Ana Sayfa arrow İbretlik Hatıralar arrow İbretlik Hatıralar (16)
İbretlik Hatıralar (16) Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 33
Kötüİyi 
Osman Şimşek, herkul.org   
03.02.2008

Sevgili Arkadaşlar,

Zamanımızın en büyük hastalıklarından biri kıskançlıktır. Maalesef, bugün, "Kur'an talebesi" olduğunu söyleyen kimseler arasında dahi gönlü haset ateşiyle yanmakta olan bir sürü insan vardır. Öyle ki, şimdilerde -çoğu kez- kardeş kardeşi, arkadaş arkadaşı, bir belletmen diğerini, öğretmen başka bir öğretmeni ya da imam sair imamları kıskanmaktadır. Niceleri "Aman benim çıraklarım kimseyle görüşmesin; talebelerim başkasına teveccüh etmesin, halkamdakiler benden gayrısına gitmesin!" düşüncesinde olduklarını hal ve tavırlarıyla dışa vurmaktadırlar. Pek çokları, bir hakikatın anlatılmasına matuf bile olsa, kendilerinin haricindekilere müracaat edilmesinden rahatsızlık duymaktadırlar.

Oysa, hepimiz ümmet-i Muhammedi (aleyhissalâtü vesselâm) sahil-i selâmete çıkaracağına inandığımız bir geminin hizmetçileriyiz. Gerçi, başkasında görülen bir olgunluğa imrenme, o güzel sıfatı yakalama azmiyle gayret gösterme ve hayırlı bir neticeyi elde etmek için müsabaka yaparcasına çalışma diye tarif edebileceğimiz "tenâfüs"e izinliyiz. Ne var ki, bu rekabetsiz yarışta da kendi rekorumuzu kırmakla vazifeli ve kendimiz için takdir edilen olgunluk eşiğine ulaşmaktan sorumluyuz.

Bu itibarla, şayet gerçek bir Kur'an talebesi isek, biz asla haset edemeyiz, hatta hasete sınır komşusu olan gıpta alanında da dolaşamayız; belki sadece tenâfüste bulunur ve hayırda yarışırız. Evet, biz kendi payımıza düşen bir hizmeti ve elimizden gelen bir işi tamamlamaya bakarken, aynı zamanda her arkadaşımızı, dostumuzu ve kardeşimizi rakip değil, mübarek bir yardımcı olarak görmeye mecburuz.

Ezcümle, bu seferki hasbihalimizde M. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin bu mevzuyu anlatırken vurguladığı bir hususu aktaracağım:

Sen Ona Git!..

Talebeliğim sırasında, klasik usule göre dersler aldığım gibi, aynı zamanda o dönemde mevcut tekye ve zaviyelere de devam ediyor, oralardan da istifade etmeye çalışıyordum. Meslek ve meşrep açısından hiçbir ayırım gözetmeden, hem Nakşî hem de Kadirî tekyelerine gidiyor; istidadım ölçüsünde bütün büyüklerin insibağıyla boyanmaya gayret ediyordum. O meclislerde pek müessir nasihatlere kulak verdim, âdâb ve erkân adına çok güzel düsturlar dinledim. Duyup dinlediklerim arasında bu yolun bir esası olarak dile getirilen bir edep vardı ki, ona gerçekten hayran kaldım. Bir mürşidin, kendi çırağını belli bir süre yetiştirdikten sonra, ona "Artık senin bizden alacağın kalmadı; falan beldede şöyle bir Hak dostu var, Sen ona git; gayrı ancak o sana rehberlik yapabilir!" demesine ve kendisini sıfırlayarak müridini daha engin bulduğu bir mürşide yönlendirmesine adeta bayıldım.

Bu hakperestlik anlayışına göre; düz bir insan, gelip yetişmek ister, ilim tahsil etmek arzu eder, daha çok ilim, marifet ve hakikat.. gibi hususların mebâdîlerini öğrenmek için gayret içinde bulunduğunu söyler. Böyle mübtedî bir Hak yolcusu "tâlib" adıyla dergaha alınır. O, hemen mürîd olarak kabul edilmez, önce bir müddet denenir. Bu insan maneviyata inanıyor mu? Seyr u süluk-i ruhaniye tabi tutulsa terakki eder mi? Bu mesleğin sabit disiplinlerine uyabilir mi? Bu kabiliyette bir insan mı? Şayet, bu suallerin cevabı müsbet şekilde ortaya çıkar ve tâlib ilk imtihanları geçerse, artık o, el tutan, birine intisap eden, manevî hayatı adına bir kâmil insanın rehberliğine giren; dahası, şahsî istek ve dileklerinden vazgeçerek dinin emirleri çerçevesinde bir üstada teslim olup inkıyad eden manasına "mürîd" unvanını alır. Sonra, Allah'ın rızasını kazanma hedefine bağlı, belli bir disiplin içinde O'na yürüyen; kendi uzaklığını aşmaya çalışan bu hak yolcusu zamanla seyahat erkânını iyice öğrenerek bir "sâlik" mertebesine yükselir. Eğer, yol âdâbına riayet ederek ilerlerse, gün gelir beden ve cismâniyetle alâkalı hicaplardan bir bir sıyrılıp kendine ait uzaklıkları aşar, Cenâb-ı Hakk'ın maiyyetine ulaşır, zevken ve keşfen O'na "vâsıl" olur.

Ne var ki, bütün bu mertebelerde gözetilen bir incelik vardır. O dergahın mürşidi huzuruna gelen herkesi özel hallerine göre ayrı ayrı değerlendirir; onları birer birer tâliblikten mürîdliğe, sâlik iken vâsıllığa yürütür. Fakat, çırağı fevkalade istidadlı çıkar da, mürşid herhangi bir noktada kendisinin yetmediğini görürse, hemen ona başka ulvî bir kapı gösterir. Hazret bakar ki, talebesinin yüksek bir kabiliyeti var; "Oğlum, sen gerçek inkişafını falanca yerde bulacaksın!" der ve ona bir mürşid-i kamili işaret eder. İşte bu, hakperestliğin göstergesidir.

Bu cümleden olarak, Ebü'l-Hasan Şâzilî hazretleri, onlarca velînin meclisinde bulunup kendilerinden istifade etmeye çalışmış, bu gayeyle pek çok seyahat yapmış, nihayet Irak'a giderek Ebü'l-Feth Vâsıtî'nin sohbetlerine katılmıştır. Bir gün, Ebü'l-Feth Vâsıtî hazretleri ona, "Sen hakiki mürşidini Irak'ta arıyorsun. Halbuki o senin memleketindedir; oraya dön!" buyurmuştur. O zamana kadar zahirî ilimlerde çok büyük mesafeler katetmiş bulunan Ebü'l-Hasan Şâzilî hazretleri hemen memleketine dönmüş; aradığı zâtın, hayatını bir mağarada sürdüren İbn-i Meşîş-i Hasenî hazretleri olduğunu anlamış; dünyevî her şeyi arkaya attığının remzi olarak bir güzel gusül almış ve o güne kadar elde ettiği bütün meziyetlerini unutmuşçasına Pîrinin huzuruna koşmuştur. Ne var ki, gün gelmiş, o Hazret de "Benden alacağın bu kadar" deyip Ebü'l-Hasan Şâzilî'nin nazarlarını bir başka ufka ve yola tevcih etmiştir.

 Haddizatında, bizim mesleğimizde böyle bir silsile, şeyhlik, mürîdlik ve el verip el alma gibi unsurlar yoktur. Fakat, asla hasede düşmeden, hiç kıskançlığa girmeden ve hatta bir yönüyle hasede hem-hudud olan gıptaya bile tenezzül etmeden vazifelerimizi yerine getirebilmemiz için söz konusu hakperestliğin bizim için de çok manalar ifade ettiği âşikârdır. Allah Teâlâ'nın hakkımızda takdir buyurduğu konuma razı olarak hayırda yarışmamız ve sadece kendi nefsimizi rakip kabul ettiğimiz bu müsabakada kardeşlerimizi samimi birer yardımcı olarak görmemiz ancak böyle bir hakperestlik şuuruyla mümkün olacaktır.

Evet, kardeşlerimizi kıskanmamız ve çıraklarımızı onlardan uzak tutmamız bir yana, onları şerefte, makamda, teveccühte, hattâ maddî menfaatlerde kendimize tercih etmemiz gerekmektedir; zira, bu şekilde hareket etmek ihlasın bir buududur ve iman hizmetinin temel düsturlarından biridir. Dahası, bir iman hakikatini muhtaç bir mü'mine bildirme hususunda bile, başka bir arkadaşımızı öne sürmemiz, kürsünün başına onu geçirmemiz ve onun tercümanlığına fırsat vermemiz hakkın hatırını âlî tuttuğumuzun remzidir.

Öyleyse, hakikat konuşulsun da, konuşan kim olursa olsun; yeter ki, insanlar Allah'ı bulsun, rehberlik tacı kimin başına konulursa konulsun.. tek, iman hakikatleri sayesinde gönüller inşiraha kavuşsun, takdir nazarları ne yana doğrultulursa doğrultulsun.. değil mi ki, sen bütün semeratını efradına pay edecek bir şahs-ı manevînin bir uzvusun, gayrı ne diye görünme, bilinme, takdir edilme, parmakla gösterilme sevdasına tutulursun.

Bu Sıfır'ın Alnından Öpülür!..

Can Dostlar,

Şayet, Aziz Hocamızın en çok üzerinde durduğu mevzular sıralansa, ilk sayılacak konulardan biri insanın kendini sıfırlaması ve hiçliğini kabul etmesi olurdu. İşte, bu meselenin ele alındığı sohbetlerin birinde Hocaefendi şunları söyledi:

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, "Allahümmec'al'nî fî aynî sağîran ve fî a'yüninnâsi kebîran" diye dua ediyor; "Allah'ım beni kendi gözümde çok hakir kıl; halkın nazarında ise büyük yap!" diyor. Bu ifadesiyle bize bir kere daha hem şahsımız hem de vazifemiz açısından nasıl bir ruh haletine sahip olmamız gerektiğini talim buyuruyor.

Rehber-i Ekmel Efendimiz'in "fî a'yüninnâsi kebîran" sözü, nübüvveti, peygamberlik vazifesi, evrensel mesajı ve çağrısının kabulü zaviyesindendir; yani, "İnsanlar beni sözü dinlenebilecek biri olarak görsünler, kabullensinler ve saygı duysunlar ki, mesajıma karşı müstağni kalmasınlar; çağrıma hemen koşsunlar!" demektir. Ayrıca, Allah Rasûlü'nün bu duasının meali "Allah'ım beni insanların nazarında mahiyet-i nefsu'l-emriyeme denk kıl!" şeklinde verilse daha doğru olacaktır. Çünkü, O zatında büyüktür; O'nun yüceliğini kabul etmek, emirlerine gönül hoşnutluğuyla boyun eğmek ve O'nu bir yâd-ı cemil olarak her zaman hayırla anmak da dinin esaslarındandır.

Nebevî beyandaki, "Allah'ım beni kendi gözümde çok hakir kıl" ifadesine gelince; Şefkat Peygamberi bu sözüyle de ümmetine bir ufuk göstermekte ve mahviyete işaret etmektedir.

Haddizatında, insanın kendisini bir şey zannetmesi bir akıl hastalığıdır. Güzel konuşmasından, eli kalem tutmasından, bir kitap yazmasından ya da kendi alanındaki herhangi bir başarısından dolayı insanın kendisini gözünde büyütmesi bir ruh bozukluğunun alâmetidir. Bir kimse, makalesi, şiiri, estetik enginliği veya bir muvaffakiyeti sebebiyle ne ölçüde kendini beğeniyorsa, Allah nezdinde o kadar hakîrdir. Ne kadar "ben" diyor, "yaptım, ettim" hırıltılarını çıkarıyorsa, o kadar zavallı ve derbederdir. Ne kadar kendini küçük ve üzerindeki cübbeyi de emanet olarak görüyorsa, işte o kadar da büyüktür ve Hak katında değerlidir.

Kendisini küçük gören bir insan, başarıları üzerine almaz ve onlar sahiplenmez; muvaffakiyetleri Allah'ın inayetine bağlar. Kendi hakkındaki düşüncesi böyle olunca, alkış beklentilerine kapılmadığı gibi, başkalarının meseleleri farklı şekillerde ortaya koymalarından ve adeta onu unutmalarından ya da değerini tam takdir edememelerinden de çok fazla rahatsızlık duymaz. Çünkü, zaten o kendisini bir yere oturtmuştur. Hem öyle bir yere oturtmuştur ki, onun altında başka bir yer yoktur. İnsanlar ne derlerse desinler alınmaz, kırılmaz, gönül koymaz; zira o, başkalarının takdir ettiği mevkinin altında bir yere çoktan oturmuştur. Belki dese dese, "Allah'a hamdolsun, bu insanlar hâlâ benim hakkımda hüsn-ü zan ediyorlar." der ve işte o zaman asıl büyüklük tahtına yerleşir. Nitekim, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyet; küçüklerde küçüklüğün alâmeti tekebbür, taâzum ve nahvedir.

Bazen çok mütekebbir kimseler de "sıfır merkezli" olmaktan bahsederler; fakat, iddia ve görünme başkadır, olma ve tabiat haline getirme daha başkadır. Esasen sadece iddiada takılıp kalan kimseler, "Ben sıfırım" derken ya da sıfır merkezlilikten bahsederken bile, Batılıların sıfırı gibi koskocaman bir daireyi, "zero"yu kullanırlar. Böylelerinin kendilerini nefyetmelerinde bile korkunç bir isbat, müthiş bir enaniyet vardır. "Âcizâne, fakirâne, bendeniz..." sözleri dahi çirkin bir taâzumun ve iğrenç bir nahvenin ifadesidir ki, bu şekilde "Ben sıfırım" deme, sarih benlikten daha tehlikelidir; çünkü, bunda bir de münafıkça kamufle gayreti vardır.

Öyle değil; bizim çok güzel, şirin mi şirin bir sıfırımız vardı. O, çizginin bölünmez parçasıydı, noktaydı. Bölüneceği kadar bölünmüş, küçüleceği kadar küçülmüş ve artık mahviyetin remzi olmuş bir rakamdı. Sıfır dediğin (.) böyle olur. Gözünden öperim ben böyle mahcup ve mütevazı sıfırın.

Osmanlı'nın Yetimleri

Kıymetli Arkadaşlar,

Bir misafirimiz, adanmış ruhlardan birinin sadece iki insana bazı hakikatleri anlatabilmek için tam üç buçuk sene epey uzun bir mesafeyi kat'ederek evi ile muhataplarının mekanı arasında mekik dokuduğunu anlattı. O iki insan mazlum bir toplumun fertleriydi. Mallarına mülklerine el konulan, yurtlarından yuvalarından zorla uzaklaştırılan, senelerce sürgünlere ve mazlumiyetlere maruz bırakılan, seksen binden fazla insanı dört bin iki yüz ayrı bölgeye dağıtan hasımları tarafından adeta gittikleri yerlerde kaybolmaları için çaba harcanan; nihayet, değişik organizasyonların bir nevi oyunlarıyla Batının batısına kadar sürüklenen ve dinlerini, dillerini, kültürlerini unutmaları için gayret gösterilen bir milletin mümessilleriydi. Sadâkat erenlerinden biri, işte tarifi imkansız zulümlere uğratılmış bu kardeşlerine özlerini kaybetmemeleri için yardımcı olma maksadıyla tam üç buçuk sene gidip gelmişti hem de yolun uzaklığına ve kendisini yalnızca iki kişinin dinleyecek olmasına aldırmadan.

Bu civanmertlik Aziz Hocamıza anlatılınca, Muzdarip İnsan hem sevindi "O kardeşimiz burada olsaydı, alnından öper ve ödül verirdim" dedi hem de bir ucundan dile getirilen mazlumiyetten dolayı ağladı ağladı. Sonra da hissiyatını şöyle dile getirdi:

Ahıskalılar, Boşnaklar, Makedonlar, Arnavutlar.. evet, Kafkaslar'ın, Ortadoğu'nun ve Balkanlar'ın mazlumları ve mağdurları olan milletler... Bunların hepsi Osmanlı'nın yetimleridir. Devlet-i Âliye'nin yıkılışıyla sadece Anadolu halkı değil, bu bölgelerin insanları da yetim kalmışlardır. Dolayısıyla, zannetmeyin ki sadece biz yetimiz. Malik bin Nebî'nin yaklaşımıyla, Osmanlı o koca coğrafyada bütün müslümanların hâmîsiydi, o gidince herkes yetim kaldı.

Evet, o yetimlerin her biri bir yetimhanede vesâyete verildi. Balkanlar'dan Ortadoğu'ya kadar her belde topyekün bir öksüzler yurdu haline getirildi.

Bu acı gerçeği nazar-ı itibara alarak, sahip çıkmak lazım o mazlumlara; çünkü, onlar bizim yetim kardeşlerimiz. Yetim... Bizim gibi yetim... Yetimin halinden yetimler anlar...

"Yetimlik ne demektir?"; sen onu bana sor...

Yetim olduğu halde yetimliğini hissetmeyenlerin ne büyük hüsran içinde olduklarını anlatmak ne kadar da zor!..

Diğer taraftan, büyük büyük derslerin yapıldığını gördüğümüzden ve kalabalık meclislere alıştığımızdan dolayı, iki insanla sohbet etmek küçük bir iş gibi görünebilir. Fakat, Allah'ın rızasının nerede olduğu belli değildir. Allah insanları neden dolayı bağışlar, ne ile Cennet'e koyar, hangi vesileyle Rıdvan'a mazhar kılar... Bunları sadece Cenâb-ı Hak bilir. Bazen bir tek insanın hidayetine vesile olma, onu güçlendirme, yüreklendirme ve şahlandırma, binlerce insanın hidayetine vesilelik etme kadar semere verir. Nitekim, "Bir mağaraya çekilip uzlette yaşayan İbn-i Meşîş-i Hasenî hazretleri başka hiçbir iş yapmamış olsaydı, Ebü'l-Hasan Şâzilî'yi yetiştirmesi ona yeterdi" denilir.

