Alvarlı Efe Hazretleri'nin Şiirlerinde Peygamber Aşkı Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 11
Kötüİyi 
Hamdi İşcan, fgulen.com   
29.01.2008

Hamdi İşcan: Her An ve Bütün AmellerAlvarlı Efe unvanıyla meşhur Hâce Muhammed Lutfî Hazretleri, 1868'de Erzurum'un Hasankale ilçesinde dünyaya geldi. Medrese tahsilini başta muhterem pederleri olmak üzere neşet ettiği muhitteki devrin önemli âlimlerinden yaptı. 1890'da Hasankale'nin Sivaslı Camii'ne imam oldu. Kalb ve ruh ufkundaki seyahatini Bitlis'te bulunan Muhammed Pîr-i Küfrevî hazretlerinin rehberliğinde gerçekleştirdi. Birinci Cihan Harbi'nde milis kuvvetler teşkil ederek doğuda aktif mücadele içerisinde bulundu. Milli Mücadele'den sonra Hasankale'ye bağlı Alvar köyü halkının istirhamı üzerine buraya geldi ve tam yirmi dört sene burada vazife yaptı. 1939 yılında tedavi için Erzurum'a yerleşmek mecburiyetinde kaldı ve vefatına kadar da burada ikamet etti. Yaklaşık 88 yıl süren uzun ve bereketli bir ömrün ardından 12 Mart 1956'da Hakk'a yürüdü. Nâş-ı şerifi Alvar köyüne defnedildi.

Yaşadığı devir, çeşitli buhran ve bunalımların insanlık ufkunu sardığı kasvetli bir dönemdi. Efe Hazretleri ömrünü, böyle bir zamanda, ağır şartlar altında insanımızın gönlünde yeniden dinî duygu ve düşünceyi mayalamaya, metafizik aşk ve heyecanı tutuşturmaya adamıştı. Bu noktada onu yakından tanıyan ve rahle-i tedrisinde bulunan muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin, Efe Hazretleri'nin ifa ettiği tarihî misyon hakkındaki tespitlerini aktarmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz:

"O, en kötü dönemde, en ağır şartlar altında kimseye "pes etmeden" ve hiçbir şeye takılıp kalmadan medrese ilimleri ile tekkenin aşk ve şevkini te'lifi başarmış çok nadide temiz soluklardan biriydi. Himmetindeki yükseklik ve idaresindeki bu derinlik sayesinde bizlerle ilkler arasındaki mesafeyi bir ölçüde kapamaya muvaffak olmuş ve arkadan gelenlere zemin hazırlamıştır. (…) O ve emsalinin samimi gayretleri sayesinde bu çorak ülke ve bu düşkünler diyarında çok şeyler değişti. Karın, buzun eridiği her yanda gül bahçeleri meydana geldi."

Maddeci ve materyalist bir çağda Alvarlı Efe Hazretleri'nin en büyük gayesi, her türlü güç ve imkânın kullanılarak unutturulmak istenen Peygamber sevgisini ter u taze bir hâlde insanımızın gönlüne duyurmak ve sönmez bir ışık hâlinde onun kalbine yerleştirmekti. Efe Hazretleri Resulullah aşkını bir kor hâlinde duymuş, tatmış, yaşamış ve bundan da önemlisi insanımıza da yaşatmış, o yakıcı sevdayı milletimizin gönlünde de tutuşturmuştur.

Bu hususa dair misalleri Alvarlı Efe Hazretleri'nin Hülâsatü'l-Hakâyık adlı eserinde çokça görebiliriz. Bu eserde insan, yakıcı bir tutkuyla Peygamber Efendimiz'e meftun olan bir karasevdalının sergüzeştine şahit olmaktadır. Âşığın benlik iddiasından bütün bütün vazgeçtiği, Sevgili'nin arzu ve hoşnutluğunu tek gaye bildiği, adeta mâşukun içinde kendini eritip bitirdiği bir sevdadır bu. Şimdi, mezkûr eserden seçtiğimiz bir şiiri esas alarak muhabbetin doruklarında gerçekleşen bu sergüzeşte dair bazı kareleri seyreduralım:

"Gül yüzlü güzel bülbül-i cânım sana kurban
Çok eyledi efgân
Gönlüm gözüne görüneli sen meh-i tâbân
Oldum sana hayrân
Hûrşîd-i rûhın pertevine tâkât olur mu
Misli bulunur mu
Ey fitne-i cân, serv-i revân, âfet-i devrân
Âşıklara seyrân
Gül kâkülünün bûyı güzel müşg-i Tatar'dan
Zâtındaki bârdan
Güller dökülür gülmelerinden gül-i handân
Ey zevk-i gülistân
Hûrî gülüşü sallanışı zevk-i cinândır
Bir mihr-i zemândır
Gün gibi güzel arz-ı cemâl eylese cânân
Bir mâh-ı nûr-efşân
Lutfî yere yüz koy o kerem-şâne niyâz et
Niyâz ile nâz et
Yerdeki yüzün sahibine çok çıkar ihsân
Ma'mur ola vicdân."

"Gül yüzlü güzel bülbül-i cânım sana kurbân/Çok eyledi efgân"

Geçmişten bugüne milletimizin, Efendiler Efendisi'ne duyduğu engin muhabbet ve derin hürmet hissini "gül" ile remzettiği herkesin malumudur. Şiirin ilk mısraına bu enfes "gül" motifiyle başlayan Efe Hazretleri, "cân bülbül"ünün o "gül yüzlü güzel"e olan muhabbet, bağlılık ve sadakatini "sana kurban olayım" ifadeleriyle dile getirmektedir. Zira kurban olma arzu ve isteği mutlak teslimiyet, tam itaat ve zirve sadakate talip olmanın adıdır. İkinci mısrada, bülbülün gül için yanıp tutuşması, ona olan sevgisi dolayısıyla kendisini tüketip bitirircesine şakıyıp durması gibi "cân bülbülü" de aşkın yakıcılığı altında çokça âh u efgân eylemekte, inleyip durmaktadır.

"Gönlüm gözüne görüneli sen meh-i tâbân/Oldum sana hayran."

İkinci beyit sevda kıvılcımının gönle ilk düştüğü ânı anlatıyor gibidir. Aşk ateşinin tutuştuğu bu dem 'Sevgili'nin görüldüğü ilk andır. Zira "gönlüm gözüne görüneli" ifadesiyle Alvarlı Efe Hazretleri, o "meh-i tâbân"ı, o ay yüzlü güzeli ilk gördüğü ânda, o ilk bakışta kendisine hayran olup gönlünü kaptırdığını dile getirmektedir. Hz. Âişe validemizin "Yusuf'un güzelliğini gören Mısırlı kadınlar ellerini kestiler. Şayet, benim Efendimi görselerdi, o bıçakları kalblerine saplarlardı." yaklaşımını Efe Hazretleri de bu beyitle beliğ bir şekilde ifade etmektedir.

"Hurşîd-i rûhın pertevine tâkât olur mu/Misli bulunur mu"

Efendiler Efendisi ilk yaratılanın kendi nuru olduğunu, beyan ettiği gibi son ışık tufanı da yine O'nun haricî âlemdeki zuhuru olacaktır. İşte, Efe Hazretleri, güneşlere fer verip taç giydiren o "hurşîd-i rûhın pertevine" yani hakikat güneşinin o göz alıcı ışığına bakabilmek mümkün müdür, insan buna tâkât getirebilir mi diyerek aksine ihtimal verilemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

".Ey fitne-i cân, serv-i revân, âfet-i devrân/Âşıklara seyrân."

Bu beyit aşk çağlayanını içte tutabilmenin mümkün olmadığı ve tabir caizse artık tahammül bendinin yıkılıp gittiği bir esnada içten dışa taşmış, sadırdan satırlara dökülmüş gibidir. Edası-endamıyla, iç-dış güzelliğiyle o en mükemmel, o en güzel sevgili karşısında şair, can evinden vurulmuş, deli-divane olmuştur. Burada ayrıca dikkat çekilmesi gereken husus şairin, o Güzeller Güzeli'ne metfûn olanın sadece kendisi olmadığını ilan etmesidir.

"Gül kâkülünün bûyi güzel müşg-i Tatar'dan/Zâtındaki bârdan."

Çin'de yaşayan bir geyik türünden elde edilen çok hoş ve güzel koku bir dönem "Tatar miski" diye şöhret bulmuştur. Alvarlı Efe Hazretleri, Peygamber Efendimiz'in mübarek saçlarının Tatar miskinden daha güzel koktuğunu ifade ediyor. Devamında ise bu en güzel, en enfes, en latif kokunun dışarıdan kendisine gelmediği, o Ahmed ü Mahmud u Muhammed'in kendi zatındaki güzelliklerinden kaynaklandığına "zatındaki bâr" ifadesiyle dikkat çekiyor.

"Güller dökülür gülmelerinden gül-i handân/Ey zevk-i gülistân."

O sallallahu aleyhi ve sellem bir Gül'dür, ama öyle bir gül ki, "o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren" bir Gül…

O sallallahu aleyhi ve sellem yeryüzüne teşrif buyurmadan önce dört bir yan kapkaranlık ve her tarafta da ürperten, korkunç bir boşluk vardı. O geldi ve O'nun getirdiği ziya ile zulmetler parçalandı, karanlıklar bir bir silinip gitti. "O'nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı." İşte bu derin hakikati basit, sade, herkesin anlayabileceği bir tarzda, az-öz kelime ile ama ne kadar duru, ne kadar akıcı ve ne denli engin bir mana derinliği ile ifade etmiştir.

"Hûrî gülüşü sallanışı zevk-i cinândır/Bir mihr-i zemândır."

Bu beyitte, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin etrafındaki o büyülü ve cazibedâr atmosfer tasvir ediliyor gibidir. O'nun huzurunda bulunan insanlar, eğer peşin hükümle gözlerini kör etmemişlerse 'zevk-i cinan'ı yani cennet bahçelerinin tadını-neşvesini, güzellik ve derinliğini, huzur ve itminanını ötelere gitmeden burada duyup yaşayabilirlerdi. O "mihr-i zemân"ın yani güneşlere ışık kaynağı olan Hakikat Güneşi'nin "herkesi büyüleyen ve kendine çeken öyle bir yumuşaklığı vardı ki, O'nu yakından tanıyan herkes, O'na evlat, anne-baba ve bütün sevdiklerinden daha fazla alaka duyar, adeta O'nun tiryakisi olur ve bir daha da huzurundan ayrılmak istemezlerdi."

"Gün gibi güzel arz-ı cemâl eylese cânân
Bir mâh-ı nûr-efşân."

Büyük sahabî Câbir İbn Semüre radıyallahu anh diyor ki: "Mehtaplı bir gecede Efendimin yüzüne baktım. And olsun ki onun yüzü mehtaptan daha güzel ve daha parlaktı." O sallallahu aleyhi ve sellemin, gün gibi güzel cemâli görününce dolunay bile gölgede kalırdı.

"Lutfî yere yüz koy o kerem-şâne niyâz et
Niyâz ile nâz et
Yerdeki yüzün sahibine çok çıkar ihsân
Ma'mur ola vicdân."

Efe Hazretleri, artık o Güzeller Güzeli'ni tanıdıktan, O'nun bütün insanlığa sunduğu lütuf, ihsan, inayet ve ikramları gördükten sonra yapılması gereken tek şeyin minnet ve şükranla O'nu anmak, O'na yanmak olduğunu; daha sonra da tam bir mahviyet ve tevazu içerisinde akıl, ruh, kalble O sallallahu aleyhi ve sellemin sünnet-i seniyyesine tâbi olmak gerektiğini, yüz yere konulursa ihsanların sağanak sağanak yağmaya devam edeceğini ve vicdanların da ma'mur hâle geleceğini ifade ederek şiirini tamamlıyor.

Alvarlı Efe Hazretleri, dinî duygu ve düşüncenin yaşanması ve duyurulması adına ciddi manada zorlukların, sıkıntıların, meşakkatlerin olduğu, hayatî tehlike ve tehditlerin bulunduğu bir zamanda yaşadı. İşte böyle çetin bir dönemde öyle anlaşılıyor ki Efe Hazretleri, şiirin, sanat ve estetiğin büyüleyici dilini kullanmak suretiyle gönüllere girmesini bilmiş ve insanımızın sinesinde Resûlullah aşk ve sevdasını tutuşturmuştu. Tutuşturduğu bu çerağ hâlâ ruhlarımızı parıl parıl aydınlatmaya da devam etmektedir.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
hakikatyolcusu  - güzellik dolu bir şehit   |2008-03-07 07:42:01
s.a "Gönlüm gözüne görüneli sen meh-i tâbân / Oldum sana hayran."

gerçekten mükemmel bir insan efendime(a.s.v) aşık
bir zaat bucan ona kurban çünkü raman(cc)'nün rızası kokuyor heryan

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 15.04.2008 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Temsil Öncelikli Tebliğ

Seyredin

Sahâbe Efendilerimizin Hizmet Düşüncesi

Seyredin

Hizmet Mâzeret Değil!..

Dinleyin

Kalb Kasveti ve İnşirah Vesileleri

Dinleyin

Altunizade Vaazı - 1980

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

İnsan, Allah'a yürekten ihtiyaç hissetmeli, acz u fakrıyla Allah'a yönelmeli ki, Cenâb-ı Hak da ona icabet etsin. Cenâb-ı Allah, Zâtına karşı müstağni davrananlara teveccühte bulunmaz.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri