| Ali Bulaç ve Hocaefendi…. |
|
|
| Dr. Faruk Tuncer, fgulen.com | |
| 18.01.2008 | |
|
Büyükşehirlere göçün farklı neticelerinden biri de kentin yeniden yorumlanmasıdır. Kitap bu tezle başlıyor, başka tezler de var elbette. "Göç"le başlayan kentin yeni durumu "Fethullah Gülen Örneği"yle farklı bir boyut kazanıyor. Bu durum belki de daha sonraları dünyaya yayılan "küresel göç"ü tetikliyor. Yapılan analizler, sosyolojik tespitler şimdiye kadar söylenenlerin ötesinde yeni ve kendi içinde bir orjinaliteye sahip. 300 sayfalık kitap analitik bir çalışma. İsteyen kitabı alır okur. Eseri özgün kılan hususlardan biri ortaya koyduğu tezler ve tesbitlerse bir diğer neden de yazarın kimliğiyle ilişkili. Bizim de üzerinde durmak istediğimiz kitap değil, yazarı. Bir bakıma kitabın arka planına işaret etmek. Ya da kitabı daha da anlamlı kılacak bir Ali Bulaç portresi çıkarmak:
Ancak o yalın bir gazeteci de değildir. Dini ilimlere vakıf, ilahiyat eğitimi almış ve bununla yetinmeyerek sosyoloji okumuş önemli bir aydın ve entelektüeldir. Yani "zül'cenaheyn"dir, hem İslâmî ilimler hem de sosyoloji okumuştur. Eskilerin "tetabuk-u hal" dedikleri bu olsa gerektir. Hal böyle olunca Ali Bulaç'tan böyle bir kitap yadırgatıcı değil, tam da beklenen bir durumdur. Bunu biraz daha açmak ve anlamak için onun hayat hikayesindeki genel çizgilere bakmak yararlı olacaktır. Hayat çizgisindeki bazı kodların bu kitabın ip uçlarını vereceğini göreceğiz: Ali Bulaç, 1951 yılında Mardin'de doğdu. Daha küçük bir çocukken medreseye gönderildi. 6 yaşında gitmeye başladığı medresede öncelikle Kur'an okumayı öğrendi. Ardından Arapça ve İslami ilimler okudu… Arapça, zaten ana diliydi, bu nedenle klasik usulde 2 senede okutulan kitapları o çok kısa bir zamanda bitirip takrirlere başladı. Fıkıh okuduğu hocası, Molla Abdullah onu ilk etkileyen kişiydi. Medrese (mahalle hocası) süresi 3 yıl devam etti. Sonra İlkokula gitti. Ardından Mardin İmam Hatip Lisesi'ne kaydoldu. O dönem, Mardin bir sürgün yeriydi. Bu nedenle İmam Hatip Lisesi'nde Ömer Dursun Ayvaz, Bekir Güneş, Süleyman Darçın ve Zeki Tuna gibi iyi hocalar vardı. Zeki Tuna sol eğilimli bir hocaydı. Onun tavsiyesiyle Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Salah Birsel'in kitaplarını bir çırpıda bitiriverdi. Ama onu en çok etkileyen, kelam hocası Ömer Dursun Ayvaz'ın ayrı bir yeri vardı. Okul derslerini aksatmıyordu ama bu yeterli değildi. Kitap okumaya karşı doymak bilmeyen bir açlığı vardı. Sürekli okuyordu. Mevdudi ve Seyyid Kutup'la bu yıllarda tanıştı. Onları Arapça asıllarından okuyordu… İmam Hatip Lisesi'nde okurken aynı zamanda düz lise sınavlarına girdi ve kazandı. İki liseyi de aynı anda bitirdi. * * * Artık Mardin onu tutamazdı. Yüksek öğrenim için İstanbul'a gidecekti. 1970 yılının sonlarıydı o zamanlar bir enstitü olan İlahiyat fakültesine kayıt yaptırdı. Birinci sınıfın sonuna gelindiğinde yeniden sınava girmeye karar verdi. Çünkü bir diploması daha vardı. İstanbul Edebiyat Fakültesi hayallerini süslüyordu. Sosyoloji okumak istiyordu. Bunu kafasına öylesine yerleştirmişti ki üniversite sınavında çok yüksek puan almasına rağmen başka bir bölüm okumayı hiç düşünmedi. Sosyoloji okuyacaktı. Kayıt olmak için gittiğinde görevli hanım "Evladım bu puanla ne