| İbretlik Hatıralar (14) |
|
|
| Osman Şimşek, herkul.org | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| 20.01.2008 | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Sevgili Dostlar, M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Sevr Dağı'nın ve Barla'nın izdüşümü bir tepenin üzerindeki şirin bir bahçe içerisine inşa edilmiş yedi-sekiz kardeş evden birinin sadece tek odasında kalıyor. Yatağı, çalışma masası, elbise dolabı, kütüphanesi, küçük buzdolabı, abdesthanesi, koşu bandı ve Türkiye'nin farklı illerinden gelen toprakları da mübarek bir hediye olarak içinde muhafaza ettiği müzeciği... evet, hepsi bu tek odaya sığdırılmış/sıkıştırılmış bir halde. Hocaefendi, ahirete açık, dünyaya bütün bütün kapalı o lahutî odada sürdürüyor hayatını. Orada yazıp çiziyor, orada oturup kalkıyor, yürüyüşünü orada yapıyor, orada istirahat ediyor ve orada geceler boyu Cenab-ı Hakk'a el açıp dua dua yalvarıyor. Önceleri derme çatma bir barınağı, evvelki gün bir cami penceresini ve dün tahta kulübeyi mesken edinen Aziz Hocamız, bugün de o talihli mekanı biricik misafirhanesi olarak görüyor. O mütevazı oda, hasret ve hicranını bağrında saklıyor Hocaefendi'nin; gözyaşlarına şahit oluyor kutlu sakininin. Hocaefendi Yedi Tane Villada mı Kalıyor? Garaz bataklığında çırpınıp duran bazı kimseler, herkesi kendi dünya tutkuları ve yaşama arzuları zaviyesinden değerlendirerek çiftliklerden, villalardan, lüks hayattan ve şatafattan bahsedip dursalar da, Hocaefendi tam dokuz senedir tek odacıkta sabahlıyor akşamlıyor. Dahası o oda, Türkiye'de olsa yirmi-otuz kişinin kalacağı bir öğrenci yurdu bile yapılamayacak kadar namüsait bir binada yer alıyor. Genel itibarıyla, bulunduğu yerin imar planına göre sadece sekiz-on insanı bağrında barındırabilecek şekilde inşa edilen bina, kaderin cilvesiyle gelip kanatları altına sığınan misafirlerini kaldırabilecek özelliklere sahip bulunmuyor. Öyle ki, onun uzun süreli bazı mihmanları ancak çatı katında, tavan arasında minik barınaklar kurmak zorunda kalıyor. Ne namaz kılınan salon ne de yemekhane konuklarına rahat nefes aldırıyor. Kimi zaman mahcup bir talebenin "Lütfen secdeye giderken dizlerinizi hızlı vurmayın; yoksa..." sözü duyuluyor; müttaki evimizin de haşyetle secdeye gitmesinden korkuluyor. Evet, bu binada ne ses ne de ısı yalıtımından bahsetmek mümkün oluyor... Odalar arasına çoğu sonradan çekilen duvarcıklar ne mahremiyeti mümkün kılıyor ne de sıcaklık ayarına imkan tanıyor. Ey tahta kulübenin Batıdaki kardeşi Anadolu ocağı.. neden yüzünü astın ki şimdi?!. Ne olur darılma bana bu sözlerimden dolayı... Senin kusurlarını fâş etmek değildir gâyem; eksikliklerini dile getirirken ne kadar mahzunum bir bilsen!.. Sen bizim için saraylardan daha kıymetlisin.. Senin yanında villaların ne haddine ki bahse değsin!.. Biz köşkleri şatoları sana tercih eder miyiz hiç? Dokuz senemizi seninle geçirmişken, hatıralarımızı gönlüne nakşetmişken ve seni vefalı bir dost, samimi bir yoldaş, güvenilir bir sırdaş bilmişken, onca zaman sonra sana sırt döner miyiz hiç?!. Anla beni cananım; bir hakikati ifade etmeye çalışırken belki Sana karşı edepsizlik yaptım!.. Bazı kusurlarını anlatmasaydım, Hocamızın