Bir Ahıskalı, iki Boşnak, üç Arnavut... Yarın onlar da cemm-i gafir haline gelir ve duruşlarıyla bile inşirah verici bir mahiyete bürünürler. Belki siz hiç farkına varmazsınız, merkezde öyle bir hayra vesilelik ettiğinizi hiç düşünmezsiniz. Düğmeye siz basmışsınızdır, startı siz vermişsinizdir. Muhit hattında o meseleye terettüp eden teveccüh ne ise, siz de manen ondan istifade edersiniz; fakat, sizin hiç haberiniz olmaz. Aslında, haberinizin olmaması da yararlıdır; çünkü, meselenin geniş şeklinden haberdar olma ucba kapı aralayabilir, insanın kendisini içten içe beğenmesine sebebiyet verebilir. Bu da çok tehlikeli ve neticesi itibarıyla helak edicidir.

En iyisi mi, uygun zemini kolla ve dört bir yana tohum saç; onun bittiğini ve başağa yürüdüğünü görmeden, sen de tıpkı bir tohum gibi git, toprağın bağrına gömül.

Hakiki dava erleri, hizmet-i imaniye ve Kur'aniyenin şu ya da bu fasılda, şöyle veya böyle neticelenmesini kat'iyen görmek istemezler. Çünkü, bir yönüyle Efendimiz'in de görmediğini ve görmemenin yanında olduğunu düşünürler.

Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) kendisine cinlerin biat etmesi üzerine "Artık gidiciyim; zira, ben insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderildim. Mekke'de iman eden insanlar var; şimdi cinler de biat etti; demek ki benim vazifem bitti" demiştir. Bu Nebevî beyanda iki mühim ders vardır: Birincisi: Mü'minler yaptıkları hizmetlerde neticeyi görmeye talip olmamalı; hareketlerini, tavır ve davranışlarını sonuca bağlamamalı, hak bildikleri yolda yürürken istikbal düşüncesine takılmadan, sadece kendi sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmalıdırlar. İkincisi: Onlar, hizmeti, hayatlarının gayesi bilmeli ve "Şayet dinime hizmet edemeyeceksem yaşamamın manası yok; gayrı ötelere yolculuk zamanıdır" demelidirler.

Bu davaya intisap edenler, peygamberâne bir mülahaza içinde bulunmalıdırlar. "Ben de encamı göreyim!" düşüncesi peygamberâne değildir! Allah'ın elçileri dahi neticeyi görmeyi dilememişken, sen kim oluyorsun ki encama şahitliği talep ediyorsun? Şayet, yüreğin varsa ve dava şuurun tamsa, "Allah'ım bana hizmet ettir ama başarıları göstermeden beni buradan al; işin içinde benim payımın da bulunduğunu düşünmeme fırsat verme!" dersin.. içine öyle bir mülahaza doğmadan sen gaybubet edersin.. alkış yağmuruna tutulabileceğin endişesiyle bir gün önce çekip gidersin. Bu duyguyla burada gurub edersin, lakin öbür alemde yeniden tulu yaşarsın. Hem orada korkmana da gerek kalmaz; çünkü ahirette riya yok, süm'a yok, ameli ibtal etme yok.. orada güzel niyetlerin ve halis amellerin semerelerini görme var.

Rica ederim; "Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, o gün zemininizde çiçek açacak!" sözü sadece vakanın raporundan mı ibarettir?!. Hayır, bu hasbî beyan, aynı zamanda adanmış ruhların değişmeyen kaderlerinin ifadesidir. Onlar tohum ekmişler, arkalarına bakmadan da çekip gitmişlerdir. Tohumlar bire bin başağa yürümüş, başaklar filizlerini çıkarmış, sonra daha da kuvvetlenmiş, derken kalınlaşmış da artık gövdesi üzerinde doğrulmuş ve arkadan gelenlerin kuvve-i maneviyesini takviye eden bir inşirah kaynağı olmuştur. Ne var ki, o hasbîler, inananları sevindiren, münkirleri de gayzlandıran bu manzaraya dünyadayken şahit olmayı hiç istememiş, ötelerin pencerelerinden bakıp ahiretin hatarsız sevinciyle şenlenmeyi tercih etmişlerdir.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 30.06.2008 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

"Kardeşlerime Selam Olsun!"

Seyredin

Allah'ın Lütuf ve İhsanları

Seyredin

His Felcinin Sebepleri

Dinleyin

Secde İzindeki Tehlike

Dinleyin

Edremit Vaazı - 1974

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri