aldığı ve bu doğrultuda akıl ve mantıkla istidlalde bulunduğu da, heyecan ve coşku unsuru kadar önemli ve bariz bir hususiyet olarak kendini göstermektedir.

Onun konuşma ve beyanları dikkatle incelendiğinde mevzuların, kendi içinde tenakuz arz etmediği, başı-sonu, önü-arkası itibariyle mantıki bir bütünlük içerisinde olduğu görülecektir. Böyle bir sonucun elde edilmesinde selim akıl ve salim mantığın, konuşma ve sohbet boyunca, sürekli aktif bir şekilde kullanılmasının önemli bir faktör olduğu söylenebilir.

Ayrıca, burhan unsuruna sahip bir beyanda, meseleler açık, beyyin ve mukni bir tarzda ortaya konur. Bu açıdan bakınca Hocaefendi'nin hitabet ve konuşma tarzında vuzuha kavuşturucu ve iknaya yönelik bir üslubun tercih edildiği müşahede edilmektedir. Böyle bir sonuca ulaşmak için ise sohbet ve konuşmalarda muhatapların anlayış seviyesine riayet hususunda azami hassasiyet gösterildiği, asrın idrakine seslenildiği ve çağın dilinin kullanıldığı görülmektedir.

Hasılı Hocaefendi'nin beyanında kalp-kafa bütünlüğünün sağlandığı, kalp rehberliğinde ama akıl ayağı ile mesafelerin kat edildiği açık ve net bir şekilde kendini göstermektedir. Evet o, muhataplarının kalbini mealiye yönlendirdiği aynı anda akıllarını da aydınlatmış, onlara fikir hazinelerinin kapılarını açacak anahtarlar sunmuştur. Kendisi şuursuz taklide, fikir tenbelliğe ve düşünce donukluğuna savaş açtığı gibi etrafına da beyin sancısı ve fikir çilesi gibi hususlarda sürekli teşvik ve rehberlikte bulunmuştur.

Dikkat çekmeye çalıştığımız hususu bir örnekle ifade edecek olursak, mesela o bir dönem, çağın getirdiği tereddütlerle alakalı kendisine tevcih edilen soruları, his, heyecan ve coşku atmosferi oluşturarak ve insanları bu atmosfere çekmek suretiyle işin içinden çıkma, sıyrılma kolaycılığına düşmemiş; aksine ciddi bir fikir sancısı içinde, akla-mantığa hitap ederek, delil ve hüccetleriyle şüphe ve tereddütleri izale yoluna gitmiş ve böylece Allah'ın izniyle çağımızda gençliğin zihnini akrep kıskacı altına alan tereddüt ve şüphelerden onları kurtarmaya muvaffak olmuştur.

Sonuç olarak kanaatimizce, Hocaefendi'nin küresel çap ve küresel ölçekte böyle bir alakaya mazhar olmasının önemli sebeplerinden bir tanesi de, netice itibarıyla her şeyin ilme bağlandığı şu çağda işte bu burhan dayanaklı, burhan buud ve kanatlı beyan ve üsluba sahip olmasıdır.

Muhterem Müellif'in beyanının bir kanadını "burhan" teşkil ediyorsa, diğer kanadını da "irfan" oluşturmaktadır.

Evet Hocaefendi, aklî, mahtikî, ilmî herhangi bir boşluğa sebebiyet vermeyecek ölçüde mevzuları takdim etmektedir ama bu; ne kuru bir akılcılık, ne de resmi, soğuk, mücerred bir nakilciliktir.

İrfanı marifetle irtibatlandıracak olursak, marifet; 'bilmenin bilenle bütünleşip onun tabiatı haline gelmesi ve bilenin her halinin bilene tercüman olması' demektir. İslam düşünce telakkisinde bir şeyi bilmeyene o şeyin cahili denmez; o şeyi bilip de bildiğine göre hareket etmeyen, o bilgiyi hayatına hayat kılmayan kişiye cahil denir. İşte burada Hocaefendi'nin beyanının farklılığı ortaya çıkmaktadır. Evet onun konuşması bal-şerbet gibi çok latif, çok tatlı çok hoştur; çevresini derinden etkileyen fasih, akıcı, talakatli bir hitabete sahiptir ama bütün bunların ötesinde o –kendisini yakından tanıyan nice insan zannediyorum söyleyeceğim şu hususa şahitlik edecektir– 'gönül dili ve hal şivesiyle' konuşmaktadır. Yaşadıklarını söylemekte, dili haline tercüman olmaktadır. Hatta –nice örneklerine şahit olduğumuz gibi– söyledikleri yaşadıklarının bütününü ifade etmemekte, temsil ağırlıklı yaşamakta, temsil öncelikli bir tebliğde bulunmaktadır. Bu açıdan onun beyanı irfan yüklü, irfan derinliklidir. Zaten sözlerinin –Allah'ın izni ve inayetiyle- gönüllerde bu ölçüde makes bulması ve bu ölçüde kalıcı bir müessiriyet meydana getirmesi de bunun apaçık bir işaretidir.

