| Hayatı İnfak Ufkunda İdrak |
|
|
| Musa Hûb, fgulen.com | |
| 27.02.2008 | |
|
12. Bir Zekâtla Altı Kat Kazanmaktır İslâmiyet'te zenginlerin vermeleri farz olan zekâtların ferdî, ailevî ve içtimâî faydaları, bilenlerin ma'lumu, bilmeyenlerin de ma'kûlü. Malının zekâtını veren, uhrevî vebâlden kurtulur. Fakat bir de zekâtı ferdî farziyetin üstüne çıkararak içtimâî infâk ufkunda ve mâlî mücâhede boyutunda değerlendirme yolu vardır ki, o ufukta zekâtını verebilenler, sadece hesaptan kurtulmakla kalmazlar, onu çok büyük bir uhrevî sevap fabrikasına dönüştürmüş olurlar. Küresel eğitim hizmetlerine mâlî ibadetleriyle omuz veren Ahirzaman Ensâr'ı, zekâtı da tam yerlerine ulaştırmış olmaktadırlar. Saadet Rehberi Kur'an'ımız buyuruyor ki: "Sadakalar (zekâtlar), ancak fakirler, miskinler, zekât toplama memurları, kalpleri İslâmiyet'e ısındırılmak istenenler (dostlukları veya kötülüklerinin def'i umulanlar), hürriyetlerini satın almaya çalışan köleler, ödeyemeyecek durumda olan borçlular, Allah yolundakiler ve yolcular (yolda kalmışlar) içindir, onlara verilir. Allah tarafından kesin olarak bu böyle farz kılındı. Allah, (her şeyi hakkıyla) bilendir, (her hüküm ve icraatında) hikmet sahibidir." (Tevbe 9/60) Bu ilâhî beyanda zekâtın ancak sekiz grup insana verilebileceği açıklanmış. Hitap ettiği geniş kitleler ve çoklu hizmet alanları bakımından eğitim gönüllüleri vasıtasıyla zekâtlarını muhataplarına ulaştıranlar, zekâtın sarf mahallerinden sadece bir tanesine değil, köleler ve borçlular hariç, altı tanesine birden ulaştırmış olmaktadırlar; bir koyup, altı birden kazanmaktadırlar. Lâsiyyemâ kırkta bir değil de, kırkta altı ve üzeri verenler için bu böyle. Şimdi bu altı sınıfı ve meselenin nasılını sırasıyla ve kısaca görelim: Fakirler ve Miskinler… "Fakir, aslında muhtaç olan, yani kendi geliri aslî ihtiyaçlarına yetmeyen kimse demek olmakla beraber, az bir gelire sahip olabilir, böylece fakir ve muhtaç durumda olduğunu gizleyebilir, hatta bu yüzden "İffetli ve çekingen olduklarından, hallerini bilmeyenler onları zengin sanırlar." (Bakara, 2/273) âyetinin tarifi ile cahiller onları zengin bile sanabilirler. Miskin ise düşkün demektir. "Yersiz yurtsuz, evsiz barksız yoksul ve kimsesizler" (Beled, 90/16) âyetinin de işaretiyle yoksulluğu dışarıdan bakıldığı zaman da belli olan kişi demektir. Miskinlik fakirlikten daha aşağı bir durumda olmak anlamına gelir, üstelik acizlik ve zillet mânâsını da ifade eder." (Hak Dini, 9/60'ın tefsiri). Ebu Hanîfe Hazretleri "Miskîn, hiçbir şeyi olmayandır. Fakîr ise, ölmeyecek kadar iâşesi bulunandır." demiştir. (Tefsîr-i Kuşeyrî, 9/60'ın tefsiri). Dağ köylerinde, çöllerin ötesinde veya kentlerde yaşayan, evi-barkı olsa bile aslî ihtiyaçlarını karşılayamayan "fakirler"in yüzlerinde tebessüm çiçekleri açıyor, düşkünlerin, evsiz-barksız "miskinler"in gözlerinde memnuniyet ışıkları parlıyor. Mümkün merbete bu sevinç ve mutluluğun sürekliliği ya iş bulmak yoluyla, ya da sürekli yardıma bağlamak suretiyle sağlanmaya çalışılıyor. Mesela "Kimse Yok mu Derneği" gibi onlarca yardım kuruluşunun yurt içi ve yurt dışındaki "zengin-fakir" buluşturmaları, bire bir sahip çıkmaları gözlerimizde buğulu manzaralarıyla canlanıveriyor. Âmilîn, İslam devletinde halktan zekât toplayıp beytü'l-mâle getiren memurlardır. Fakat günümüzde asâleten olmasa da niyâbeten veya vekâleten zenginlerden alıp fakirlere dağıtma işini resmî vakıf veya dernekler