İbretlik Hatıralar (15) Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 29
Kötüİyi 
Osman Şimşek, herkul.org   
27.01.2008

Can Dostlar,

M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin en çok rahatsız olduğu hususlardan biri, muhatabının söz, hal, tavır, hareket ve hatta mimikleriyle mübalağalara girmesi, olduğundan farklı görünmesi ve gönlünden vize almamış duygularını seslendirmesidir. Şayet, "Sizi canımdan çok seviyorum" cümlesi, kalbden kopup gelen ve vicdandan "doğrudur" mührünü alan bir hissin ifadesi değilse, Hocaefendi'ye göre o söz yalandır. Bir toplantıya rağbetin çokluğunu anlatmak için "Binlerce insan iştirak etti" denilmişse ama aslında katılımcıların sayısı ancak "yüzlerce" ile dile getirilebilecek kemmiyette ise, bu beyan da hilaf-ı vakidir. İlk bakışta, kabarık listelerin, göz alıcı brifinglerin ve hayret verici raporların aşk u şevki arttıracağı zannedilse bile, ehl-i firaset nazarında bunların hiçbir kıymeti olmayacaktır; bilakis, öyle mübalağalı anlatımlar, temiz bir vicdanda mutlaka aksülamel yapacaktır. Binaenaleyh, karşısındaki insan kim olursa olsun, Aziz Hocamızın ondan istediği tek şey mutlak doğruluktur.

Bir gün, Muhterem Hocaefendi rahatsız olduğu bazı beyan ve tavırlar üzerine ortaya konuşarak, kimseyi rencide etmemeye çalışarak ama herkesin kendisine pay çıkarmasını da arzulayarak şunları söylemişti:

Yalana Karşı Savaş

Yalan söyleyen de, farklı görünen de kendini mahvetmiş olur. Hilaf-ı vaki söz, tavır, davranış, ve hatta bakış, mimik ya da göz kırpış Allah'ın bildiğine muhalif olması açısından, O'na karşı korkunç bir yalandır.

Mü'min her şeyi doğru söylemeli ve her zaman doğru davranmalıdır. Çünkü, İslam doğruluğu tespit etmek için gelmiştir. Evet, ondan önce de doğruluk vardı ama ara sıra ve bazı kimselere has bir edayla ortaya çıkmaktaydı. Din-i Mübin, sıdk ve sadakati umum müslümanların vasfı haline getirmiş ve onu insanlık arşının direği olarak yerleştirmiştir.

Heyhat ki, ikbal düşüncesi, istikbal endişesi ve şahsî planı olan kimseler hem doğru konuşmuyorlar hem de olduklarından farklı görünüyorlar. İ'la-yı kelimetullah dışında hesapları bulunan ve başka gayeler arkasında koşturan aldanmışlar, süslü ve mübalağalı beyanlarla alkış devşirmeye çalışıyor; boylarını aşkın tavır ve davranışlarla takdir toplamaya kalkışıyorlar. Dolayısıyla da, onların ağızları sağı gösteriyor ama kalbleri sola bakıyor.. iç-dış bütünlüğünü bir türlü sağlayamıyorlar; çelişkilerden hiç kurtulamıyorlar... Belki melekler de şaşırıyorlardır onların hallerine; "Acaba hangisini yazsak?" der gibi bakıyorlardır birbirlerine... Fakat, bir bilen var, her şeyi aslıyla faslıyla bir gören var.. Allah var!..

Ve az ötede bütün sırların ortaya saçılacağı bir gün var. Kur'an haber veriyor; "Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür." (Tarık, 86/9) diyor. Gönüllere hapsedilen niyetler, inançlar, sevgiler, kinler ve maksatlar büyük buluşmada belli olacak; o gün kalblerde meknî olan her şey açığa çıkacak...

