| İbretlik Hatıralar (11) |
|
|
| Osman Şimşek, herkul.org | |
| 30.12.2007 | |
|
Müjde!.. Sevgili Dostlar, Muhterem Fethullah Gülen Hocamız, Temmuz-2006'dan beri Sızıntı dergisi başta olmak üzere bazı mecmualar için yazdığı makalelerine ara vermişti. Belki ülfet olduğunu düşünmesinden, belki sükutun çığlıklarıyla seslenmek istemesinden ve belki de hususiyle her fırsatta "Bir şekilde başkalaşan, her şekilde başkalaşabilir" deyip bizi kendimiz olmaya çağırdığı ve özümüzü korumamız için inleyip durduğu halde, bizde beklediği güzel tesirleri göremeyişinden dolayı tam birbuçuk senedir mutad yazılarını yazmıyordu. Gerçi, Aziz Hocamızın ikindi sohbetleri bizi sürekli beslemeye devam etti; fakat, bizzat onun kaleminden çıkan makalelerin yeri bambaşkaydı ve onların yokluğundan hasıl olan boşluğu başka bir şeyle doldurmak da mümkün değildi. İşte, uzun bir bekleyişin ardından Aziz Hocamız bir kere daha eline kalemini aldı ve Sızıntı için başyazı yazdı. Bu vesileyle, bu haftaki İbretlik Hatıralar'ın başlığına "Müjde!.." dedim. Evet, müjdemi isterim; isteğimin ne olduğunu bilirsiniz; sizinkinden farklı değil ki!.. Tabii ki duadır tek talebim. Biliyor musunuz, aslında, onca zaman hasret kaldıktan sonra heyecanla okuyacağınızı umduğum makalenin başlığı ve muhtevası bizden istenenleri çok güzel ifade ediyor; Hocamızın sevenlerinden beklentilerini dile getiriyor. Muhterem Hocamız, "Bizim de Kendimiz Olduğumuz Günler Vardı" başlığını uygun gördüğü makalesinde özümüzü muhafaza etmemizin ve kendimiz olmamızın lüzumu üzerinde duruyor. Bakış açısına göre, bir zaviyeden sitemini, bir yandan da ümidini seslendiriyor: Ara-sıra belli saik ve çağrışımlarla "hey gidi günler"e seyahatte bulunduğu zaman "Eyvah! Ne kadar başkalaşmış, ne kadar kendi ruhumuzdan uzaklaşmış, ne kadar renk atıp soluklaşmış ve bir kısım fanteziler uğruna ne kadar kendi kendimize etmişiz!" diye düşünüp hayıflandığını ve ürperdiğini söylüyor. Fakat, özümüzü bulup kendimiz olarak kalacağımız hususunda ümidini hep muhafaza ettiğini; düşünce ve tahayyül dünyamızda hala bize ait ince, zarif, yarı açık yarı kapalı bir hayli hususiyetlerin ve renklerin tüllendiğini görerek sevindiğini belirtiyor. Biz olarak kalmamızı ve biz olarak yaşamamızı Cenab-ı Allah'ın en büyük teveccühlerinden biri saymamız gerektiğini ifade ederek, hep kendimiz gibi düşünmek, kendimiz gibi davranmak, hemen her zaman kendi sesimizle soluklanmak, ruh ve mana köklerimizden fışkıran disiplinlere bağlı hareket etmek, kendi kültür değerlerimizi yine kendi üslubumuzla seslendirmek ve kat'iyen kendi kendimize yetmediğimizin ifadesi sayılan fantezilere girmemek için çok ciddi cehd ü gayret göstermemiz gerektiğini vurguluyor. Evet dostlar, -İnşaallah- Sızıntı dergisinde tamamını okuyabileceğiniz enfes makaleden sadece bir iki cümleyi özetleyerek size müjde vermek istedim. Şu duygumu da ifade etmeliyim ki; aylarca sonra böyle bir makalenin yazılmasının ve bir kere daha gözümüzün nuru mecmuamızın başyazısına kavuşmasının, Kurban bayramındaki fedakarlıklara Allah Teâlâ'nın bir hediyesi olduğunu zannediyorum. Makalelerin devamı gelir mi gelmez mi henüz bilemiyorum; fakat, Hocamızın kalemi elinden düşürmemesinin adanmış ruhların iştiyaklarına ve okuma, okutma, müzakere meclislerine mevzu yapma şeklinde bu nimetin şükrünü eda etmelerine bağlı olduğunu düşünüyorum. Bu sevinçli haberi verdikten sonra, bu hafta aktarmak istediğim notlarıma geçiyorum: Bin Kere Gasbedilse de Yeniden Yaparız!.. Muhterem Hocamız, iman hizmetine aşk u iştiyakla devam edebilmemizin iki mühim vesilesi olduğunu anlattı: Bunlardan birincisi; iç mukavemettir. Dava erinin, Allah'ın izni ve inayetiyle, en korkunç hadiseleri bile kolaylıkla aşabileceğine ve onların hasıl ettiği kayıpları telafi edebileceğine gönülden inanması ve dolayısıyla, Cenab-ı Hakk'a tevekkül ederek itminan içinde bulunmasıdır. İkincisi ise; adanmış ruhların kalbî ve ruhî mukavemeti artırma hususunda birbirlerini tutmaları, desteklemeleri ve takviye etmeleridir. Bu mevzunun işlendiği bir sohbette şunları kaydetmişim: Bir dönemde, dindarlara çok büyük haksızlıklar yapılıyor, baskılar uygulanıyordu. Mesela; bir bahaneyle, Kur'an kursları kapatılıyor, öğrenci yurtlarının kapısına kilit vuruluyor ve binalara el konuyordu. Bazı dostların müesseseleri ellerinden alındığı için, ben de bir kısım endişelere kapılmıştım. Nice sıkıntı, fedakarlık ve çile ile kurulan bir müessesenin sudan bahanelerle atıl hale getirilebileceğini düşündükçe çok üzülüyordum. Bundan dolayı, inşaatına başladığımız bazı binaların eksik ve kusurlu halleriyle öylece bırakılmaları tavsiyesinde bulunmuştum. Böyle bir teklif yaparken, Kur'anî bir nükteyi nazar-ı itibara almıştım. Malum olduğu üzere, Hazreti Hızır, denizde çalışan birtakım fakirlere ait olan gemiyi deliyor, onu kasden bir miktar zedeliyor ki, bütün sağlam gemileri gasbeden zalim hükümdar o gemiye de el koymasın. Bu espriye bağlı olarak dedim ki; "Bu binaları blokajlarında arızalı bırakalım, bir sürü eksiğiyle öylece kalsın. Bazı zalimler, el koyma kasdıyla gelip baksalar bile, inşaatı tamamlamak için çok para gerektiğini düşünüp niyetlerinden vazgeşsinler!.." Arkadaşlar teklifimi kabul edip uyguladılar. Gerçekten de, bazı kötü niyetliler gelip inşaatları kolaçan ettiler; arsalara alıcı gözle uzun uzun baktılar; fakat, yapmaları gereken masrafı düşününce, onları üzerlerine almayı cazip bulmadılar ve çekip gittiler. Ne var ki, belli bir dönemden sonra, bir kısım hasım ruhlu kimseler şiddet, hiddet ve öfkelerini devam ettirdiler; göz koydukları binaları gasba yeltendiler. Ben yine "Biraz temkinli hareket edelim; adımlarımızı mayınlı tarlada yürüyor gibi düşünerek, taşınarak atalım. Milletin el emeğini ve alın terini üç beş haramîye peşkeş çektirmeyelim!" türünden bazı şeyler söyledim. İşte o zaman Merhum Hacı Kemal, "Hocam, siz tasalanmayın; onlar el koyarlar biz yenisi yaparız, onu da kapatırlarsa bir diğerini açarız; onlar yüz tanesini gasbetseler, Allah'ın inayetiyle, biz yüzbirincisini inşa ederiz!.." dedi. Hacı Kemal'in o tevekkülünü ve azmini hiç unutamıyorum. O tam bir aksiyon adamının ruh haletini dile getiriyordu aslında. İç mukavemeti kavi idi. Bin türlü musibet karşısında dahi sarsılmayacak bir duruş ortaya koyuyordu. Evet, "Böyle yaparlar, şöyle ederler" düşüncesiyle, şerre kilitli kimselerin olumsuz tavır ve davranışlarına takılırsanız hiçbir hayırlı faaliyeti hakkıyla ortaya koyamazsınız. Her zaman başka bir şeyden korkar ve titrersiniz. Çok önemli bir şeyi başka bir korkudan dolayı terkedersiniz. Tedbirli ve temkinli davranmanın bir yeri vardır ama hiçbir hadise karşısında sarsılmadan, Allah'a itimad içinde kendi hizmetine bakmanın da kendine göre bir yeri vardır. Bu açıdan da, sürpriz hadiselerin aşılabilmesi için her mefkure kahramanının mukavemet sistemini güçlendirmesi gerekmektedir. Mehmet Kırkıncı Hocaefendi'nin Ziyareti Diğer taraftan, sarsılabilecek dostları takviye etmek, onların manevî, kalbî ve ruhî hayata ait bağışıklık sistemlerini güçlendirmek lazımdır. Yol arkadaşlarına moral vermek, onlara sahip çıkmak ve yalnızlık hissettirmemek çok önemlidir. 12 Mart'ı takip eden günlerde haksız yere tutuklanmış ve askeri hapishaneye konulmuştuk. O sıralar, Mehmet Kırkıncı Hocaefendi de aranıyordu. Buna rağmen, bizi ziyarete geldi ve tel örgünün öbür tarafında bazı rüyalar anlattı, bize moral verdi. Rüyasında, rahmetlik Bekir Berk Ağabeyi Ravza-yı Tâhire'nin içine aldıklarını söyledi. Bana da, "Seni de falanın yanında gördüm; filan mukarreb kul sana bir saat hediye etmişti." dedi. Öyle sıkıntılı bir anda, o rüyayı yorumlayabildim mi; "Saat nizam demektir; düzendir, ahenktir, sistemli harekettir ve sabırdır" diyebildim mi bilemiyorum. Fakat, Kırkıncı Hocaefendi bize bakıp ağladı orada; o bizim halimize gözyaşı döktü ama o ağlarken ben onun dostluğundan dolayı çok sevindim. Belki benim de gözlerim yaşarmıştı; fakat, içimde bir meltem esintisi, derin bir ferahlık hissetmiş, güç bulmuş ve sevinmiştim. Onun gelişi, "Sizi gördüm rüyamda" deyişi ve bizim için ağlayışı büyük moral olmuştu bize. O şartları yaşamadan böyle bir desteğin ne kadar kıymetli olduğunu anlamak zordur. Dört duvar arasındasınız, her gün hakaret görüyorsunuz. "Yat-kalk, sağdan say, bilmem ne, lan" en çok duyduğunuz kelimeler. Herkesinki gibi sizin adınız da "lan" olmuş. Bütün hassasiyetinize rağmen, doğru dürüst abdest alıp namaz dahi kılamıyorsunuz. İhtiyaç için çıkacak olsanız, birkaç saat beklemek zorunda kalıyorsunuz. Dahası, en mukavemetli bilinen insanların dahi sarsıldığını görüyor ve çok üzülüyorsunuz. İşte, öyle bir anda ve o şartlarda, değer verdiğiniz bir insanın size destek çıkması çok büyük bir inşirah kaynağıdır. Herkesin başına bir kısım musibetler gelebilir. Bazen insan kendi iç mukavemetiyle onları aşabilir; fakat, kimi zaman da bağışıklık sistemi ayakta durmaya yeterli olmayabilir. Bazı hastalıklara karşı antibiyotik verildiği gibi, bazen dış takviye de gerekebilir. Dolayısıyla, kubbedeki taşlar misali ancak başbaşa verince sağlam kalabilecek olan fertlerin heyetteki diğer insanlar tarafından sürekli kollanması, görülüp gözetilmesi şarttır. Evet, şayet başbaşa vermez ve birbirimizi desteklemezsek, bugün olmazsa yarın birer birer dökülürüz; dökülmemek için birbirimize destek olmamız lazımdır. Eşrefpaşalılar ve Dosta Sahip Çıkma Böyle bir mülahazayla, yine haksız yere tutuklanan bir dostu ziyarete gitmiştim; onun memnuniyetini de hiç unutamıyorum: Eşrefpaşa'nın külhanilerinden bazı insanlar vardı. Kutsal külhaniydi onlar. Onlardan biri haykırınca başkalarının dudakları uçuklardı. Birkaç tanesi bir vesileyle camiye gelmiş, vaaz dinlemiş ve bir daha da halkadan ayrılmamıştı. Allah rahmet etsin, geçenlerde vefat eden Zafer Bey de onlardan birisiydi. Zaman zaman ziyaretime gelirlerdi; ayrı yerleri vardı onların. Gidip yanlarına oturur ve onlara özel bir lisanla konuşurdum; bir yönüyle, onlarla hususi sohbet ederken ayrı bir ben olurdum. Bu Eşrefpaşalılardan birisi de Kumcu İbrahim Efendi idi. Bir gün, benim orada olduğumu zannederek bir evi basmışlar, oradaki insanları tevkif etmişlerdi. Benimle irtibatı olduğunu düşünerek İbrahim Efendi'yi de içeri almışlardı. Kumcu İbrahim Efendi, daha önce hiç öyle bir hadise yaşamamıştı; ama bu defa adamcağızı derdest edip götürmüşlerdi. Tutuklanması bir yana, içeride olduğu müddetçe kum arabası çalışamayacak ve çoluk-çocuğu iaşesiz kalacaktı. Mesele bana bağlandığı ve "falanın adamları" dendiği için bu hadiseye ziyadesiyle üzülmüştüm. Ne var ki, sadece üzüntü ve kederin yeterli olmayacağını biliyordum. Hemen bir arabaya bindim, İzmir Emniyet Müdürlüğü'nün önünde arabayı aram eyledim; orada şöyle bir göründüm. Benim orada olduğumun haberi İbrahim Efendi'ye anında ulaşmıştı. Polisler içeriye girip çıkarken ona, "Fethullah Hoca, Emniyet Müdürlüğü'nün önünde seni bekliyor." demişlerdi. O, tutuklanmayı da göze alarak hemen yanına koşmam karşısında öyle moral bulmuştu ki, serbest kaldıktan sonra arkadaşlarına şöyle demişti: "Hocamın gelişi beni öyle cesaretlendirdi ki, vallahi artık o andan sonra gerekirse orada altmış sene kalabilirdim!.." Hatıralar
|
|
| Son Güncelleme ( 30.06.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