zahidane hayatını ve burada hangi şartlarda kaldığını ketmetmiş olmaz mıydım? Hem yetmez mi sana; Hocaefendi dokuz senedir senin çatının altı haricinde bir yerde gecelemedi. Yetmez mi sana, Kutlu Misafir'in şu etrafındaki evlerin hiçbirinde üç beş saat bile kalmadı. Aylar geçti de kapından dışarıya adımını atmadı. Hastanede kaldığı zaman dahi seni özledi, orada durmaya katlanamadı ve ilk fırsatta sana koştu. Öyleyse, partal bir eşya gibi bir kenara atılmaktan hiç endişe etme; bir gün unutulacağın zehabına kapılarak üzülme!.. Sen bizim göz nurumuz oldun.. ve inşaallah ahirete kadar bütün güzel bakışlılara da göz aydınlığı ve sürur kaynağı olacaksın. Aziz Dostlar, Saadet hanemizi rencide ettiğimin farkına varınca, sizinle dertleştiğimi de unuttum ve onun gönlünü almaya koyuldum. Artık sevimli evimizi daha fazla üzmeyeyim. Muhterem Hocamızın onun sadece bir odasında kaldığını, orada adeta hiçbir mahremiyetinin bulunmadığını, daha salona çıkar çıkmaz beş on insanla karşılaştığını, yemeğini dahi rahatça yiyemediğini, kendine çevrilmiş nazarlardan bir an bile kurtulamadığını, merdiven gıcırtılarından uyuyamadığını... ama halinden asla şikayetçi olmadığını ve hatta bu kadar nimetin şükrünü eda edemediğini düşünerek mahcup yaşadığını fısıldayıp geçeyim. Şimdi mevzuyla alakalı başka bir hususa değinecek, fakat akabinde bu mukaddimeyle ilgili çok önemli bir notu kaydedeceğim: Hocaefendi'nin Muhterem Babasının Son Anları İnsan, altından kalkılmaz hesaplarla ötelere gitmemek için hep temkinli davranmalı, sürekli temiz yaşamalı, ezkaza kirlenmişse hemen temizlenmeye çalışmalı; elinde fırsat varken günah ve kul hakkı gibi ağırlıklardan kurtulmanın yollarını araştırmalı ve ölüme her an hazırlıklı olmalıdır. Gıybetini yaptığı, hakkını yediği, bir kötülük ettiği... kim varsa, onlara ulaşmanın ve helallik almanın bir yolunu mutlaka bulmalıdır. Hatta gerekirse, hak sahiplerine ulaşmak için bir gazeteye, bir televizyona ya da bir radyoya ilan vermeli; ne yapıp edip ahirete görülmemiş hesaplarla gitmeme cehdi sergilemelidir. Çünkü, her şeyin hesabının inceden inceye görüleceği bir büyük mahkeme bizi beklemektedir. Hayatını bu anlayış üzere örgüleyen Hocaefendi'nin mevzuyu şerh sadedinde anlattığı şu misaller ve vurguladığı hakikatler hepimiz için hayatî ehemmiyeti hâizdir: Rahmetlik pederim, ömrünün ahirinde kansere yakalanmıştı. Hastalık aheste aheste metastaz olmuş ve her tarafını sarmıştı. Son dönemlerinde artık yerinden kalkamıyordu. Bu haberi alınca hemen memlekete gitmiş, bir müddet yanında kalmış ve gönlünü almaya çalışmıştım; fakat, birkaç gün sonra kendisinden izin alıp yeni vazifeme başlamak için oradan ayrılmıştım. Vefat ettiği an başında bulunamamıştım. Babam son anlarında zaman zaman kendinden geçmiş, sonra yeniden ayılmış. Bayılıp oğunma ve akabinde kendime gelme fasılları birbirini takip edip durmuş. Fakat, ne zaman kıvrana kıvrana uyanır gibi olsa "O ceketi sahibine verin!" diyormuş. O sözü tekrarlarken yeniden bayılıyor, bir kez daha ayılınca yine ilk sözü "O ceketi sahibine verin!" oluyormuş. Meğer, bir zaman yanımızda bazı işçiler çalışmış. İşi bitirip ayrılırlarken, onlardan birisi eski ceketini bizim samanlıkta unutmuş ve onu orada bırakarak çekip gitmiş. İşte, babama ölüm anında o ceketin hesabını soruyorlarmış. "Madem ev sahibi sendin, onlar da senin için çalışmışlardı; neden hemen bir arabaya atlayıp senin hanende kalan emaneti sahibine ulaştırmadın? Niçin arkasından koşup adama yetişmedin ve ceketini teslim etmedin?" tarzındaki ifadelerle eski bir ceketin hesabını istiyorlarmış. Demek, zahiren önemsiz bir hadisenin hesabı dahi ne kadar ağırmış ki, rahmetlik babamın son sözleri "O ceketi sahibine verin!" şeklinde olmuş. Ondan bir sene sonra dayım Abdurrezzak Efendi de kanserden vefat etti. O, Kur'an ehli bir insandı, kıraatte üstad idi; Kur'an talim edecek kadar ağzı düzgündü ve Kur'an'a çok vakıftı. Öyle güzel Kur'an okurdu ki, namazda onun önüne geçmeye utanırdım. Fakat, rençberlikle meşgul olan bir ağaydı; kimseye Kur'an öğretmemişti. Kanser olduğu dönemde, bir gün bana "Hacı Efendi, bir şeye çok üzülüyorum: Cenab-ı Hak bana bu Kur'an ilmini nasip etti ama ben dünya işleriyle uğraştım ve onu kimseye öğretmedim" diyerek pişmanlığını ifade etmişti. Belki, kendisinde bir veli hassasiyeti yoktu ama namazı niyazı yerinde, dini hassasiyeti olan biriydi. Dayım kanser olduğunu sezince bütün köyü gezmiş, hemen her kapıyı çalmış ve karşısına çıkanlara "Ben gidiciyim, hakkınızı helal edin." demişti. Bu vaziyette bütün komşuları gezip helalleştikten sonra da gelip yatağa düşmüş ve bir daha da kalkamamıştı. Vefatı esnasında Dayım da aynı Babam gibi, sürekli bayılıp kendinden geçiyor, sonra kendine gelip heyecanla başucundaki insana "Bir hak kaldı ki altından bir türlü kalkamıyorum!" diyormuş. O an yanında, Alvar İmamı'nın oğlu Seyfettin Efendi bulunuyormuş. İkide bir konuşmaya azıcık takat bulunca, "Seyfettin Efendi, bir araba hesap getirdiler önüme!.." Falan caddede yürümene lüzum yoktu, niçin gezinip durdun orada? Filan yere giderken başını eğmen gerekirdi, neden kafanı kaldırdın da gözüne haram ilişti? Şurada niye kulağını korumadın da içine olumsuz bir ses girdi... O kadar çok hesap var ki... "Bunların hepsine cevap vermeye çalışıyorum; çok ince hesaplardan yüz akıyla kurtulmaya uğraşıyorum. Fakat Efendi, bir hesap var ki, bir türlü altından kalkamıyorum!.." diyor ve inliyor. Evet, benim cibilli yakınım, annemin abisi, dayım... Altından kalkamadığı hesabın ne olduğunu bilseydim, canımı ortaya koyarak onu öderdim; onu o yükten kurtarmak için her bedele katlanırdım. Fakat, bilemiyorum ki, o neydi? En yakınlarımdan seçtiğim bu iki misal de gösteriyor ki bizi bekleyen hesap çok çetin... Evet, hakiki mü'minler görülmemiş hesaplarla öteye gitmemeye çalışırlar. Bu hususta laubali davranan kimseler ise, demek ki ahirete, mahşere ve mizana tam inanmıyorlar.. onlar şeklî ve surî müslümanlıkta kalmışlar; atalarının inanmışlığına bağlı zahirî bir inanca takılmışlar.. düşünerek, taşınarak, iç hesaplara girerek, engin derinliklere dalarak, her şeyin akını karasını, tayyibini habisini birbirinden tefrik ederek inanmamış ve o çizgide yaşamamışlar. Bu itibarla da, denebilir ki; böyle kimseler şayet bir zangocun çocuğu olsalardı, büyük ihtimalle kendileri de zangoç olurlardı. Hocaefendi Ne Kadar Kira Veriyor? Bir yönüyle, şahsî hakları takip edip onlarla alâkalı helallik almak kolaydır; nihayet muhatap bir ya da birkaç kişidir. Fakat, milletin malını veya herhangi bir vakfa ait olan eşyayı haksız yere harcamak ve böyle umumu ilgilendiren bir hakkı gasbetmek altından kalkılması çok zor bir vebaldir; çünkü o halde muhatap bir toplum ya da koca bir millettir. Bu mülahazadan dolayı, çok hassas davranmaya çalışıyorum. Bu salonda namaz kılarken seccade sermiyorum; zira, halının parasını kendim verdim. Ne var ki, koridorda ya da diğer bir odada namaz kılacaksam mutlaka seccademi kullanıyorum. Bu bina da vakıf malı olduğu için, ücretini vermediğim ve kullanma hakkını satın almadığım bir mekana secde etmekten korkuyorum; bana ait olmayan bir şeyin üzerinde secde edemiyorum. Kendi odam ile namaz kıldığımız bu salonun kirasını veriyorum; aylık ücreti mutlaka ödüyorum. Ne var ki, yine de içim rahat değil. Endişe ettiğim bir hususu daha söyleyeyim: Bazı arkadaşlara bu odanın ve salonun kirasının takriben ne kadar olduğunu sordum. "Bu ikisinin kirası buranın şartlarında beş-altı yüz dolar eder." dediler. Bunun üzerine, her ay kira bedeli olarak -ziyadesiyle- bin dolar verdim ve veriyorum. Aslında buraları sadece kendim için kullanmıyorum, her zaman diğer arkadaşların istifadelerine de açık tutuyorum. Hele salonu hepimiz ortak kullanıyoruz. Fakat, hâlâ bir şey kafama takılıyor; o zaafımı da belirteyim: Buraya gelen insanlar ekseriyetle benden dolayı geliyorlar; hepsi benim misafirim. Öyleyse, bu binanın bütününün kirasını ben vermeliyim. Şu anda buna gücüm yetmeyebilir ama "Bunu Allah bana sorar mı?" diye tereddüt ediyorum. Bu benim hesabım; el alem de kendi hesaplarını düşünsünler. Ne ki, buraya gelenler madem benim misafirim; onlar düşünmüyorlarsa benim düşünmem lazım. Şimdilerde kafamda onu alıp veriyorum, "Acaba nasıl yapsam?" diyorum. Böyle bir mevzuyu açmalı mıydım? Bu hissimi dile getirmem doğru mu? Bilemeyeceğim ama bir meseleyi tavzih etme lüzumunu duydum. Hazreti Üstad da hesap verme sadedinde, "Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim... Bu tavuğun yazın çıkardığı bir küçük yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı." diyor. Yediği yumurtaların nereden geldiğini dahi açıklıyor. Evet o, mahkeme-i kübrayı düşünerek, daha buradayken millete hesap veriyor; nasıl yaşadığını anlatıyor, iaşesinin kaynağını belirtiyor, iktisad düsturuna dikkat çekiyor. Biz de kılı kırk yararcasına yaşama mecburiyetindeyiz. Ağzımıza koyduğumuz şu lokmalar hakkımız mı, değil mi? Acaba ne yiyor, ne içiyoruz? Şu abdest suyunu kullanmaya hakkımız var mı?.. İşte, bu türlü sorularla her an hayatımızın muhasebesini yapmalıyız. Ben zengin bir insan değilim; kitaplarıma takdir edilen telif ücretini de kullanmaktan endişe duyuyorum. Onun çok azını alıyor ve kira gibi borçlarımı o şekilde ödüyorum. Allah'ın huzuruna borçlu gitmemek için, nerede biraz kalmışsam, oranın kirasını mutlaka ödemişimdir. Bozyaka, Yamanlar, Fatih, Kestanepazarı ve Altunizade'de ikamet ettiğim müesseselerin ücretlerini fazlasıyla vermişimdir. Şimdi de bu hususa itina gösteriyorum. Bin Dolarlık Defter Rahmetlik Hocam Alvar İmam'nın torunundan bana bir tane defter kalmıştı. Onda el yazmasıyla Efe Hazretleri, Seyid Nigari, Fuzuli gibi şahısların bazı na'atları, tevhidleri, ilahileri ve münacaatları yazılıydı. Onu Hoca'dan emanet almıştım, ara sıra bakıyordum. Neyse ki, evde bıraktığım bir gün çocuklar, onun bazı yapraklarını yırtmışlar, bazılarına kalem atmışlar. Buna çok üzüldüm; Erzurum'a götürüp tamir ettirdim. O yazıları ve çizgileri ne yaptım hatırlamıyorum; o zaman daksil de yoktu, artık o çirkin yazıları nasıl temizledim bilemiyorum. Sonra defteri ilk fırsatta postayla gönderdim. Hoca Erzurum'da merkez vaiziydi, meşhur bir insandı; adını ve soyadını yazmış, Erzurum Müftülüğü diye adresi belirtip postaya vermiştim. Ne zaman sonra Hoca'yla karşılaştığımda, defterin eline geçip geçmediğini sormayı unuttum, oysa ki sorabilirdim. Aradan onca vakit geçmesine rağmen, defterin hesabı ötede karşıma çıkacak diye korkmaya başladım. Bu defa kardeşlerimden birine dedim ki, "Aslında o defter on dolar bile yapmaz; fakat, sen şu bin doları al, ailesine ver; Hoca'nın bütün mirasçılarına bir miktar dağıtsınlar ve bana haklarını helal etsinler." Kardeşim gitmiş, "Acaba o defter size ulaştı mı, Hoca'nın kütüphanesinde var mı?" diye yengeye sormuş. O da, "Galiba o bize geldi, öyle bir defter hatırlıyorum." deyince, birader o meseleyi artık umursamamış, "Nasıl olsa defter yerine varmış" diye düşünmüş. Heyhat ki, ben açık seçik bir cevap alamadığımdan ve hep ihtimallerle konuşulduğundan bir türlü tatmin olamadım; biraderin damadı buraya gelince bir kere de ona sordum. "İçim rahat değil, Allah bana mahşerde bir de defter hesabı sormasın!.. O deftere ne olduğunu bir de siz araştırın." diyerek istirhamda bulundum. Hoca'nın evine yine gitmişler; defteri göstermemişler ama "Galiba kütüphanede var!" demişler. İki sene o meseleyi takip ettikten sonra, birader yeniden buraya gelince, "Şu parayı al, Hoca'nın yakınlarına ver ve artık beni bu ızdıraptan, bu vicdan azabından kurtar." dedim. Bunu mübalağa zannetmeyin; yaprak kadar bir emanet zimmetimde olarak Allah'ın huzuruna gitmeye razı olamam. Hem bu hassasiyeti fevkalade bir mü'minlik de saymayın. Bu sıradan bir mü'min olmanın gereğidir, öyle takva, zühd, incelik falan değil. Bunlar, doğrudan doğruya, haram-helal kategorisi içinde mütalaa edilecek mevzulardır; müslümanlığın kendisidir. Ya müslümansın, bunlara uyarsın veya uymuyorsan ötede başının çaresine bakarsın. "Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur." (Zilzâl, 99/7-8) demiyor mu Kur'an!.. Zerre kadar hayır yapmışsanız görürsünüz karşılığını, şer yapmışsanız da görürsünüz. Evet, ben, o defterin ötede yüzüme çarpılmasını ve sahibinin karşısında mahçup duruma düşmeyi asla istemem. Dilersen Beni Çiğne Ama Hakkını Helal Et!.. Rehberimiz Hazreti Muhammed'in (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelü't-tahiyyât) hayatı kılı kırk yararcasına hak-hukuk gözetmenin misalleriyle dolu değil midir? Biliyorsunuz; bir gün, Peygamber Efendimiz ashabına dönerek, "Sizden kime bir haksızlık yapmış isem, şimdi benden hakkını alsın, ahirete bırakmasın" diyor. Bu sözünü üç defa tekrar edince yaşlı bir sahabi olan Hazreti Ukkaşe ayağa kalkıyor. Bir savaşta, Allah Rasûlü'nün değneğinin onun sırtına değdiğini söylüyor. Rasûlü Ekrem, bir değnek getirtip hakkını alması için Hazreti Ukkaşe'ye sesleniyor. Bu manzarayı hayretle seyreden Hulefâ-yı Râşidîn Efendilerimiz, Peygamber Efendimiz'e bedel kendilerine kısas uygulanmasını istiyorlar, bu konuda ısrar ediyorlar; Allah Rasûlü'ne kıyamıyor ve ağlıyorlar. Fakat, Peygamber Efendimiz, öne çıkıyor, sırtını uzatıyor ve "Hakkını al!" diyor. Ukkaşe (radiyallahu anh) "Ya Rasûlallah! Bana vurduğunuz zaman üzerimde elbise yoktu!" deyince, Peygamberimiz hemen sırtını açıyor. Bu sahneyi gören Sahabe-i kiramdan bazıları yüksek sesle ağlamaya başlıyorlar. Hazreti Ukkaşe, Peygamberimizin mübarek sırtına yaklaşıyor, dudaklarını yapıştırıyor, bir güzel öpüyor ve sonra da "Anam babam Sana feda olsun ya Rasûlallah! Senden hak iddia etmek benim ne haddime!" diyor. Allah Rasûlü, hakkını helal etmesi için ona ısrar edince, Hazreti Ukkaşe, büyük bir mahcubiyet içinde, ahirette şefaatçı olması recasıyla bütün haklarından vazgeçtiğini söylüyor. Bu hadis-i şerifi hatırladığım bir gün, bir çocukluk arkadaşım aklıma geldi. On-onbeş yaşımdayken, üzerine yürümüş ve onu tehdit etmiştim; çok korkmuştu benden. Daha sonra bu hatamdan dolayı özür dilemek ve kendisinden helallik almak için çok gayret ettim ama buna bir türlü muvaffak olamadım. Uzun süredir bunun üzüntüsünü çekiyordum. Bu sene bir yolunu bulup onun yerine birini hacca gönderdim. Hora geçer mi geçmez mi; bu konuda tereddüdüm var. "Acaba bu hac, helallik yerine kaydolur mu?" bilemeyeceğim. Ne var ki, daha iyi bir çözüm yolu aklıma gelmedi. Kim bilir, Allah alır hac sevabını onun yanına koyar; o adama da der ki, "Bizim kıtmiri bırak, vazgeç ondaki hakkından!" İnanın, gönlümün ve vicdanımın sesini dile getiriyorum; Allah'ın huzuruna birinin hakkını yemiş olarak gitmemek için başıma basılmasına bile razıyım. Allah'tan korkan ve hak-hukuk tanıyan bir insan, "Hakkımı helal etmem için başına basmak istiyorum" dese, ödenmemiş haklar sırtımda olarak ötelere gitmektense, öyle bir muameleyle karşı karşıya kalmayı tercih ederim. Çünkü, Rasûl-ü Ekrem Efendimizin hayat-ı seniyyelerinden öyle öğrendim. Evet, hak haktır; zerre kadar da olsa hak haktır. O hakkı ödeyinceye ya da Mevla-yı Müteâl, bir vesileyle o hak sahibini razı edinceye kadar uçsanız bile Cennet'e giremezsiniz. Üzerindeki kul haklarından kurtulmayanlara Cennet kapıları asla açılmaz. Can Dostlar, İşte şimdi başa dönüyorum: Bu duygu ve düşünceyle tir tir titreyen, böyle hassas bir çizgi takip eden ve nazarlarını sadece Rıza ufkuna kilitleyen Muhterem Hocaefendi Amerika'da gününü gün ediyor öyle mi?!. Koca bir çiftlik içindeki yedi tane villada hayatın tadını çıkardığını hiçbir vicdan sahibi düşünebilir mi?!. Husumete kilitli huysuz ruhların bu meseledeki güft u gûlarını işiten ama onlara hiç itibar etmeyen ilahiyatçı bir hocamız, ziyaretimize gelip de Muhterem Hocaefendi'nin yaşayışını yakından görünce kağıt kalem istedi ve verdiğim kartın üzerine kendi yöresine ait şu cümleyi -telaffuz edildiği üzere- yazıp elime tutuşturdu: "Öliler de sanir ki diriler helva yiyir." Hatıralar
3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Son Güncelleme ( 30.06.2008 ) | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







