| İbretlik Hatıralar (17) |
|
|
| Osman Şimşek, herkul.org | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| 17.02.2008 | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Kıymetli Arkadaşlar, M. Fethullah Gülen Hocamız, gönül diliyle ve hâl şivesiyle konuşan insanları dinlemeyi çok sever; hele bir de hitap eden şahıs sahasının uzmanı bir İlahiyatçı ise, onun sözlerini kevser gibi yudumlar. Kendi müktesebatını muvakkaten nisyana terkeder ve dile getirilen hususlardan azamî istifade etmek ister. Gönülden, mahviyetle, selefe saygı içinde ve Ehl-i Sünnet akîdesine muvafık şekilde konuşan birine tevafuk edince heyecanlanır, onun hemen her sözüyle duygulanır ve ağlar. Hakikatlere tercüman olan o insana karşı minnet hisleriyle dolar, gıyabında pek çok hayır duasında bulunur, sonra da takdir ve teşekkürlerini ifade etme fırsatı kollar. Bu ruh haletinden dolayıdır ki, Hocaefendi, Samanyolu Televizyonu'nun ilk kez bu diyar-ı gurbette de seyredilebildiği sene iftar ve sahur programlarına katılıp gönlünün lisanıyla sohbet eden kıymetli hocalarımızın herbirine teşekkür mektubu göndermeyi bir vefa borcu bilmiştir. Hoca mı Teolog mu? Muhterem Hocamız, bazen özellikle televizyonda seyrettiği ilim ve fikir adamlarının sözlerine atıflarda bulunur; kimi zaman da, hoşuna gitmeyen bir husus olmuşsa, şahısların isimlerini zikretmeden ve haklarında menfi kanaatlerin oluşmasına fırsat vermeden sadece dile getirdikleri konulardan bahisler açar. Şayet, bu bahisleri esnasında "bir hocamız" ya da "bir ilahiyatçı arkadaşımız" diyerek söze başlarsa, anlarız ki, o şahsın ele aldığı mevzudan, konuşma üslubundan, tevazu ve mahviyetinden çok memnun kalmıştır. Fakat, dinlediği bir insana atıf yaparken "bir teolog" derse, biliriz ki, o şahıs en başta üslubuna dikkat etmemiş, mahviyet elbisesi giymemiş ve selef-i salihinin müstakim çizgisini izlememiştir. Halis bir mübelliğ üslubunu tutturamayan kimselerin ekranlarda arz-ı endam ettikleri andan itibaren, Hocaefendi'nin meclisinde bulunan İlahiyatçılar için sonraki birkaç gün çok zor geçer; çünkü, dostlarının hep hayrını dileyen Dertli İnsan'ın onlar hakkındaki bir kısım endişeleri yeniden tetiklenir. "Ben de bilirim" duygusunun bazı kimseleri küstahlaştırdığına şahit olunca, Hocamızın, kardeşlerinin akıbetleriyle alâkalı korkuları ziyadeleşir. Dolayısıyla da, o haftaki sohbetlerde bu konu etrafındaki tahşidat peşi peşine gelir. Nihayet, havf kefesi recaya göre yere daha yakın olanlar, bir balans ayarı mahiyetindeki tembihler karşısında, muhasebe duygusuyla kıvrım kıvrım bir hal alırlar; fakat, aynı zamanda kendilerine doğruları gösteren bir mürşid-i kâmilin mevcudiyetini düşünerek Mevlâ-yı Müteâl'e hamd ü sena hisleriyle dolarlar. Aziz Hocamız, geçen hafta yine üslup ve edep açısından kendisini rahatsız eden bir "teolog" dinlemiş olacak ki, son günlerdeki hasbihallerin hemen hepsinde söz dönüp dolaşıp selefe saygıya, samimi olmaya ve hakikatleri anlatırken kendini silmeye geliyor. İşte, bu mevzudaki bazı notlarımı sizinle paylaşmak istiyorum. Fakat, mezkur konuyla ilgili çok önemli ikazları aktarmaya geçmeden önce bir hususu daha hatırlatmada fayda mülahaza ediyorum. Sahabe Ruhu Muhterem Hocamıza göre; şayet âbide şahsiyetler ve altın nesiller yetiştirmek istiyorsanız, mutlaka insanlara Ashab-ı Kiram'ı anlatmalı ve onları sahabe ruhuyla tanıştırmalısınız. Ne var ki, def-i bela kabilinden vaaz etme edasıyla, kürsüde bağırıp çağırma şeklindeki bir iki vaazda ya da hutbede bunu yapabileceğiniz zehabına kapılmamalısınız. Muhataplarınızı belli bir seviyeye getirmek için, icabında bir sene boyunca tek konuyu değişik yanlarıyla işlemeli ve iyi hazırlanmak suretiyle uzun zaman sürdüreceğiniz o sohbet silsilesinde, mevzuyla ilgili hiçbir meseleyi ihmal etmemelisiniz. Ashab-ı Kiram'ı da böyle bir program dahilinde anlatmalı ve onları "Sahabî" yapan sıfatları birer birer ele almalısınız. Genel manada sahabeyi tanıtırken, iman, sadakat, emanet, civanmertlik ve îsar duygusu gibi güzel vasıflara hususi paragraflar açmalı ve bunları bir bütün halinde insanlara sunmalısınız. Böylece, nesilleri Ashab-ı Kiram ve Asr-ı Saadet ile beraber, sahabe ruhuna ve o ulvî duygulara da imrendirmeye çalışmalısınız. Bildiğiniz gibi, Aziz Hocamız, bu metodu bizzat uyguladı. Başta Sonsuz Nur Peygamber Efendimiz'in siyeri olmak üzere, Kur'an, namaz, oruç, hac... gibi mevzularda haftalarca vaazlar verdi; bu önemli hakikatleri bir iki haftayla geçiştirmedi. Aynı konu etrafında on, onbeş, yirmi, hatta elli hafta konuştu. Tabii, bütün bu esasların üzerinde etraflıca dururken, sözü her defasında Ashab-ı Kiram'a da getirdi ve onları birer "nümune-i imtisal" olarak yeni yetişen nesillerin önüne koydu. Hocamızın vaazlarını canlı ya da kasetten dinleyenler/seyredenler hemen hatırlayacaklardır; o ellerimizden tutup bizi bir gün Bedir'e, bazen Uhud'a, bir diğer gün de Yermük'e götürürdü. Her vaazda bizi bir başka sahabiyle tanıştırır ve ona dost yapardı; bugün Seyyidina Mus'ab, yarın Hazreti Ammar, ertesi gün de Hanzala Efendimiz ile sarmaş dolaş olurduk onun vesilesiyle. Hatta, Sahabe Efendilerimizi (Allah hepsinden razı olsun) kendimize o kadar yakın hissederdik ki, etrafımızdakileri dikkatle süzer ve "Acaba Hazreti Ebu Bekir de burada mı, Hazreti Ömer de anıldığı yere geldi mi?" diye düşünmeye başlardık. Bu vaazların, sohbetlerin, aynı çizgideki yazıların ne büyük manalar ifade ettiğini sonradan anladık. Onların vesilesiyle, "Örnekleri Kendinden Bir Hareket" şekillendi. Onlar sayesinde, sahabe ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılan insanlar yetişti; Ashab-ı Kiram'ın sıdk, emanet, iffet, fetanet, tebliğ aşkı ve temsil cehdi gibi yüksek vasıfları günümüzün bahtiyarlarına can üfledi. Evet, Muhterem Hocamız, hayatı boyunca Ashab-ı Kiram'ı anlattı, gönüllerde onlara karşı hayranlık uyarmaya çalıştı; sahabe ruhuyla kanatlanmış iyi mü'minler yetiştirmek için uğraştı.. ve bu mesleğin mümessileri için şu tembihleri sıraladı: Siyer Felsefesi Bugüne kadar pek çokları tarafından, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in hayat-ı seniyyelerini anlatan ve Ashab-ı Kiram'ın vasıflarını ele alan eserler yazılmıştır. Fakat, hadiseleri nakletmek ayrıdır, o gün meydana gelen vakıalarda işin felsefesini bulup çıkarmak daha başka bir meseledir. Madem ki, kıyamete kadar cereyan edecek bütün hadiselerin bir çekirdek halinde Asr-ı Saadete sıkıştırıldığına inanıyoruz; öyleyse, siyeri oluşturan vakıaları çağlara göre yeniden yorumlamamız ve zamanın tefsirini arkamıza alarak onları bir kere daha değerlendirmemiz gerekmektedir. Bu zaviyeden bakınca, bugün için bir siyer felsefesinin henüz yazılamadığını ve buna çok ihtiyacımız olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Siz Hudeybiye'yi çok güzel anlatabilirsiniz, Bedir'i bütün detaylarıyla yazabilirsiniz ya da Huneyn'i eksiksiz nakledebilirsiniz. Ne var ki, eğer Rehber-i Ekmel (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in hayat-ı seniyyelerini alıp günümüze adapte edemiyorsanız, nakilcilikten öteye geçmiş sayılmazsınız. Artık bir daha Huneyn yaşamak mümkün değildir ve yeni bir Hendek olmayacaktır. Bu itibarla da, her hadiseyi ele alırken üzerinde durulması gereken husus ondan günümüze dair nelerin çıkarılabileceğidir. Bi'r-i Maune'den bu zamana dair neler çıkarılabilir? Uhud hangi ibretlik olayları ihtiva etmektedir? Yermük bugün için neler söylemektedir? Şayet, meselelere bu mülahazayla yaklaşılmazsa, siyer adına da taklitçilikten ve basma kalıp kitaplar ortaya koymaktan kurtulmak mümkün olmayacaktır. Maalesef, müslümanlıkta şablonculuğa takıldığımız gibi, Peygamber Efendimiz'in ve Ashab-ı Kiram'ın hayatlarını anlatırken de işin ruhuna inmekten daha ziyade nakilcilik yapıyoruz. "Falan şöyle demiş.. filan böyle etmiş!." deyip tıkanıyoruz, alışılmışın dışına bir türlü çıkamıyor ve alelâde yorumlara mahkum yaşıyoruz. Bu açıdan, günümüzde "siyer felsefesi"ne bağlı eserlere ve değerlendirmelere çok muhtacız. Asr-ı Saadet'i bir mercek gibi kullanıp zamanımıza onunla bakmak zorundayız. Bir başka deyişle, Gül Devri'ni bu çağın farklılıklarına, şartlarına ve gerçeklerine göre yeniden okumaya ve o dönemde bir nüve halinde vuku bulan hadiseleri bugüne ışık tutacak şekilde intikal ettirmeye mecburuz. Hazreti Hamza'yı mı Anlatıyorsun, Kendini mi? Bu konuyla alakalı bir husus var ki, gönlümü sahiden dağidar ediyor: Habib-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam) ve Ashab-ı Kiram efendilerimiz iç heyecanıyla ve gözyaşlarıyla anlatılmalıdır. Bir de, o esnada onları anlatan insanın kendisi silinip gitmelidir. Belki size çok ağır gelecek ama hakikatin hatırı için söylemeliyim: Hazreti Hamza'yı anlattığın sırada, sen hâlâ orada kendin olarak varsan, dilin lâl kesilse de konuşmasan daha iyidir. Çünkü, senin olduğun yerde Hazreti Hamza'yı gereğince anlatman mümkün değildir. Arslan Avcısı'nın kılıç salladığı anda, onu tarif eden el artık senin elin olmamalı; o anda ortada sadece Hamza kalmalı. Sen silinmelisin orada, senin payına düşen silinmektir o anda. Yoksa, duygusuz, heyecansız, gözyaşsız.. yalnızca kendini isbat edersin; soğuk bir kalb ve katı bir lisanla "revahu an fulanin, an fulanin" demek suretiyle Sahabeyi tanıttığını zannedersin ama aslında kendi nefsin hesabına boşa nefes tüketmiş sayılırsın. Evet, bu mevzuda çok samimi olmamız lazım. Kendimizi silerek, o bahtiyar insanları yerimize koymamız lazım. Herkes bunu yapabilir mi? Yapamayabilir; fakat, bir insan böyle yapamıyorsa, yapmasın. Yapamıyorsa, yaptığı iddiasında hiç bulunmasın. Rasûl-ü Ekrem'i sevdirecek ve Ashab'a özendirecek şekilde konuşamayacaksa, Peygamberden utansın.. ve bir cihad esnasında yere düşmek üzere olan sancağı eline alıp, ehil bir insan arayan, Hazreti Halid'i görür görmez de "Bunun eri sensin!" deyip emaneti ona teslim eden kutlu zat gibi, yerini işin ehline bırakmanın yolunu arasın. Şayet, henüz vazifeyi teslim edecek birini bulamazsa, o zaman da bir yandan emin bir emanetçi beklerken, diğer taraftan da "Ben bu işin eri değilim ama, bayrağı da yerde bırakamam ki!.." deyip vazifesine devam etsin. Fakat, bu arada himmetini âli tutarak, hizmetin hakkını verebilecek kıvama ermek için kavlî ve fiilî duada da ısrarcı olsun. Hele bir de, saygısızca ve gülerek anlatmalar var ki, onları dinleyince adeta kahroluyorum. Bazı kimselerin, affedersiniz, terbiyesizce "Peygamber, Aişe'ye şöyle dedi" ya da "Ebu Bekir'e böyle söyledi" deyip ardından dudak bükmelerine, farklı manalar çıkarmış gibi bıyık altından gülmelerine, küstahça "Ebu Bekir, devenin konuştuğuna inandı, eh ben de inandım!" şeklindeki imalarına ve "heh heh hee" türünden kabaca sırıtmalarına şahit oluyorum ki, şayet gözlerimle görmesem ve kulaklarımla duymasam ilahiyat adına konuşan insanların bu kadar edepsizleşecebileceğine ihtimal vermem. Böyle haddini bilmez kimselere, "Allah'ın huzurundasın, Rasûlullah'ın ruhunu rencide edebilecek bir konumdasın; Hak aşkına, bu kadar terbiyesiz olmamalısın!" demek geliyor içimden. Açık konuşuyorum; dile getirdiğiniz meseleler ruhunuzun sesi değilse, asla başkalarına tesir edemezsiniz. Belki kitaplarınız satılır, onlardan bol para kazanırsınız; fakat, kalıcı bir eser ortaya koyamaz ve daimi bir tesir bırakamazsınız. Çünkü, siz kendinizi ifade etmişsinizdir; şahsi hesabınıza bağlayarak hakikatleri kötüye kullanmışsınızdır; bu sebeple de sözlerinizde Allah hesabı yoktur, Peygamber hatırı yoktur. Dolayısıyla, yazdıklarınız ve söyledikleriniz basmakalıp ifadeler ve unutulmaya mahkum sıradan sözler olur. Öyleyse, şekilden geçmeli, sureti bırakmalı; öze ve manaya bakmalısınız. Hadis rivayet ederken ya da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'e ait bir hususu anlatırken, çocuklar arasında cereyan eden hadiseleri naklediyormuş gibi bir üslup(suzluk) kullananlara, espri yaparcasına konuşanlara, karşıdakilere hoş vakit geçirtmek istermişçesine gülenlere ve o ulvî hakikatleri muhataplarını eğlendirme vasıtasıymışçasına kullananlara çok gönül koyuyorum. Nasıl bu kadar saygısız olabildiklerini anlayamıyorum. Bazen bir kısım teologların edep harici sözlerinden dolayı hasta olacak kadar rahatsızlık duyuyorum. Allah aşkına, babanın oğlu değil ki O senin! Kaldı ki, bugünün insanı babasının oğluyla konuşurken dahi o denli saygısız olmamalıdır!.. Saygı Anlayışımızı Yıktılar!.. Bildiğiniz gibi; Abdullah İbn Mesud Hazretleri, kendisinden bir hadis rivayet etmesini istediklerinde, "Rasûlullah buyurdu ki:" diye söze başlar ama hemen gözleri dolarmış. Sonra başını eğer, tekrar yukarı kaldırır, derin bir soluk alır, -varsa- elbisesinin düğmelerini çözer ve kelimeleri zor güç telaffuz edermiş. Nihayet hadisin naklini bitirince, "Hafızamdan bir şey söyledim ama bilin ki, Rasûlullah bunun üç aşağı-beş yukarısını söyledi veya buna yakın ya da buna benzer bir şey buyurdu." şeklinde ikazda bulunmayı da ihmal etmezmiş. Bizzat Efendimiz'den duyduğu hakikatleri zikrederken bile kıvrım kıvrım kıvranırmış. İmam-ı Malik Hazretleri, hadis dersi vereceği zaman belki her defasında boy abdesti alır, kürsüde diz üstü oturur ve adeta titreyerek o nebevî beyanı aktarırmış. Etrafını sarıp kendisini dinleyen müctehid seviyesindeki yüzlerce talebesinin önünde hayadan iki büklüm olurmuş; Allah Rasûlü'nün sözlerini kelime kelime takrir ederken Efendimiz'in huzurundaymış gibi edeple dururmuş. Denilir ki; bir gün talebeleri Hazreti İmam'ın çehresinde ciddi bir acı ve elem ifadesi görmüşler; yüz hatlarının gerildiğini farketmişler. Sebebini sorunca şu cevabı almışlar: "Az önce iki defa akrep soktu; canım çok yandı. Fakat, o esnada rivayet ettiğim hadis-i şerife, dolayısıyla Söz Sultanı'na karşı edepsizlik etmiş olmamak için tavrımı değiştirmedim." Ahh büyük İmam; senin şu saygı anlayışını düşününce, bilmem ki babasının oğlunu anlatıyormuş gibi O'ndan bahsedenlere ne demeli?!. Yetiştiğimiz dönemde, o tekye ve zaviyelerde, "Canım, Cananım, Devletli Sultânım, Efendim, Nûr-ı aynim, Şem-i Tabanım, Çeşm-i ümidim, Sebeb-i hayâtım, Celîs-i halvetim, Habîbim, Pir-i Muganım… Sultan-ı Enbiya (aleyhi ekmelüttehaya)" denmeden O'nun adı ağza alınmazdı. Ashab-ı Kiram için de tazim adına ne varsa söylenirdi. Heyhat!.. Teologlarımız belki bazı güzel şeyler de yaptılar; fakat, yetiştirdikleri talebelerin ruhlarına öyle bir saygısızlık aşıladılar ki!.. Bugün şimdiye kadar açılan İmam Hatipler ve İlahiyatlar sayısınca mektep inşa etseniz yine de o saygısızlığı gidermekte çok zorlanırsınız. Ne ki, o sayıda mektep açmaz ve o kıvamda insanları oraya koymazsanız, mevcut saygısızlığı asla ortadan kaldıramaz ve mü'min edebini yeniden ikâme edemezsiniz. Sahabe Din Demektir!.. Suat Hocamızın da sınıf arkadaşı olan Müftü Ali bey, o ilk dönemdeki kır kamplarımızın birinde, Buca'da kitap okurken ziyaretimize gelmişti. Kendisiyle yakından tanış değildik; dostlarının arasına katılmış, o da Fakir'in kaldığı çadırı teşrif etmişti. Birkaç