işin var burada senin, git tıp ya da eczacılık oku!" demişti. Hem İlahiyatı hem de sosyolojiyi aynı yıllarda bitirdi. (1974) Üniversite yılları çok verimli geçmişti. Bu iki fakülte döneminin iki büyük ekolüydü adeta (hala da öyledir). Çok önemli hocalardan ders aldı. Mahir İz Hoca'dan tasavvuf, Ömer Kiraz Hoca'dan sanat tarihi, Erol Güngör'den sosyal psikoloji okudu. İstanbul Edebiyatta o zamanlar ders veren Muhammed Hamidullah'dan bir sene boyunca ders aldı. Zeki Tuna'da bu hocalardandı. Her biri kendi alanlarında göz kamaştırıcı bu isimler onun zenginleşmesini sağladı. Üniversite yıllarında iki fakülteye birden devam ederken karşısına, tek başına bir üniversite olan merhum Nureddin Topçu çıktı. Onunla tanışması büyük bir şanstı. O ana kadar karşılaştığı hocalarından en çok etkilendiği Topçu'ydu. Sürekli onun yanına gidiyor, Divanyolu'ndaki evindeki sohbetlere katılıyordu. Bu birliktelik yaklaşık 4 yıl sürmüştü. Bir anlamda bir üniversite daha bitirmişti. Bir gün ona kelamcı olmak istediğini söylediğinde; "Öyle olmak istemekle olunmuyor evladım!" diyerek Hilmi Ziya Ülgen'le tanıştırdı. Onun referansıyla Kemal Tahir'le tanışır ve sohbetlerine devam eder. Ancak Topçu'nun ayrı bir yeri vardı. Ondan çok istifade eder. Yazı yazmayı ondan öğrenir. Artık Hareket dergisinde de yazıları yayınlanmaya başlamıştı. Fethi Gemuhluoğlu ve Necip Fazıl ile de tanışır. Onların da sohbetlerini devam eder. Ancak mütecessis ve parlak bir zekası vardır. Her söylenene kafa sallayan biri değildir. İtirazlarını içine atmıyordu. Bir defasında Necip fazıl'ın Türklerin Müslüman olmasıyla ilgili söylediklerine itiraz edince konuşma epey uzamış ve sonrasında da Üstad fenalaşarak hastaneye kaldırılmıştır. * * * Mardin'de iken yerli ve yabancı klasikleri zaten bitirmişti. Tolstoy, Dostoyaviski, Victor Hugo gibi önemli Batı klasiklerinin yanı sıra; Reşat Nuri Güntekin, Kerime Nadir, Mahmut Esat Bozkurt gibi Türk klasiklerini de okumuştu. Lise yıllarında başlayan bu yoğun okumalar ilerleyen yıllarda da devam eder. Bu okumalar bazı zamanlar günde 16 saati buluyordu. Belli bir plan dâhilinde düzenli okuyordu. Okumaları iki türlüydü: Ya konularına göre (mesela Batı felsefesi veya İslam felsefesi gibi) ya da süreli okuyordu. Mesela bir yıl düzenli olarak gelenekçileri (Martin Lings, Ernast Renan, R. Guenon, S. Hüseyin Nasr) okuyor, bir yıl da sol doktrini okuyordu. Üniversiteyi bitirdiği dönem 6 ay boyunca kendisini eve kapatıp, o güne kadar Türkçe yayınlanmış ne kadar marksist doküman ve yayın varsa okumuş ve bitirmişti. (Marks, Stalin, Lenin, Troçki…) Bunun yanı sıra, İslami ilimlerle de irtibatını kesmiyordu. Temel İslamî eserlerden Kurtubî, Beyzavî, Razî ve Zemahşerî'yi arkadaşlarıyla okuyarak bitiriyordu. * * * Artık yeterli donanıma ulaşmıştı. Çok yönlü okumaları sırasında kendi ülkesi, dünya meseleleri ve İslam dünyasına üzerinde sürekli kafa yoruyordu. Özellikle İslam dünyasının geçmişten bugüne uzanan pek çok sorunu onu meşgul ediyordu. Ona göre bu sorunların nedenleri çok boyutluydu. Fikri problemler ilgisini çeken en önemli konuydu. Ancak buna bağlı olarak siyasi, kültürel ve ekonomik problemleri göz ardı etmeden düşünüyor, yazıyor ve tartışıyordu. Müslüman dünyanın son iki asırdır durumu hiç iç açıcı değildi. Önce Hint alt kıtasından ve Lübnan bölgesinden etkilendi. Ancak 1979 yılına gelindiğinde İran'da devrim oldu. Bir sosyolog olarak marksizm konusuna onca kafa yormuş biri olarak sırf İran olduğu için bu devrimi görmezden gelemezdi. Devrimle birlikte İran uleması ve entelektüelleri ile karşılaştı. İlk dikkatini çeken şey fıkıh ve tasavvuf'un İran'da çok derin olduğuyu. Okumalarını sıklaştırdı. İranlı aydınları arasında, adaşı Ali Şeriati dikkatini en çok çeken isimlerin başında geliyordu. İslam dünyasının sorunlarına duyduğu ilgi sadece analiz yapmakla sınırlı değildi. Çözümler de üretiyordu. Meselâ modern zamanların dikkat çeken sorunlarında biri tasavvuf ve ona yöneltilen eleştirilerdi. Bu nedenle, hem İbn-i Arabi'yi önemsedi hem İbn Teymiye'yi… Aslında onun amacı, iki farklı ana damar olan tasavvuf ve selefiye arasında bir geçişkenlik sağlamak, diyalog imkânları aramaktı… Mardin'in mozaiğinden midir bilinmez ama o hep diyaloğa açık biri oldu. İslami cemaatlerle ilişkisini hiç kesmedi. Hep içerden biri oldu. Zaman zaman yaptığı eleştirileri dışarıya çıkarak değil, içerde kalarak yaptı. İlgi alanının çok yönlülüğü yayınlanmış 20'inin üzerindeki kitabında görülebilir. Dini ilimler üzerinde de yazdı, sosyal konularda da… Kitapları arasında Türkiye'nin Avrupa Birliği süreci üzerine olan da var Kur'an-ı Kerim'in tefsir ve meali ya da hadis meselesi üzerine olan da … İslam dünyasına bakışında kuşatıcı ve kucaklayıcılık hep ağır bastı. Bunun bir sonucu olarak meselâ Hac ibadetinin düzenlenmesiyle de ilgilendi Müslümanların liberalleşmesiyle de. İslam tarihi boyunca özellikle dört ismin Ali Bulaç'ın dünyasında ayrı bir yeri oldu: Bunlar Bediüzzaman, Muhammed İkbal, Gazali ve Ali Şeriatî'dir. Bu isimler tesadüfi değildir. İlk dikkat çeken husus, kendisini etkileyen bu isimlerin, İslam dünyasındaki kıtasal farklılıkları öne çıkaran isimler olmasıdır. Çünkü Bediüzzaman Türkiye'den, Muhammed İkbal Hint kıtasından, Ali Şeriatî İran'dan ve Gazali ise Arap âlemindendir. Farklı ilim disiplinleri açısından Gülen hareketi üzerine yapılan araştırmalardan felsefe, fıkıh, hadis alanlarındaki çalışmalara şimdi de Ali Bulaç'ın kaleme aldığı "Din, Kent ve Cemaat" ile sosyoloji eklenmiş oldu. Özetle söylemek gerekirse, Ali Bulaç'ın kaleme aldığı söz konusu kitap, zarf ve mazruf uyumunu tam gerçekleştirmiş ve kitaba konu olan mevzuyla yazarı örtüşmüştür. Kısaca söylemek gerekirse Hocaefendiyi anlayacak, hareketi anlamlandıracak donanım kitabın yazarında fazlasıyla mevcuttur. Kalemine sağlık!… |
|
| Son Güncelleme ( 18.01.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Ali Bulaç, Hocaefendi üzerine çok konuşulacak bir kitap yazdı: "Din, Kent ve Cemaat". Hocaefendi bir din adamıdır. Adıyla anılan hareket ise, yerel ölçekte başlamış, gelişimini Türkiye'nin bağrında yapmış ve artık tamamen küresel bir görünüm kazanan sivil ve sosyal bir oluşumdur. Sosyologların hareket üzerindeki ilgisi boşuna değildir. Aynı zamanda bir sosyolog olan Ali Bulaç'ın konuya ilgisi duyması da bundandır.
Ali Bulaç, tanınan ve önemli okur kitlesine sahip bir gazeteci. 13 yaşında başladığı gazetecilik (Mardin'in Sesi) serancamesi ilerleyen yıllarda da devam etti. Hep yazdı. Geçimini kalemiyle temin eden ender isimlerden biri oldu.