Hangi davranış içten gelerekti? Hangi söz samimiydi? Hangi beyan vicdanın sesiydi? Hangi gözyaşı kalbin gayr-i iradî taşmasının ifadesiydi?.. O gün hepsi ortaya dökülecek!..

Bugün insanları aldatmak kolay, yarın aldanmayan Bir'inin huzurunda el pençe divan durma var. Burada her söz ve hal belli çiplere, Rabbanî disketlere kaydoluyor; onların hepsinin arz edileceği Büyük Mahkeme var.

Her beyan, hal ve hareketiyle en doğru olan Hazret-i Sadık u Masduk'a bile "Sana nasıl emredilmişse öyle dosdoğru ol!.." (Hûd, 11/112) buyurmuyor mu Cenâb-ı Allah?!. Doğrulukta elli bin defa endazeden geçmiş, sıddık olduğu ortaya konmuş, nezd-i ilahide sadakati tescillenmiş ve kendisine sıdkı hususunda teminat verilmiş bir Rehber-i Ekmel'e "dosdoğru ol" denmesi, bu konuda hiçbir teminatı olmayan insanlara ne ifade etmeli acaba?

Şayet, adanmış ruhlar hilaf-ı vaki beyana, mübalağaya, riyaya, süm'aya ve tasannuya karşı savaş ilan etmezlerse, koca bir geleceği yalan işgal edecektir. Yalanın vaadettiği istikbal ise bellidir; akıbet, doğruluğun yerle bir edilmesidir. Allah korusun, işte o zaman, devrilen doğruluk abidesini ne kartellerinizle, ne holdinglerinizle, ne gazetelerinizle, ne televizyonlarınızla, ne okullarınızla ve ne de muhteşem binalarınızla yeniden ikâme etmeniz mümkün olacaktır. Zira, insanlığı huzura kavuşturacak iksir, yalan üzere birleşmiş tâbîlerin kesreti ya da müesseseleri değil, az sayıda da olsa, doğruluğu esas edinmiş sadıkların keyfiyeti ve samimiyetidir.

Cürmüm İle Geldim!..

Öyleyse, ne olur tam kalbinizden gelmiyorsa söylemeyin.. diliniz gönlünüze tercüman değilse konuşmayın. Allah aşkına, işin içinde azıcık da olsa iradenizin dahli varsa, huşulu bir insan tavrıyla boynunuzu eğmeyin; hislenmişçesine burnunuzu çekmeyin, gözyaşlarınız söz dinlemiyormuş gibi bir edaya bürünmeyin...

Hele Allah'a karşı yalan söylemekten, Hazret-i Sadık u Masduk'u yalanınıza alet etmekten ürperin; çok korkun, titreyin. Şayet, O aklınıza geldiğinde gerçekten burnunuzun kemikleri sızlamıyorsa, gözleriniz dolmuyorsa, kelimeler boğazınızda düğümlenmiyorsa, ne zaman O'nu ansanız kararınızın kalmadığını söyleme gibi bir mübalağayı seslendirmeyin.. ne olur O'na karşı yalan söylemeyin. Dahası, hiç olmazsa size emanet edilen nesilleri yalana alıştırmayın.

Televizyonda "Yetim Kız" ilahisini seyrettim. Bir kızcağız,
"Yetim kızın başını okşayan mübarek el,
Ben de yetim bir kızım ne olur bana da gel!"

diyor ve yanaklarındaki yaşları siliyordu. Her vicdan sahibi misillü ben de çok duygulandım; kendimi o yetimlerden biri sayıp ağladım. Ne var ki, bir mülahaza bir buğu gibi gelip zihnimi sarınca irkildim. Ya bu ilahiyi söyleyen o şirin kız yetim değilse, daha bu yaşta ona yalan söylettirilmiş olmuyor mu? Yetim olmadığını bile bile ona o mısraları söylettirmek ve sonra da onu alkışlamak, bir yönüyle kızcağıza yalan söylemeyi telkin etmek sayılmaz mı? O çocuk daha o yaşta yalana alışmaz mı?