Beyanın irfan buuduyla alakalı dikkat çekmek istediğim ikinci bir husus da şudur.

Eğer irfan, vicdani bilginin inkişaf ve zuhuru neticesinde insanın kendini bilmesi, özüne ermesi, kendi konum ve duruşunun farkında ve şuurunda olması ise irfan ile vicdanî sorumluluk arasında ciddi bir irtibat var demektir.

İşte Hocaefendi'nin bir kul olarak Rabbiyle olan hassaslardan hassas münasebeti, hak ve hakikate karşı olan engin saygısı ve içinde bulunduğu konumun ağırlığını bir vazife ve sorumluluk şuuruyla derinden derine duyup hissetmesi onun beyanına irfan derinlik ve zenginliği katan ayrı bir husustur. Bu noktada sadece bir fikir vermesi açısından, şu satırları karaladığım günlerde vakanın şahidinden dinlediğim bir hadiseyi nakletmek istiyorum.

Yakın zamanda yurtdışındaki önemli bir üniversitenin yetkilileri, onun şahsiyeti, fikir ve düşünceleri, ilham kaynağı olduğu eğitim ve kültür hareketi gibi mevzularda daha derinlemesine araştırma yaptırmak için kendisi adına bir enstitü açma teşebbüsünde bulunmuş, bu mevzuda hazırlıklarını tamamlamış, daha sonra da bir elçi aracılığıyla enstitünün açılışına kendisini davet etmişler. Elçilik vazifesini yapan şahıs daveti kendisine iletince, Muhterem Hocaefendi, o esnada koca bir dağ sırtına yüklenmiş gibi sıkıntılı bir ruh haline giriyor, gizlenemeyecek ölçüdeki rahatsızlığı yüzüne aksediyor ve dudaklarından; "Bilseniz ne kadar sıkılıyorum. Bazen 'Allah canımı alsa da bu tür teveccühlerle hiç karşılaşmasam, bunları hiç duymasam' diye arzu ve duada bulunuyorum." şeklinde sözler dökülüyor.

Herhalde kamil manada beyan, böyle bir vicdani sorumluluk duygusuyla kendisini tamamen unutup, aradan çıkartıp hak ve hakikate tercüman olmak, insanları hak ve hakikatle buluşturmak olsa gerek. İşte o zaman böyle birinin kalbinden diline hikmet pınarları akar, lisanından çevresine "lal u güher"ler saçılır, ağzı ab-ı hayat çeşmesi olur, çevresine diriliş soluklar ve beyanı aynı kevser olur, dört bir tarafı çemenzare çevirir.

İşte "Ölümsüzlük İksiri" kitabı, bana bir kez daha böyle bir ab-ı hayat çeşmesine şahitlik etmenin sevinç ve mutluluğunu yaşattı. Bu vesileyle bu kıymetli kitaba emeği geçen herkese gönül dolusu teşekkürlerimi sunuyor; muhterem müellife de Rabbimden sıhhat, sağlık, afiyet içerisinde bir ömür diliyor ve o beyan zemzemesinden daha nice kase kase şerbetler içebilme ümid ve duasıyla sözü burada noktalamak istiyorum.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 24.12.2007 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Temsil Öncelikli Tebliğ

Seyredin

Sahâbe Efendilerimizin Hizmet Düşüncesi

Seyredin

Hizmet Mâzeret Değil!..

Dinleyin

Kalb Kasveti ve İnşirah Vesileleri

Dinleyin

Altunizade Vaazı - 1980

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

İnsan, Allah'a yürekten ihtiyaç hissetmeli, acz u fakrıyla Allah'a yönelmeli ki, Cenâb-ı Hak da ona icabet etsin. Cenâb-ı Allah, Zâtına karşı müstağni davrananlara teveccühte bulunmaz.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri