| Gaflet |
|
|
| Fethullah Gülen | |
|
Gaflet; dalgınlık, dikkatsizlik, kendinde olmama; gafil de çevresinde olup bitenlerden habersiz, her zaman şaşkın ve halkla münasebetleri açısından da dikkatsiz yaşayan demektir. Uyur-gezer gibidir gafil; yürür, fakat yürüdüğünün farkında değildir. Bir şeyler yapar ama, ne yaptığını tam kestiremez. Hedefsizdir, çok defa abesle iştigal eder; eder de hep yürüdüğü yollara ve içinde yaşadığı zamana yenik düşer. Doğrusu, onun davranışlarında bir gaye aramak da beyhudedir; zira o bakıp da görmeyen, işitip de anlamayan öyle bir şaşkın ve öyle bir dalgındır ki, bazen etrafında cereyan eden kızıl kıyamet hâdiselerden bile habersiz yaşar. Yıllar var ki, bu tali’siz coğrafyanın insanları –ona da yaşama denecekse– hep böyle yaşadı; gafletle oturdu, gafletle kalktı, bir gaye-i hayali olmadı ve sürekli gününü gün etme peşinde koştu. Aslında, böylelerinin hiçbir zaman başka türlü olmaları düşünülemez; bunlar yer-içer, yan gelir kulakları üzerine yatarlar; ne maziyi görürler ne de müstakbeli; Ömer Hayyam edasıyla: “Geçmiş gelecek masal hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbat etme!” der, kendilerini “bel hüm edall” (A’râf sûresi, 7/179) gayyalarına salar ve hilkat seviyelerine rağmen bir hayat yaşarlar. Ne minarenin sesini duyar ne mâbedden bir şey anlar ne de varlık ve eşyanın ifade ve beyanına kulak verirler. Kâinat kelime kelime, satır satır, paragraf paragraf bir şeyler anlatırmış; her yandan üzerlerine sağanak sağanak nimetler yağarmış; yer yer nankörlüklerinden dolayı arz u sema hâdiseleriyle ikaz edilirlermiş; her hâdise fasih beyan onlara neler ve neler anlatırmış... onlar bütün bu olup bitenlerden hiçbir şey anlamaz, hatta çok defa bu mütemâdî ikazların, bu devamlı tenbihlerin farkına bile varamazlar. Farkına varmak bir yana, bazen ilâhî tenbihlere isyan ve küfranla mukabelede bulunur; ihsan ve lütuflar karşısında da daha bir gaflete gömülür ve bohemlik soluklamaya dururlar. Gafiller, nimete nimet demez, ihsanı ihsan bilmez, ikaza kulak vermez; belâ ve musibetlere gelince, azıcık inançları varsa, onu da kadere verir ve takdiri taşa tutarlar; yoksa, tabiî sebeplere bağlar, temerrütlerine devam ederler. İş dönüp de ilâhî lütuflar söz konusu edilince, her şeyi kendilerinden bilir ve “ben, ben” diye nefes alıp vermeye başlarlar. Aksine işleri bozulup düzenleri alt üst olunca da, âh u vâh edip ellerini ovuşturur ve inlemeye dururlar. Ne var ki artık iş işten geçmiştir; geçmiş ve dünyevî perde kapanmış, yeni bir perde açılmıştır. Bu perde daha ürpertici ve daha müthiştir; evet, “Ahiret azabı çok daha çetin ve daha şiddetlidir.” (Ra’d sûresi, 13/34.) Ama ne acıdır ki, gafil, ne burada başına gelenlerden ne de ötede kendini bekleyenlerden haberdardır; gafletle oturur, gafletle kalkar.. düşünmez bugünü-yarını.. tanımaz hakkı-hukuku, çiğner çiğneyebildiği herkesi.. bir fitne olur eser her yanda ve katar karıştırır her tarafı. Gücü yettiklerini ezerken, gafildir, düşünmez onu da ezecek bir güçlünün bulunduğunu. Kendince ters gördüklerini değişik ad ve unvanlara bağlayarak haklarken de kendi akıbetini hiç mi hiç hesaba katmaz. O, fevkalâde şımarık ve küstahtır. Zulüm ile âbâd olacağını sanır ama, kendini acı bir son beklemektedir; bu acı son en hafifinden hüsran ve nedamettir… (Sükûtun Çığlıkları, s. 165-167) |
|
| Son Güncelleme ( 14.08.2010 ) |
| Sonraki > |
|---|