Hayır, meseleyi çok hassas bir teraziyle tarttığımı ve gereğinden fazla hassas davrandığımı zannetmeyin. En büyük yalanlar, çok küçük hilaf-ı vaki beyanlarla başlamıştır. Bir de, gerçek olmayan sözlerin içinde Allah ve Rasûlü'nün sevgisi gibi ulvî hakikatler varsa, o zaman minik sayılan inhirafların varıp nereye dayanacağını kestirmek çok zordur. Bu itibarla da, insan mutlaka "Ne zaman anarsam Seni/Kararım kalmaz Allah'ım/Senden gayrı gözüm yaşın/Kimseler silmez Allah'ım" diyecekse, önce "Bir ilahide geçtiği üzere..." ya da "Bir şairin dediği gibi..." kayıtlarını düşmeli ve "Bu sözler benim gönlümün sesi değil ama çok hoşuma gidiyor; inşaallah bugün sözlerini dile doladığım bu mana bir gün kalbimde de çiçek açar!" demelidir. İlla bir çocuğa,

"Gül sevgin yeter bana ey sevgili Rasûlüm,
Öyle muhtacım sana ne verirsen kabulüm!"

dedirtilecekse, ona da bu sözün muhtevası güzelce anlatılmalı, onun içinde Rasûl-ü Ekrem'e karşı gerçekten bir sevgi meşalesi tutuşturulmalı ve çocuğun en azından mülahaza planında "Biri şöyle diyor." veya "İnşaallah, ben de Peygamber Efendimiz'i bu ölçüde sevebilirim!" demesi sağlanmalıdır.

Artık, ayağımın birini iyice öbür tarafta hissediyorum. Onun için, bazı yamuk yumuk davranışlardan şimdilerde daha çok rahatsızlık duyuyorum; ağızlardan dökülen mübalağalar ve hilaf-ı vaki beyanlar içimde tiksinti uyarıyor. Bakışlardaki anlamsızlık vicdanımda ürperti hasıl ediyor. Kulak kabartılan ve değer verilen meseleler, beni "Bunlar adanmış bir insana yakışır mı?" mülahazalarına sevkediyor. Evet, şimdi öbür tarafa kendimi daha yakın hissediyorum, kirpiklerimin ucunda ahiret şafağının sökün ettiğini görüyorum.. ama en çok hâlâ yalandan kurtulamamış kimselere üzülüyorum.

Kendi hakkımdaki düşüncelerimi merak ediyorsanız; bugün odama girdiğimde, Kuddusî'nin meşhur şiirinden bir-iki mısra aklıma geldi: "Ey rahmeti bol Padişah/Cürmüm ile geldim Sana/Ben eyledim hadsiz günah/Cürmüm ile geldim Sana... Gerçi kesel fısk ü fücûr/Ayb u zelel çok hem kusûr/Lâkin Senin adın Gafûr/Cürmüm ile geldim Sana... Bin kerre bin ol pâdişâh/Etsem dahî böyle günâh/Lâ-taknetû yeter penâh/Cürmüm ile geldim Sana." İçerde bunu mırıldanıp durdum. O'na cürmüm ile gidiyorum ama sonsuz rahmetine sığınıyorum.

En Büyük Musibet

Sevgili Arkadaşlar,

Geçenlerde Aziz Hocamız, ağır bir hipoglisemi (aşırı hâlsizliğe, terlemeye ve hafif baygınlığa yol açacak şekilde kandaki şeker oranının düşmesi hali) geçirmişti. Halsizlik ve baygınlıktan henüz kurtulamamış olmasına rağmen, İkindi Yağmurları'nda inkıtaya sebebiyet vermemek için her zamanki gibi sohbet-i Canan'a başlamıştı. Mukaddime faslındaki sözleri şöyleydi:

Bu defa hipoglisemi gerçekten çok ağır oldu. Ayakta duramadım, gözlerim de iyice karardı. Hiç takatim kalmadı. Böyle bir sarsıntıdan sonra kendime gelmem de epey vakit alıyor. O süre zarfında, muhakemem yeterince çalışmıyor, sağlam düşünemiyorum; çünkü, beyin şekersiz kalıyor, oraya hemen şeker zerketmek de mümkün olmuyor.

Aslında, bu türlü rahatsızlıklar ve dünyevî musibetler dert değil; esas, insanlığın beyni şekersiz, topyekün yığınlar hipoglisemi geçiriyorlar; daha da kötüsü hastalıklarının ne olduğunu da bilmiyorlar. Şayet, hadiseleri keyfiyetlerine göre tasnif edecekseniz, en başa insanlığın hal-i pürmelalini koymalısınız; zannediyorum, meseleleri selim vicdanla değerlendirseniz, bundan daha büyük bir hadise bulamazsınız.

Hazret-i Pir diyor ki, "Eğer günahlarını düşünmüyorsan yahut ahireti bilmiyorsan veya Allah'ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryat et!"

Evet, en büyük dert imansızlıktır. Onunla kıyaslanınca, çocuğunuzdan yediğiniz zoka ya da eşinizden gelen zıpkın gibi ailevî problemleriniz çok basit sayılır; sürgünler, zindanlar, işkenceler... çok hafif kalır.

Baksanıza Muzdarip İnsan ne diyor: "Bana ızdırap veren yalnız İslâm'ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Bugün iman kalesi tehlikededir; benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!"

İşte, bunlar, hangi derdin daha büyük olduğunu çok iyi keşfetmiş ve vicdanında onun ızdırabını derinden duymuş bir insanın solukları. Evet, en büyük dert imansızlıktır, ondan daha büyük dert yoktur. Günümüzde, yığınlar sürü halinde birbirlerini Cehennem'e sürüklemektedir. Bu hal karşısında sancıdan çatlamak, en azından bir kenara oturup ağlamak gerekmektedir. Heyhat ki, müslümanların ekserisinde böyle bir mukaddes hafakandan bahsetmek de mümkün değildir.

Maalesef, insanlar kendi küçük hesaplarına ağladıkları halde, cayır cayır yanmaya koşan kimselere karşı azıcık olsun acıma hisleriyle heyecana gelmiyorlar. Bu kadar bir duyarlılık olsa, zannediyorum, o zaman bazıları "Öyleyse, şimdi ne yapmalı?" diyeceklerdir. Bu mesuliyet duygusu olmayınca, "Bana ne düşüyor?" diyen insan adedi ancak iki elin parmakları sayısıncadır. Evvela, dert ve ızdıraptan delirecek hale gelmeleri lazım insanların; herkesin "Söyleyin Allah aşkına, bu derdin dermanı adına ben ne yapayım; insanları ateşten kurtarmak için kendimi alevlerin içine mi atayım, yoksa şu kabaran inançsızlık dalgalarının kucağına mı salayım!" demesi lazım. Bir insanda bu kadar ciddi bir metafizik gerilim varsa, ona "Şunu yapmalısın" denebilir. Aksi halde, bugün müslümanları dahi insanlığın huzuru hesabına harekete geçirmek pek zordur.

Görüyorsunuz; bazıları kendi küçük işleri için bir sürü günaha giriyorlar; hoşlarına gitmeyen bir meseleden dolayı dünya kadar gıybet ediyor, hatta halisane hizmet edenleri bile çekiştiriyorlar. Ufacık bir hesapları altüst olunca yeme-içmeden kesiliyor ve adeta dünyaya küsüyorlar. Fakat, ümmet-i Muhammed'in (aleyhissalatü vesselam) dertlerine sıra gelince, onlara hiç dönüp bakmıyorlar, adeta üzüntü dahi duymuyorlar ve normal gidişatlarında hiçbir değişikliğe maruz kalmıyorlar.

Kimseyi hesaba çekme niyetinde değilim; fakat, acaba ümmet-i Muhammed'in alev alev haline bakarak, ömründe bir gece uykusunu terketmiş, yüzünü secdeye koymuş ve sabaha kadar "Allah'ım inananlara merhamet et!" diye ağlamış kaç tane insan gösterebilirsiniz? Şayet, herkes başını öne eğecekse ve bu soru cevapsız kalacaksa, çok ciddi bir yokluk yaşadığımızı kabul etmemiz gerekmez mi? Evet, maalesef, ciddi bir yoklukla karşı karşıyayız.

Hiç kimseyi rencide etmek için söylemedim bunları; sadece içime saplanan zıpkınları dillendirmek istedim. Ne ki, "Talebim gerçekleştirilmedi.. sözüm dinlenmedi" deyip gıybet eden; ferdî bir meselesini büyütüp halkanın dışına çıkan ve şahsına ait bir bardak suda kıyamet koparan ama ümmet-i Muhammed'in problemlerine hiç eğilmeyen insanların varlığı da bir gerçek.

Devlet Kuşu

Muhterem Hocamız, dünden bugüne iman hizmetine ait koordinatları doğru değerlendirebilenlerin kendi dönemlerindeki ilklerden olduklarını anlatırken şu hadiseyi misal getirmişti:

Ecdadı Rumeli'ye yerleşmiş evlad-ı Fatihandan olduğu için "Muhacir" unvanıyla anılan Hafız Ahmet Efendi, Barla'nın Yokuşbaşı Mescidi'nde imamlık yapmaktaydı. Hazreti Üstad, bir sürgün olarak bu beldeye gelince, Muhacir Ahmet bu Hak dostunu bir hafta kadar kendi evinde misafir etmişti.

İlk gece, ev halkı, kılık kıyafetiyle Doğu'yu aksettiren, modern çağın telakkilerine göre acayip görülen ve tarihin bilmem hangi döneminden gelmiş bir garip gibi duran Hazreti Bediüzzaman'ı merak, heyecan ve hayranlıkla seyretmişler, mahcup mahcup hep onu izlemişler ve kendi köşelerine çekilmişlerdi. O mübarek hanedeki herkes uykuya dalmıştı ama Kutlu Misafir geceleri hiç yatmıyordu; sabaha kadar evrad ü ezkarıyla meşgul oluyordu.

Hazreti Üstad, gecenin sessizliğini kollayıp yine namaza ve duaya durmuştu. Derken "Estağfirullah el-Azîm.. Estağfirullah el-Azîm" diyerek istiğfara başlamıştı ki, birden evin duvarları lerzeye gelmiş; taş, toprak, sütun, direk... hepsi tir tir titrer olmuş ve etrafı bir inilti kaplamıştı. Adeta bütün ev inliyor ve Hazreti Pir'in tesbihine iştirak ediyordu.

Hane fertleri arasında, bu sarsıntıyı ve tuhaf sesi ilk duyan evin hanımı olmuştu. Hemen Muhacir Ahmet Efendi'yi uyandırmış ve "Efendi kalk, evimize devlet geldi!.." demişti. Muhacir Ahmed de, hanımına iştirak etmiş; "Evet evet, başımıza devlet kuşu kondu!" diye karşılık vermişti.

Bu işareti alan ve hadiseyi iyi okuyan Muhacir Ahmet Efendi, vefat ettiği âna kadar, tam sekiz sene çoluk çocuğuyla beraber sadakatla Hazreti Üstad'a hizmet etmiş ve o günden sonraki vaazlarında hep Nurları esas almıştı. O ahirete irtihal edince, Üstad hazretleri onun dünyadan göçmesinin, kendisini aynen yeğeni Abdurrahman'ınki gibi çok sarstığını ve ağlattığını söylemişti.

Bazıları duvarların inlemesini inanılmaz bulabilir. Oysa, hayat şu üç buudlu âlemden ibaret değildir. Bu türlü hadiselerin benzerlerine çok rastlanmıştır ve böyle şeyler her zaman da görülebilir. İnanmayan inanmasın; size kendi başımdan geçen bir vakıayı da anlatayım:

Kestanepazarı'nda idareci olduğum dönemde, Tepecik'te bir ev tutmuştuk. Orası çok kötü bir mahalleydi; fakat, o evde hikmetini bilemediğim bir ruhanilik vardı. Bazı geceler geç vakitlere kadar orada kalır ve arkadaşların arasında zamanı ihya etmeye çalışırdım.

Yine mübarek gecelerin birinde, İşârâtü'l-İ'câz'dan okumaya başlamıştık. Birkaç saat sonra bazı arkadaşlar istirahat için odalarına çekilmişlerdi. Biz iki kişi müzakereye devam etmiştik. Tam, "Ey Habib-i Şefik! Ey Şefik-i Habib" ifadesini okurken, evin duvarlarından bir inilti gelmeye başladı. Ben dört-beş defa aynı iniltiliyi ve hicran dolu sesi duydum. Duvardan etrafa yayılan ses "Off.. off!" şeklindeydi.. size kasemle teminat veririm; duvar adeta bir insan gibi vuslat hasretiyle inliyordu.

Siz Nasılsınız?!.

Kıymetli Dostlar,

Bu yazıda size aktarmayı planladığım notlarımı, biri düşündüren diğeri de tebessüm ettiren iki nükte ile bitireceğim:

Muhterem Hocaefendi'yi rahatsız eden hususlardan bir diğeri de, "Sizi çok iyi gördük?" türünden kalıp ve klişe cümlelere muhatap olmasıdır. Ona göre; "Sizi iyi gördük" sözü hem mübalağa hem de hilaf-ı vaki beyandır. Şayet, cismani açıdan ve sağlık zaviyesinden bakılarak böyle söyleniyorsa, bu tesbit yanlıştır; çünkü, Aziz Hocamız en iyi olduğu gün bile on-on beş ünite ilaç kullanmaktadır. İç içe rahatsızlıkları olan ve onca ilaç alan bir insan nasıl iyi olabilir ki!.. Yok, eğer manevî hayat itibarıyla bir değerlendirme yapılıyor da "iyi" teşhisi konuyorsa, bu da çok büyük bir iddiadır ve birincisinden daha büyük bir hatadır. Tabii ki, o türlü beyanlar bir yönüyle, bir dileği, ümidi ve recayı da ifade eden mecazi sözlerdir. Ne var ki, başkaları için bir mahzur taşımasa da, büyükler nezdinde sözün ibresi mutlak doğruyu göstermelidir.

Keza, ecdadımız, kendi emsallerine ve büyüklerine asla "Nasılsınız?" sorusunu sormamışlar ve muhataplarını doğruyu söylemek ile karşıdakini üzmek arasında bırakmamışlardır. Çünkü, ehlullah kendilerini hiçbir zaman iyi görmemiş, soranlara "iyiyim" dememiş; ama kalblerine bir kıymık gibi batan ve "iyiyim" demelerine mani olan kusurlarını başkalarına açmayı da istememişlerdir.

Binaenaleyh, bir gün bir misafirimiz Muhterem Hocamıza "Nasılsınız?" diye sorunca, onun cevabı şöyle olmuştur:

Ne diyeyim ki, bari ben de seleflerim gibi cevap vereyim: Bir ayağı çukurda olmasına rağmen, öbür tarafa nasıl gideceğini, devrilerek mi yoksa meleklerin kanatlarında uçarak mı öteye geçeceğini, kabirde münkir-nekirin suallerine karşılık ne diyeceğini, mizanda sevap kefesinin mi yoksa seyyiatının mı ağır geleceğini, "Hadi yürü!" hitabını duyduğu zaman Cennet'e mi sevkedileceğini, Allah korusun Cehennem'e mi sürükleneceğini... bilemeyen bir insanın nasıl olması beklenirse, işte ben de öyleyim!..