veya gayr-i resmî cemaatler halinde üstlenmiş bulunan ve başka hiçbir işle uğraşmayıp bütün vaktini buna ayıran kimselerin kişisel maişetlerinin de -meşveret heyetinin tansip ve tayiniyle- vesilesi oldukları infaklardan karşılanması dinen câiz olmaktadır. Müellefe-i kulûb… Kalpleri İslam'a ısındırılarak Müslüman olmaları umulan veya en azından dostlukları/faydaları arzulanan ya da şerlerinden emin olunmak istenen kâfirler değildir. (Kaldı ki bunlara verilmesi Hz. Ömer'in içtihadıyla durdurulmuştur. Gayr-i müslim fakirlere ise zekât değil, tatavvu' sadakası verilebilir.) İmam Şafii gibi bazı imamlar "müellefetü'l-kulûb" vasfının, Müslümanlara ait olduğu kanaatindedirler. Dinleri sağlamlaştırılmak istenilen yeni mühtedîler başta olmak üzere, gönüllerindeki iman ve amellerindeki İslamları kuvvetlendirilmeye çalışılan zayıf mü'minlerdir bunlar. Öyle ki bazıları her gün sabah-akşam iman-küfür arası veya iman-nifak arası gel-git yaşayan, ahirzaman fitnesine maruz kalmış talihsiz kimselerdir. Seyyit Kutub, meseleye "dinî hareket" açısından bakarak der ki: "Müslüman olmuş, dinleri de sübut bulmuş olmasına rağmen, kavimleri içindeki gayr-i Müslim emsâlleri onları artan nimetler içerisinde görsünler de kalpleri İslam'a ısınsın ve yönelsin diye, o dini sağlam Müslümanlara da zekât verilebilir. İslam'ın galebesinden sonra müellefe-i kulûba zekât düşüp düşmeyeceği hususunda fıkhî bir ihtilaf vardır. Fakat İslam Hareketi'nin yolu, farklı merhalelerden geçerken, bu kabil insanlara da vermeye ihtiyaç duyabilir; ister din üzere sâbit kalmaları için, isterse onları dine yakınlaştırmak için. Bu hakikati idrak ediyoruz. Zamanın ve şartların değişmesine göre Müslümanların işlerini tedbîrde Allah'ın gözettiği bu mükemmel hikmeti bütün açıklığıyla görüyoruz." (Fîzılâl, 9/60'ın tefsiri). Buna göre: Ebu Süfyan b. Harb, Hâris b. Hişâm, Safvân b. Ümeyye, Süheyl b. Amr, Hakîm b. Hızâm, Ebu Süfyân b. Hâris, Mâlik b. Avf, Alâ' b. Câriye, Uyeyne b. Hısn, Akra' b. Hâbis ve Abbas b. Mirdas'a yapıldığı gibi, muhtaç olmasalar da kalbleri İslâm'a iyice ısınacak, imanları pekişecek ve dini daha iyi benimseyecekler diye yeni mühtedîlere, özellikle de ihtiyacı olanlara fazladan ihsanda bulunulabilir. Çünkü çağımızda İslamın henüz izzetiyle burçlarda dalgalanan bir sancağı yoktur. Müellefe-i kulûbun çoğunluğunu ise eski S.S.C.B ve Afrika'nın bir kısmı gibi yüzyıllarca İslâm'ın kalbinden cüdâ düşürülmüş, cebren ve hile ile Kur'an'dan uzaklaştırılmış, hatta bir kısmı itibariyle iman dairesi haricine çıkarılmış olsa da, her şeye rağmen çoğu kalplerindeki imanı muhafaza etmiş din kardeşlerimiz oluşturmaktadır. Fîsebîlillah ve İbni's-Sebîl... Allah yolundakiler, sadece savaşa çıkan, cihat edenler değildir; belki Allah'ın dinini yaymak için her türlü faaliyette bulunan Müslümanlardır. Kattân, Tefsir'inde "Müslümanlara umumî maslahatlarında fayda sağlayan her türlü iş demektir." demiştir. Râzi, Mefâtihü'l-Ğayb'ında: "Fîsebilillâh'ı gazalara hasretmek icap etmez. Gaffâl da Tefsîr'inde bazı fukahanın zekâtı, cenaze tekfîninden kâle bina etmeye, ondan mescid imar etmeye kadar bütün hayır yollarına sarfedilebileceğine cevaz verdiklerini nakletmiştir. Fîsebîlillah küllî-umumî bir hükümdür." demiştir. Kâsâni de Bedâyii'nde "fî sebîlillah"ı "Allaha yaklaştıran bütün işler" olarak yorumlamıştır. Dolayısı ile kullarını Allah'a yakınlaştıran hayırlı işlere kendisini adamış olan kimselere de zekât verilebilir. Ancak bazı âlimler ise fîsebilillah'ın umumî değil, hususî bir manası olduğuna kâildirler. Allâme M. Hamdi Yazır'ın kaydettiği üzere: "Fîsebîlillah, Allah için olan bir ibadete kendini adamış olanların özel vasıflarını anlatır… Suffe Ashabı gibi din ilimlerinin tahsiline kendini adamış olanları da kapsamı içine alır.. Burada "O fakirlere ki, onlar kendilerini Allah yoluna adamışlardır." (Bakara, 2/273) âyetini özetleyen bir mânâ gizlidir. Fakirler ile yoksullar, zekât görevlileri ile müellefetü'l-kulûb, köleler ile borçlular nasıl yakın ilişki içinde iseler "Allah yolundakiler ile Yolcular" da öyle ikili yakın bir ilişki içindedirler. Yani, bunlarda bir yolculuk, sürekli yol tepme, bir sefer ve gurbet mânâsı bulunduktan başka bu yolun Allah yolu olması ve bunların o yolda bir ihtisas, uzmanlık ve mecburiyetleri bulunması, bir özel yolculuk ile bir özel ibadeti birleştiren bir durumda bulunmuş olmaları mânâsı vardır. Demek ki, diğer harcama yerlerine verilen sadakalar dahi fîsebîlillâh olduğu halde, bu harcama yerine verilen sadaka "iki kere fîsebîlillâh" demektir. Binaenaleyh burada fîsebîlillah'dan maksat özel bir mânâyı vurgulamak olduğu açıktır. Ve bu mânâ, evvela cihad, ikinci olarak hac ve üçüncü olarak da ilim tahsili için yolculuk etmek şeklinde ele alınabilir… Her sadaka genel anlamda fîsebîlillah olsa da, bu âyette ifade edilen özel anlamda fîsebîlillah değildir. Fîsebîlillâh sadaka, bir özel harcama şeklidir ki, bilhassa îlâ-yı kelimetullah yolunda olanlara verilen sadakadır… Ve bu sadaka öbürlerinden daha ziyade Allah hakkı olarak eda edilmiş olur. Ve o halde "İbn-i Sebîl" (yolcu) meselesi de aynı hükmün kapsamı içinde ele alınabilir… Sahih senetle gelen bir hadis-i şerifte de dile geldiği gibi, Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki, "Zengine sadaka helâl olmaz; ancak fîsebîlillâh veya ibn-i sebîl (yolcu) yahut yoksul bir komşusu olup da kendisine verilen sadakayı ona vermiş olan kimseye sadaka helal olur." Görülüyor ki, bu hadisi şerifteki fîsebîlillâh ifadesi de (yol, köprü, çeşme gibi) her çeşit hayratı içine alacak şekilde genel bir ifade değildir… Nafile olan sadakalarda bununla amel caiz olsa bile zekât gibi vacip sadakalarda caiz olmaz. Mesela, zekâta mahsûben cami veya misafirhane yapmakla zekât borcu eda edilmiş olmaz. Onlar vacip olan sadaka cinsinin dışında doğrudan doğruya kendine mahsus başka bir hayır ve ibadet olur. Lâkin o hayır, vacip olan sadakanın yerine geçmez, zekât sayılmaz… Şu halde sadaka alanların hepsi fakirlik ve ihtiyaç anlamı içinde sadaka alabilir. "Ben sizin fakirlerinize ödemek için zenginlerinizden sadaka (zekât) almakla emrolundum." hadisi şerifinin içeriği de gösterir ki, sadaka alması helâl olanların hepsi gerek asaleten, gerekse vekâleten olsun kesinlikle ancak fakirlik sebebiyle alabilirler." (Hak Dini, 9/60'ın tefsiri). Hanefî imamlardan bazıları ise "fîsebîlillah" ifadesini "ilim öğrenmek" manasına yormuşlardır ve bu itibarla da ilim öğrenen kimseye bir ayrıcalık tanıyarak "zengin bile olsa bu ifadenin içine girer ve ona zekât düşer." demişlerdir. İnsanların ta'lim ve terbiyesi, ıslah, ikaz ve irşadı istikametinde, muhtelif ünvanlar altında bütün bir ömrü Hakk'a vakfetmiş olan, tâât, hayr ü hasenât ve bâkiyâtü's-sâlihât yolcuları, hep Allah yolundadırlar. İmam Kuşeyrî, Tefsir'inde der ki: "İbnü's-Sebîl, gurbete düşmüş olan ve hususî vasıflar üzere vatanından uzak kalmış olan kimsedir. Vatanının me'lûfâtından (alışık olduğu hayat tarzından) garip düşmüş olan kimse, bulunduğu yerde hakkın misafiridir." Memleketinde zengin bile olsa böyle gurbet ehline de zekât verilebilir. Bu itibarla "Fîsebîlillah ile İbnü's-Sebîl" arasındaki hususî ilişkide görülen yol birliğinin de işaretiyle, vatanından uzaklarda, farklı kültürler, farklı yönetim biçimleri ve sosyal hayat şartlar altında sırf din-iman uğruna gurbet içinde gurbetler yaşayan fedâkâr insanlar da —ihtiyaçlarına göre— zekâtın mesârif alanı içerisine girmiş olmaktadırlar. Basiretle görmek gerekir ki: Bu devirde ve her devirde nesillere yatırım yapmaktan daha kıymetli bir sarf mahalli olamaz. Özellikle de gayr-i Müslim ülkelerde infâkı sadece fakirlerle sınırlı tutmaksızın, bilhassa nesillerin yetiştirilmesine, eğitim-öğretime harcamak, Allah için açılan eğitim-öğretim müesseselerindeki muallim, rehber ve öğrencilere sarfetmek ileri görüşlülüktür ve mü'minin firasettir. Çünkü o ülkenin gayr-i Müslim insanını, ihtiyaç, zaaf ve kültürüyle en iyi onlar tanıdıkları için, Allah ve Rasulü'nün yüce adını gönüllerin burçlarına dikebilmede de en kestirme ve kalıcı yolları yine onlar bilebilir, onlar izleyebilirler. Hakk ü hakikate adanmışların hayır seçeneklerinin zenginliği ve ellerinin cihanın dört bir yanına kolayca ulaşabilmesi nokta-i nazarından zekâtlar da ferdî vecîbeliği aşarak küresel bir uyanışın regülâtörü haline yükselmektedirler. En mühim hususiyeti ise Müslümanların uyanışı, dirilişi ve yükselişine yardım ediyor olmasıdır. Bu ise ancak yetiştirilecek altın gibi nesiller ile mümkün olabilecektir. İnsana yatırım, en az yüz yıl sonrasına yatırımdır, ahiretteki ecr ü mükafaatı hariç. Nitekim bir Çin atasözünde şöyle denilmiştir: "Bir yıl sonrasını düşünüyorsanız tohum ekiniz. On yıl sonrasını düşünüyorsanız ağaç dikiniz. Yüz yıl sonrasını düşünüyorsanız insan yetiştiriniz." Bugün cihanın dört bir tarafında farklı yokluklar içerisinde sırf hakk ü hakikati anlatabilmek için, eğitim müesseseleri açarak dine hizmet etmeye çalışan gönüllülerin bu çalışma biçimlerini, maddî durumlarını, ihtiyacı olanların burs alırken yaşadıkları utanma hislerini ve genel manadaki hâlet-i ruhiyelerini düşününce, şu ayet-i kerimede anlatılanlara tıpatıp denebilecek ölçüde benzediklerini görüyoruz. Allah'ın buyruğunu mealinden takip ederken, bir taraftan da zihnimizde her bir cümlesini günümüz eğitimcilerine tatbik ederek dinlersek, verdiğimiz maddî desteklerin ne kadar yerli yerine gittiğini daha iyi anlamış oluruz. Cenab-ı Mevlâmız, kendi yolunda hayır işleyen, infakta bulunanlara hitaben diyor ki: "... Hayır olarak yaptığınız her harcama sadece kendiniz içindir. Zaten siz Allah rızasını aramaktan başka bir gaye ile infak etmezsiniz. İşlediğiniz her hayrın mükâfatı size tamamen verilir ve sizin hakkınız da yenmez. Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşıp geçimlerini sağlama imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyen kimse, onları zengin sanır. Ey Resulüm, sen onları simâlarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Şunu bilin ki, hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir. Sadakalar din uğrunda kendilerini ilme, mücâhedeye adamış, Allah yolunda meşguliyetlerinden veya hastalık ya da acizlik gibi engellerden dolayı nafakalarını kazanamayan fakirler içindir." (Bakara 2/272–273) Prof. Dr. Suat Yıldırım'ın ifade ettiği gibi: "Bu âyette Allah Teâla, kendilerini tamamen İslâm hizmetine adamış, bu sebeple geçimlerini kazanamayan müminlere yardımcı olunmasını istemektedir. Ashab-ı Suffa (radıyallahü anhüm) bu sınıfın başında gelirdi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlara İslâm'ı öğretir, başkalarına da öğretmek ve diğer hizmetler için onları hazır kuvvet olarak bulundururdu." Günümüzde de i'lâ-yı kelimetullah uğrunda cihanşümul eğitim-öğretim, basın-yayın, kültür hizmetleri gerçekleştirenlerin bütünüyle kendilerini dine, mukeddesâta ve Allah'a ayırabilmeleri nokta-i nazarından, birer vakıf insanı olarak İslam'ın tebliğ ve irşadında hizmet etmeleri istikametinde dünyevî giderlerini karşılamak sorumluluğu yukarıdaki âyet-i kerime ile ehl-i imkân Müslümanların omuzlarına yüklenmiş olmaktadır. Sorumluluk mu, yoksa talihlilik mi? Mesuliyet mi, yoksa mazhariyet mi? Tabii ki her ikisi de. Bikaderi'l-keddi tüktesebu'l-meâli. Mağrem-mağnem meselesi. Meşakkat ölçüsünde ganimet. Dinleri için Mekke'den Medine'ye hicret etmiş Muhacirlere yardım eden o vefakâr, hamiyet-perver, yardımsever Ensar topluluğu mesabesinde bulunan, bugünün iman ve Kur'an hizmetlerini omuzlarında götüren şu infak sevdalısı esnaf topluluğu var ya, onlar hakkında bakınız müteakip âyet-i kerime ne diyor: "Mallarını gece ve gündüz, gizli ve âşikâr olarak hayra harcayanlar var ya, işte onların Rab'leri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur ve onlar asla üzülmeyeceklerdir." (Bakara 2/274) İslam dünyasının olduğu kadar bütün dünyanın geleceğini kuracak ve kurtaracak aydın, kültürlü, çalışkan, terbiyeli ve eğitimli dinamik nesilleri yetiştirmeye yönelik bu maddî tasarruflar, daha ziyade rıza-i ilahîyi celbeder, hüsnüzan ve itikadı içerisindeyiz. Bu infaklarla adını bilmediğimiz coğrafyalardaki eğitim-öğretim müesseselerinde okuyan türlü türlü milletlerden öğrenciler, öğretmenler ve rehberler bir miktar da olsa rahatlıyorlar, biraz daha yol alıyorlar ve yüzleri gülüyor. Dünyanın bütün kara parçalarında iman ve Kur'an bayrağını gönül gönül, akıl akıl, vicdan vicdan dalgalandırmaya çalışan ahirzaman sahabileri peygamber kardeşleri, yaptıkları hayırlı faaliyetler ile Allah, Rasulullah ve meleklerin yüzlerini güldürüyor iken, nasıl olur ki o kutsilerin yüzlerini maddî-manevî fedâkârlıklarıyla güldüren ensar ruhlu cömert mü'minleri Allah, Rasulullah ve melekler iki cihanda da güldürmesin, bu olacak şey değildir. Madem ki zekâtlarımız, fakirlere, miskinlere, âmilîne, müellefe-i kulûba, Allah yolundakilere ve yolculara birden gidiyor. Madem ki fîsebîlillah dine hizmet eden, günde asgarî seksen defa secde eden, hak-hakikat yolcusu, gözleri nurlu, bakışları sürurlu, ayakları uğurlu Salih kullara gidiyor, salâhatinin peşinde olanlar ondan istifade ediyor.. Madem ki bu mâlî ibadetlerle insana yatırım yapılıyor ve yüzyıllara uzanacak bir sünnet-i hasene (güzel bir hayır yolu, makbul bir çığır) açılıyor.. O halde böylesi bereketli eğitim hizmetlerine "evet" diyen, "doğru, bunların olması lazım" diyen her iman ve imkân sahibi fert, zekâtını kırkta birin üstüne çıkararak infak ufkunda idrak seferberliğine bilfiil katılır ve katılmalı, rakamları katlar ve katlamalı ve çevresindekileri de mümkün mertebe coşturmaya bakar ve bakmalıdır.
Eğitim Hizmetlerine Sahip Çıkmak Ne Demektir?
|
|
| Son Güncelleme ( 01.07.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Eğitim Hizmetlerine Sahip Çıkmak Ne Demektir?