kişi oturmuş sohbet ediyorken, söz dönüp dolaşmış ve Hazreti Ömer efendimizden bahis açılmıştı. Hazreti Ömer'i (radiyallahu anh) kâmetine yaraşır ölçüde sevdiğimi söyleyemem; hakikaten seviyor olsaydım, kabr-i şerifinin başına gittiğimde kalbim dururdu ve ölürdüm orada. Bu duygumu da size ifade edeyim: Habib-i Ekrem Efendimiz'i çok sevdiğime inanıyordum. Ravza-yı Tahire'ye giden herkesin eline bir nağme tutuşturuyor, "Bunu Mescid-i Nebevî'de, muvacehenin parmaklıkları arasından atın; bari gönlümün ateşiyle yanmış mektubum O'na ulaşsın!" diyordum. Cenâb-ı Allah, fırsat verip de Efendim'in köyüne gitmemi nasip edince, orada düşüp kalacağımı zannetmiştim. Fakat, M. Akif'in Seylanlısı gibi ruhumu orada teslim edemeyip, diri olarak döndüğümde çok üzülmüş ve kendi kendime "Fetih, sende sevda olsaydı, Maşuk'unun huzurunda ateş-i aşkla kavrulur ve ölürdün!" deyip ağlamıştım. Evet, huzurunda can vermedim, bunun bir ölçü olup olmadığını da bilemem. Fakat, Hazreti Ömer'i hep sevmiş, çok erken dönemde Mevlana Şibli'nin eseri gibi onunla alâkalı epey kitap okumuş ve Rasûlullah'ın güzide halifesi, mü'minlerin emiri, adalet timsali Ömer Efendimiz'e karşı hayranlığımı iyice derinleştirmişimdir. İşte, o çadırda sohbet ederken, çok heyecanlı, yerinde duramayan, afacan mı afacan, kabına sığmayan insanlarla ilgili bir mevzuyu anlatmak için Seyyidina Ömer'i bir prototip olarak seçmiş; "Hazreti Ömer böyle birisiydi, Cahiliye döneminde deli-doluydu!.." demiştim. Belki, "Cahiliye döneminde" kaydı düşülünce ve İkinci Halife'nin o dönemde kızkardeşine, eniştesine ve diğer bazı mü'minlere yaptıklarına bakılınca, bu söz mazur görülebilirdi. Fakat, daha ben "deli-dolu" ifadesini telaffuz eder etmez, Ali bey "Hocam, o nasıl söz öyle? Alem-i İslam'ın medar-ı iftiharı bir insan için o kullanılacak bir tabir midir Allah aşkına?" deyiverdi. Hiç unutmam, adeta yokuş aşağı giderken fren yemiş bir araba misillü zangırdadım. O anda hiçbir şey söylemedim, ama içimden "Allah senden ebeden razı olsun, bana önemli bir ikazda bulundun; tevbeler tevbesi, bir daha hiç öyle saygısızlık eder miyim?" dedim. Evet, Ashab-ı Kiram din demektir ve söz konusu Cahiliye dönemi bile olsa, onlarla alakalı konuşurken çok dikkat edilmelidir. Ebu Bekir dindir, Ömer dindir, Osman dindir, Ali dindir ve kendi aralarındaki mertebeleri ölçüsünde Ashab'ın her biri İslam demektir; Sahabe dinimizi kendilerinden öğrendiğimiz muallimlerimizdir. Müsaadenizle, öyle kuru saygı, sözde takdir ve lafta kalan hürmet... bunlar boş şeylerdir. Edep hissi insanın gönlüne yer etmelidir.. ve mü'min Habib-i Ekrem'in ya da Ashab-ı Kiram'dan birinin ismini işittiği zaman, neredeyse esmâ-yı ilahiyeden birini duymuş gibi ürpermelidir. Zira, onlar her halleriyle Allah'ı hatırlatan ve dinimizin hakkaniyetini gösteren birer hüccettir. Hatıralar
3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Son Güncelleme ( 30.06.2008 ) | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