* * *

Aziz Hocamız, bir sohbette Hazreti Üstad gibi büyüklerin söz ve yazılarının ilham ürünü olduğundan; İhtiyarlar Risalesi, Hastalar Risalesi ve Haşir Risalesi misillü eserlerin bugün özellikle Batı ülkelerinde çok alâka gördüğünden ve büyük bir ihtiyacı karşıladığından bahsederken söz dönüp dolaşmış ve "İntâk-ı bilhak" mevzuuna gelmişti.

İntâk-ı bilhak; insanın inayet-i Hak ile hakikatı bütün açıklığıyla dile getirmesi, hatta bazen kendisi arzu etmediği halde doğruyu olduğu gibi seslendirmesi, farkında olmadan Hakk'ın sevkiyle doğruyu kendi aleyhine olacak şekilde söylemesi ve bazen de gizlenmek istenen bir meseleyi dil sürçmesiyle ele vermesi demektir.

Tekye ve zaviyelerin kapatılmasının kararlaştırıldığı ve o türlü müesseselerin basıldığı bir dönemde, şeyh efendilerden birisi biraz ürkmüş, derdest edilmekten endişe duymuş ve kendini emniyet altına almanın çarelerini aramış. Nihayet, talebelerini kendi başlarının çaresine bakmaları için serbest bırakmış ve yanında kalan üç-beş müridine şöyle tembihte bulunmuş: Şayet, askerler bizim dergahı da basarlarsa, onlara deyin ki: "Şeyh efendi itiyad etmiş, evrad okuyor."

Güya, bu sözle, orayı kapalı tuttuğu ve kimseyle meşgul olmadığı intibaını uyarmak, böylece cezalandırılmaktan kurtulmak istemiş. Hakikaten çok geçmeden askerler onun mekanına da gelmişler; herkesi tutuklamışlar ve onu sormuşlar. Müridlerin birisi, intâk-ı bilhak ile cevap vermiş:

"Şeyh efendi irtidat etmiş, Tevrat okuyor!.."

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
Ali MOD  - Sayenizde   |2008-02-01 20:27:38
Osman Bey bu notlari tutan elleriniz dert gormesin. Bu notlari bizlere iletiyorsunuz ya sanki bizlerde hocamizin dizinin dibindeymisiz gibi
hissediyoruz. Sayenizde uzaklar yakin oluyor. Allah ebeden razi olsun notlari tutandan da notlari tutulandan da...
molla manchi   |2008-01-31 20:25:20
ALLAH askına yalvarıyorum
mollalık ugruna ne olur vuslat gerceklessın huzunlu gurbet
ozgur  - allah sizden ebeden razı olsun   |2008-01-29 19:36:56
allah sizi alayıilliyine yükdeltsin cennetlerinin en güzeline koysun ve tuttuğunuz hak ile kaldırsın hocam allah sizden razı olsun
Gazi  - Tesekkur ediyorum   |2008-01-29 07:38:17
Bunlari not edip de bize ulastirdiginiz icin tesekkur ediyorum. Hocamizin sohbetlerinin hayatin icinden kesitlerle sunulmasi daha baska bir derinlikte
anlasilmasini sagliyor. Arka plan anlatimlari icin tesekkurler, tekrardan. Hocamiza da ne diyeyim, Rabbim bizi de O'nun gibi duyup anlamayi ve tatbik
etmeyi nasip etsin. Amin.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 30.06.2008 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Temsil Öncelikli Tebliğ

Seyredin

Sahâbe Efendilerimizin Hizmet Düşüncesi

Seyredin

Hizmet Mâzeret Değil!..

Dinleyin

Kalb Kasveti ve İnşirah Vesileleri

Dinleyin

Altunizade Vaazı - 1980

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri