| 21. Yüz Yıla Yeni Bir Ses: Fethullah Gülen |
|
|
| Nazlı Ilıcak, Akşam | |
| 12.03.1998 | |
|
Fethullah Gülen, Türkiye'nin gündeminden hiç eksilmeyen biri. O, ne kadar tevazu zırhına bürünüp geri planda kalmayı arzu etse de, hep ön planda, hep zirvede; yıllardır, dikkatleri üzerinde toplayan bir odak merkezi olma vasfını sürdürüyor. Halbuki, Fethullah Gülen, sadece Allah'ın rızasını bekleyen, 'başkalarını yaşatmak için, yaşama zevkinden kendini mahrum bırakma' ilkesini benimseyen bir insan. Fethullah Gülen'i bir cazibe merkezi haline getiren de, bu kadar alçakgönüllü olması; samimiyeti, geriye çekilerek hep başkalarının yolunu açması. Onu, ilk defa, Dedeman Oteli'nde, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın toplantısında gördüm. Vakıf henüz kurulmuştu; Halkla ilişkiler istikametinde yeni yeni adımlar atılıyordu. O günden bugüne, Fethullah Gülen'i dikkatle izledim. Onu anlamaya, bu millet ve ülke için neler yapmak istediğini öğrenmeye çalıştım. Hizmeti, kuşku veya korkuyla değil, dikkatle ve iyi niyetle takip ettim. Sonra ilgim, büyük bir hayranlığa dönüştü. Şahsi ihtiraslardan arınmış sevgi dolu kalplerin, fedakarlık esasına dayanan gayretlerin, milletimizin birlik ve beraberliği için, memleketimizin kalkınması için ne büyük bir nimet olduğunu idrak ettim. Fethullah Gülen kim? Nasıl bir ortamda büyümüş? Kimlerden feyz almış? Bediüzzaman Said-i Nursi düşüncesinin çağdaş bir yorumunu, aksiyon adamı olarak günümüze taşıyan Fethullah Gülen, Kestanepazarı'ndan dünyaya açılırken, hangi merhaleleri kat etmiş? İşte yazı dizimizde bu soruların cevaplarını bulacak, Fethullah Gülen'in yetiştiği ortamı, duygularını, onu etkileyen olayları öğreneceksiniz. 1986 yılında, Hacdan dönüş öyküsüyle başlıyoruz yazı dizimize. Sonradan çocukluğuna geri dönüp, ilk adımlarından itibaren ailesi ve çevresi ile onu tanımaya çalışacağız. Coşkun Çokyiğit'le birlikte, diziyi yayına hazırlarken, Latif Erdoğan'ın 'Küçük Dünyam' adlı kitabından ve onun özel arşivinden yararlandık. ALTIN KAFESTE VATAN HASRETİ Fethullah Gülen saatlerce süren yolculuktan sonra hemen uykuya daldı. Rüyasında bir araçla Türkiye'ye dönüyordu. Birden Ağrı'ya benzer bir dağ, dev karaltısıyla önüne çıktı ve infilak etti. Korkunç siyah kayalar Gülen'in üstüne doğru yuvarlanmaya başladı. Kaya parçaları kendisine ulaşamamıştı ama yol kapanmıştı. Gülen, hemen kollarını çırpmaya başladı. Evet, işte uçuyordu! Türkiye'ye uçarak gidecekti! Bir müddet öyle uçtu. Birden kara renkli kartallar belirdi. Etrafını sardılar. Kartallar üstüne doğru pike yapıp onu parçalamak üzereydiler ki, uyandı! Ter içinde kalmıştı. Yatağında doğruldu, sıklaşan nefesini kontrol altına almaya çalıştı. Yavaş yavaş sakinleşmeye başladı. Nerede olduğunu düşündü: Mekke'de hac farizasını yerine getirmiş ve Cidde'ye dönmüşler, yemek yeyip yatmışlardı. Ertesi gün Cidde'den uçakla Türkiye'ye döneceklerdi. Vatan Hasreti Fethullah Gülen, ilk hacca gidişlerinde, kutsal topraklarda yerleşip kalma arzusu duyardı. Çünkü bu topraklarda Peygamber Efendimizin ayak izleri, bu havada onun nefesinden esintiler vardı. Burası her Müslümanın ezeli ve ebedi rüyası kutsal topraklardı. Atası Hz. İbrahim evladını bu topraklara emanet etmiş, Kuran-ı Kerim bu topraklarda nazil olmuş, İslamın varlık mücadelesi bu topraklarda verilmiş ve bu topraklar İlk Müslüman şehitlerin kanlarıyla sulanmıştı... Bu topraklar İslam'ın 'Altın Silsilesi'nin doğup büyüdüğü, bütün dünyaya kol kol yayıldığı mübarek beldeydi. Belde ne kelime, altından daha değerli idi... Gülen, bu arzusunu, bazen Kestanepazarı'ndaki talebelerine duyduğu yakınlık, bazen ailesinin sıkıntıları veya babasının vefatı gibi sebeplerle gerçekleştirememişti. Kendi dışında gelişen olaylar, O'nu hep vatanına, Türkiye'ye çekmişti. Şimdi yıllar boyu özlemini çektiği, yerleşmek arzusunu sık sık içinde duyduğu, Peygamberimizin diyarı kutsal topraklardaydı. Fakat bir şey vardı içinde; O'nu rahat bırakmıyordu. Kalbi Türkiye için çarpıyor, bu defa ne olursa olsun ülkesine dönmek istiyordu. Bu kısa yolculuk sırasında içinde bir büyük hasret yoğunlaşmıştı. Arkadaşlarının bir çoğu da aynı duyguyu paylaşıyordu. Nitekim bazı arkadaşları Türkiye'ye dönmeye başlamışlardı bile... Birlikte hac farizasını yerine getirdikleri ve kendinden önce Türkiye'ye dönen arkadaşları, Türkiye'de havaalanlarında sıkı aramalar ve kontroller yapıldığını, birtakım listelerin elden ele dolaştığını ve Fethullah Gülen isminin bu listelerde baş sıralarda yer aldığını Gülen'e bildirmişlerdi. Haberler fevkalade endişe vericiydi. Bir yanda yıllardır özlemini duyduğu Peygamber diyarında kalmak, bir yanda da dönmesi halinde her türlü sıkıntıya katlanmak zorunda kalacağı ülkesi vardı. 12 Eylül ve 163. Madde 12 Eylül askeri harekatından sonra devleti yöneten komutanlar hükümeti gerçi ANAP'a bırakmışlardı ama 163. madde hâlâ Demokles'in kılıcı gibi tepelerinde sallanıp duruyordu. Prof. Dr. Şerif Mardin gibi dünya çapında ün yapmış bilim adamları Said Nursi hakkında bilimsel araştırmalar yapıyor, bunlar ABD'de üniversitelerde tartışılıyor, kitap şekline dönüştürülüp yayınlanıyordu ama Türkiye'de durum başkaydı. Türkiye'de hâlâ Risale-i Nur külliyatını okumak ve bulundurmak yasaktı. Yurda dönmek üzereyken aldığı bu haber, Gülen'e daha evvel yaşadığı tutuklamaları, davaları hatırlatmıştı. Karakola çağrılmak, mahkeme kararlarıyla evinin aranması, kitaplarına ve eşyalarına el konulması, polisler arasında karakola götürülmesi, nezarethaneler, mahkumlar arasında geçen acılı günler... Mahkemelerde bir çok iftira ve yalanla, yalancı şahitle yüz yüze gelmeler... Yeniden yaşanası ıstıraplar değildi bunlar. Gülen'in içini kaplayan sıkıntı dağlar kadar büyüktü ve bu dağlar rüyalarda depremlerle yıkılıyor, yolunun önüne set çekiyordu. Fethullah Gülen, yatağında doğruldu. Duvardaki saate baktı. Gece yarısını geçiyordu. Yastığı sırtına doğru çekti ve yaslandı. Hacca gitmeye karar vermeden önceki Türkiye'nin siyasi ve sosyal yaşantısını hatırladı, bunları düşünmeye başladı: İzmir'de sıcaktan kaçarak arkadaşlarıyla Bozyaka'nın taraçalarına çıkmış ders yapıyorlardı. Ramazan'dan sonraydı. Hac mevsimi yaklaşmıştı. Hacca gitmeyi de konuşuyorlardı. Türkiye'nin halini, siyasi durumu, kendileri hakkında siyasi ve askeri iradelerden çıkabilecek olumsuz kararları mütalaa ediyorlardı. Perdenin arka tarafı hakkında tahmin yürütmek zordu. Gülen, başlangıçta 'Devlet bu işe müdahale ettiğinden dolayı, bize yapacakları bir şey kalmamıştır. Bizi aramadıklarını söylüyorlar. Bizi kabullenmiş görünüyorlar. Bu böyle gidebilir' diye düşünüyordu. Zaman içinde gelişen olaylar, Gülen'in zannettiği gibi bir durumun söz konusu olmadığını işaret ediyordu. 'Yoksa yeni tezgahlar mı kuruluyordu'' Başlarından geçen birkaç olay, bu ve benzeri soruları düşündürmeye yetmişti. İçinde bulundukları şartlarda, Ankara, İzmir ve İstanbul gibi büyük şehirlerde Gülen ve arkadaşları güvenlikteydi. Ancak... Her an takip ediliyorlardı. Gülen ve arkadaşlarının Ankara'da güvenli saydıkları, bilinemez, bulunamaz diye düşündükleri Abdülkadir Akşit'e ait bir ev vardı. Bir keresinde bu evden dışarı çıkarlarken, bir adamın kaçtığını görmüşlerdi. Daha sonra dönüp yeniden apartmandan içeriye girdiğini ve kapıya bir dinleme cihazı yerleştirdiğini de. En güvendikleri ve bulunamaz sandıkları ev, gözleniyor ve dinleniyordu. Bu durum, hafiyelerin ve muhbirlerin gölgesinde yaşadıklarını gösteriyordu. Nefes alışları bile rapor ediliyordu. Biraz Ferahlık... Gülen'i ferahlatan şey İzmir'de sıkıyönetimin kalkmasıydı. Bazı illerde, bilhassa Doğu'da sıkıyönetim devam ediyordu. İşte öyle bir ortamda bir eve baskın yapılmıştı. Baskında Mehmet Hoca'nın hususi defteri bulunmuştu. Tutuklananların ifadeleri ile defterdeki bilgiler arasında çelişkiler ortaya çıkmıştı. 163. madde hâlâ yürürlükteydi. Risale-i Nur'ları bulundurmak suçtu. Bir araya gelip toplu ders yapmak ise affedilmeyecek bir eylem sayılıyordu. Diyarbakır'daki ev baskınına Fethullah Gülen'in adını da karıştırıvermişlerdi... Diyarbakır baskınından sonra bir kısım basın 'irtica' yaygaralarına tekrar başladı. Manşetler 'İrtica' diye çekilirken birinci sayfaya, manşetin altına Gülen'in video kaydından alınan sarıklı resimleri konuluyordu. Mevcudiyeti ve düşünceleri büyük bir suçmuş gibi gösteriliyordu. Gülen, resmin altındaki yazıları okudukça ürperiyordu. Hele bir tanesi resmini altına kocaman harflerle 'İşte Fethullah Hoca' diye yazmıştı. Hayatında hiç evlenmemiş olmasına rağmen dört karısı olduğu, dikili bir ağacı bulunmamasına rağmen İzmir'den Edremit'e zeytinliklerinin bulunduğu iddiaları yer almıştı. Gün, her türlü belanın etrafta dolaştığı gündü. İşte böylesi sıkıntılı günlerin ardından Gülen, Ali Kervancı'nın ısrarıyla hacca gitmeye karar vermişti... Gitmek mi Zor, Kalmak mı? Hacca gidiş öncesini Fethullah Gülen şöyle dile getiriyor: Hacca gitme kararı aldıktan sonra Diyarbakır hadisesi oldu ve gazetelerde resimlerim yayınlandı. Pasaport için İzmir Emniyeti'ne müracaat ettim. Emniyette bizi saygıyla karşıladılar ve pasaportu hemen verdiler. Fakat ardından savcılık benim hakkımda tahkikat başlattı. Yurt dışına çıkmama tahdit konulması söz konusu oldu. Kesin tahdit konulmadan, hacca gideyim, hem bir süre görünmezsem ortalık durulur, sakinleşir, dedim. Hacca giderken hava bozulmaya, bulanmaya başladı. Nihayet Cenab-ı Hak lutfetti, mevsimi de gelmişti. Hiçbir engele takılmadan gittik. Daha evvel 1974 yılında hac ziyaretimde, gidişim de gelişim de çok zor olmuştu. Bu sefer Ankara'dan uçağa bindik. Yolda yakalanır mıyız diye endişelenmemiz de çok şükür boş çıktı.' Fethullah Gülen her türlü olumsuz şarta, endişelere rağmen bir kuş olup Kutsal topraklara doğru uçup gitmişti. Ya dönüş' Dönüş de bu kadar kolay olabilecek miydi?
'Bu tabiri kullanmak belki İslam'ın evreselliği ile çelişir gibi gözükebilir. İslam topyekün insanlığın dinidir. Zaten öyle olmasaydı kendi örf ve adetlerini korudukları halde, Türk milleti seve seve İslamiyete girmezdi. İsmail Hami Danişmend'i okuyanlar çok iyi bilirler; 10-11. asırda bin çadır birden Müslüman oldu' der Danişmend. Burada bir meseleye de antiparantez temas etmek istiyorum. Aslında Müslümanlar Semerkant'a, Taşkent'e, Buhara'ya hicretin 80. senesinde girdiler. Öyle olmasa 3. asra gelindiğinde Buhari'ler, Müslim'ler, Tirmizi'ler yetişmezdi. Hicret-i seniyyenin 50. senesi Sindâbâd'a girdiler. Bu dönem çok erken sayılır. Ama demek ki o mücahitler oralara girdiler, o ülkelerin dilini öğrendiler. Müslümanlığı neşrettiler. Aradan yarım asır geçti ve Asya bütünüyle İslam'ın karşısında teslim-i silah etti. O dalga oradan Küçük Asya'ya, Anadolu'ya aktı... Türkler o dönemde Müslümanlığı hiç dirg etmeden kabul ettiler. İslam onlara hiç ters gelmedi. Bazıları, İsmail Hami Danişmend başta olmak üzere 'Şamanizm'in kaynağı Hz. İbrahim'e dayanıyordu' der. Hz. İbrahim'in dini de, hem Müslümanlar, hem de Yahudiler tarafından paylaşılır. Efendimiz geçmiş peygamberler arasında duygu düşünce yaklaşımları itibariyle, kendisini Hz. İbrahim'e benzetir. Gerçekten temel prensipler açısından, böyle bir yakınlık, yaklaşmayı sağlamış olabilir. Ama aslında milletimiz çok saf, çok samimi, çok nezihti. Necip Fazıl merhumun sık sık ifade ettiği gibi: 'Gerçek Türklük, seviyeli Türklüğe, Müslümanlık sayesinde ulaşmıştır.' Eğer Türk milleti, Türk milleti ise bu ancak Müslümanlığı sayesinde olmuştur. İslamiyet'i fıtratına çok uygun buldu ve oldu. Yani İslam'ın evrenselliği, Türk milletinin kendi örfünü, adetini korumasına karşılık, İslamiyet'i kabul etmesine mani teşkil etmemiştir. Türk milleti çok erken Müslüman olduğu için, sadece Buhari'lerden bahsediyoruz. Ama, bizim fıkıhta imamlarımıza, mesela Türkiye'deki Mültekal Ebhur sahibi İbrahim Halebi'ye, Molla Hüsrevler'e, Molla Güraniler'e, Kemal b. Humamlar'a, Ebussuud Efendiler'e kadar hepsine tesir eden, 'Sadruş Şehid'lerdir' Merginani'lerdir. Yani hep Asya'da yetişen insanlardır....' DÖNÜŞÜ OLMAYAN YOLA DOĞRU Fethullah Gülen ve arkadaşlarının Türkiye'ye dönmek için verdikleri mücadelede daha sonraki olaylar şöyle gelişti: Kafileden bir arkadaşı, Türkiye'den telefon ederek havaalanlarında çok sıkı arama ve hüviyet kontrolü yapıldığını bildirdi. Gülen ve arkadaşlarının o gün, o uçakla geleceği biliniyordu. Çünkü listelerde isimleri vardı... Telefondaki dost, 'Hocam, her tarafta sizi arıyorlardı' dedi. Fethullah Gülen rüyasına rağmen, 'Ben onları bilirim, bir başkasını arıyorlar' diyerek hem yanındakilerin hem de Türkiye'dekilerin yüreğine su serpmek istedi. Sezmişti ama kimseye söylememişti. Havaalanlarında çok sıkı kontrol olduğu kesinleşmişti. Artık bu yolla Türkiye'ye dönmeleri mümkün değildi. Bu defa bir başka arkadaşlarını Türkiye'ye gitmesi için ikna ettiler, o da ağlayarak şunları söyledi: -Ben gideyim, eğer haber verildiği gibi havayolu kapalı ise geçişi başka bir taraftan yapın, dedi ve Gülen'in dönüşünün çok problemli olacağını düşünerek bir miktar da para bıraktı. Bu gidiş Gülen'e çok dokundu. Onun ardından şunları söyledi: -Çok civanmert, fedakar bir insandır. Aydın'da bize bağrını açmıştı. Hacca giderken zeytinlerini satmış, aldığı paranın yarısını bana, çok ısrar ederek vermişti. Döndüğümde hesaba çekilecektim Bütün bu olup bitenlere ve gördüğü rüyaya rağmen hâlâ Türkiye'ye dönmekte ısrar edişini Fethullah Gülen daha sonra arkadaşlarına şöyle yorumladı: -Bilmediğim bir etkiyle, biraz da benliğimin Türkiye'deki işlerle bütünleşmesi sebebi ile olabilir. Halbuki, Türkiye'ye döndüğüm zaman hesaba çekileceğim gayet açık. Cidde'de endişe içindeydik. Sonra hava, deniz, kara bütün yollara tahdit konulduğu haberi geldi. Yani Türkiye'ye dönmem mümkün değil. Bizim arkadaşlar bir grup halinde Kilis'e gelmişler. Sınırdan gizlice insan geçiriliyormuş. Uçakla Amman'a gittik. Oradan bir başka uçakla Şam'a geçtik. Dört kişiydik. Şam'dan bir an evvel çıkıp Halep'e, Halep'ten de Kilis'e geçmeyi düşünüyorduk. Halep'te Yeşil Otel'e yerleşip bizi sınırdan geçirecek kimselerle görüşmeyi planlıyorduk. Hayatındaki 'Bir'ler Yeşil Otel, otelden başka her şeye benziyordu. Harabe halindeydi. Hiç kullanılmayan odaları vardı. Yataklar berbat, çarşafları kirliydi. Türkiye'den gelme birisinin işlettiği her türlü pis işin çevrildiği bir oteldi. Fethullah Gülen, her gün telefon ile Kilis'te kendisini Türkiye'ye sokmaya çalışan arkadaşlarıyla görüşüyordu. Planlar yapılıyor, bozuluyordu. Bir şoförle kendilerini sınırdan geçirmesi için görüştüler ve o günün parasıyla 500 bin lira teklif ettiler. Fakat şoför son anda işten vazgeçti. Görüştükleri insanların bir kısmı olur, derken bir kısmı mümkün olmadığını, muhakkak pasaport soracaklarını söylüyordu. Gülen, bir ara yanındakilere döndü ve: -Herkes gayr-ı meşru iş yapıyor. Bazı insanlar, rüşvetle filan, istedikleri gibi girip çıkabiliyor. Bizim gibi insanlar ise emniyetin kıskacında perişan oluyor. Gülen bir de, işin diğer yanını düşündü: Suriye'ye girişlerinde onlardan 'toprakbastı parası' almışlardı. Hiç kullanmayacakları halde paraları Suriye parası ile değiştirilmiş, üstelik hakkettiklerinin yarısını kendilerine vermemişlerdi. Polis Devletinin Muhbirleri Suriye 'hafiye bir devlet' olduğunu, daha adımlarını atar atmaz kafileye hissettirmişti. Kaldıkları Yeşil Oteli'nin sahibi, gayr-ı meşru işlerini saklamak için her konuda polise bilgi veriyordu. Fethullah Gülen ve arkadaşlarına yakınlık gösteriyor, biraz sahip çıkar gibi görünüyordu... Otelcinin gelip giden polislerle kumar oynadığı kafiledekilerin gözünden kaçmamıştı. Niyetinin ne olduğu belli olmayan otelci, bir gün Gülen ile arkadaşlarını davet etti. Birlikte evine gittiler. Otelci yemek ikram etti. Çünkü Gülen ve arkadaşlarını gizli iş çeviriyor zannediyor, onlara ortak olup para almayı hesaplıyordu. Sınırdan eşya değil Fethullah Gülen'in geçirileceğini öğrenince korktu. Bir daha ne yanlarına gitti, ne hatırlarını sordu. Artık tek çare kalıyordu. Kendi çabaları ile geçeceklerdi! Üstelik bunu kısa zamanda yapmak zorundaydılar. 15 günlük vizeleri vardı. 11. gündü. Cuma Namazı'nı Hanefi Camii'nde kıldılar. Gülen, biz Türkler gibi 'Elhamdülillah, Allahuekber' diyen Hanefileri uzun zamandır görmemişti. Bu onu çok sevindirdi. Diyor ki 'Bu durum için çok şükrettim.' Hz. Zekeriya'nın Şehit Edildiği Yer Halep Ulu Camii'nin yanında Hz. Zekeriya'nın kesilerek şehit edildiği yere dikine bir taş konmuştur. Fethullah Gülen iyi bir zamanda olsaydı buraları gezmek, en azından otelin taraçasından seyretmek isterdi. Ama kasvetli, karanlık bir zamandı. Birisi onlara, '-Huduttan geçmek isteyen bir kişinin üzerinde para bulmuşlar, İhvan'a para getirdin diyerek hapse atmışlar' dedi. Oysa üzerinde para bulunan adamın Müslümanlıkla bir alakası yoktu ki, İhvan-ı Müslimin ile bir ilgisi bulunsundu. Üstelik adam aranmıyordu bile!.. Fakat bu söylenti, Gülen ve arkadaşlarının ne kadar tehlike içinde olduğunu gösteriyordu. Suriye, yok etmek için her türlü yola başvurduğu bir gizli örgüte, her an ve keyfi olarak Gülen ile arkadaşlarının adını da karıştırabilirdi! Çünkü Suriye'de devlet, istediği insanı, istediği zaman sebepsiz yere hapse koyabiliyordu. Tabii bu tutum sadece turistik amaçla bu ülkeye gelenleri etkilemiyordu. Asıl tehlikede olanlar Fethullah Güllen gibi ülkesinde Müslümanlarca çok sevilen kişilerdi. Nitekim Fethullah Gülen, o sırada arkadaşlarına tedbirli olmaları gerektiğini anlattı: -Birçok bakımdan tehlike içinde olabiliriz. Bundan dolayı daha dikkatli olmaya çalışalım. Tedbir tavsiye eden Gülen en başta buna kendisi uydu. Annesinin amcası Halepliydi. Zamanında burada kadılık, müftülük yapmış. Bu yönüyle Halep anne tarafından memleketi bile sayılırdı. 'Gezeyim' diye düşünüyordu ama şartlar müsait değildi. Türkçe Konuşan Bazı İnsanlar... Halep'teki 11. günleri de bitmek üzereydi. Bu arada gayr-ı meşru işler yapan ve Türkçe konuşan birisiyle görüşme imkânı doğdu. Kaçakçı, Gülen ve arkadaşlarını sınırdan geçirecek adamları bulmayı kabul etti. Mihmandarlık yapacak kişiler hududa 40 kilometre mesafede bir köyde kalıyorlarmış. Kafiledekilerin tek amacı vardı. Türkiye'ye geçebilmek. Konuştukları kişilere söyledikleri söz şuydu: 'Bizi geçirin ne isterseniz veririz.' Bütün çabalarına, istenilen parayı verecekleri konusundaki vaatlerine rağmen iş yürümedi. Fethullah Gülen'in rüyası gerçek mi oluyordu' Türkiye'ye uzanan yollar birbiri ardına kapanıyor, yollar ve dağlar geçit vermiyordu. Kilis sınırına 10 km. mesafede bir köyde anlaşma yapılacaktı. Hocaefendi yanında arkadaşları da bulunduğu halde o köye gitti. Türkçe de bilen bir Kürt ailesine misafir oldular. Adam çocuklarını bahçeye çıkarıp yatırdı. Kafiledekileri de salona alıp yemek verdi. Fethullah Gülen burada karşılaştığı davranıştan hoşnut olmuştu. Diyor ki: -Hiçbir menfaatleri olmamasına rağmen o civanmertlikleri beni çok etkiledi. Hacdan döndüğümüz için bize çok hürmet ediyorlardı. Yatsı namazını kılmayı teklif ettim. Bizi yatak odalarına geçirdiler. Duvarda Barzani'nin büyük bir resmi ile Yılmaz Güney'in posterleri, aile resimlerinin yanında asılı. Böyle bir siyasi düşünceleri olmasına rağmen dini hisleri kuvvetliydi. Demek ki, onlara fikren bağırlarını açmışlar. Çok önemli geldi bana. Bir de anlayışa bakın. Biz namaza duracaktık. Adam abdestli olmalı, gelip bize uydu. O gece o şartlara rağmen böyle bir evde kalmak bana çok ağır geldi. Aile dışarıda yatarken bizim içeride uyumamız bani çok üzdü. Bizi sınırdan geçirecek adam Kilis'ten gelmedi. Ümitlerimiz bir kere daha sarsıldı. İleriye Doğru Yürümek Fethullah Gülen, sıkıntılı zamanları anlatmaya devam ediyor: -Ümitlerimiz sarsılmıştı evet. 'Şimdi ne olacak' Bundan sonra ne yapacağız'' diye düşünmeye başlamıştık. Yeniden Halep'e dönmek zordu. Çünkü yirmi yerde aranmıştık. Pasaportumuz, vizemiz olduğu halde yollarda didik didik ediliyorduk.. Yani geriye dönmek en az, mayınlı araziden Türkiye'ye geçmek kadar tehlikeli idi. Onun için ileriye atılan her adımı kâr sayıp hep ileriye gitmeliydik. Mecburen orada kalıp, araya birilerini soktuk. Başka bir ailenin yanına gittik. Onlar da, biraz Türkçe biliyorlardı. Evleri, ilk kaldığımız eve göre daha dardı. Bizi salona aldılar. Evin bir de küçük yatak odası vardı. Ben önceki gün zaten çok az uyumuştum. Bir yastık verdiler hemen uzandım. Diğer arkadaşlar işleri ayarlıyordu. Evin gelini yemem için önüme bir şeyler koydu. Yemediğimi görünce beni kayın pederine şikâyet etti. Sen Hangi Dili Biliyorsun? Meğer onlar, gelip geçen kaçakçıları misafir ederlermiş. Ev sahibimiz bir hatırasını anlattı: '-Bir gün buradan koyun geçiriyorlardı. Yanımızda bir de resmi biri vardı. Ben, Türkçe bir iki kelimeyi kem küm söyleyince alay ederek güldü. Dedim ki: Ben Fransızca ve Arapça konuşabiliyorum. Türkçe'yi bu kadar biliyorum. Bu bildiğim Türkçeyi de bizim evde yirmi gün kadar misafir olan Türkler aralarında konuşurken öğrendim. Peki sen hangi dili biliyorsun' Adam fena bozuldu.' Fethullah Gülen ev sahibi hakkındaki kanaatini de şöyle açıklıyor: -Zeki biriydi. Bize o gün iyilik adına ne varsa yaptı. Oğlu Halep'te memurmuş. Akşam bulunduğumuz eve geldi. Hacdan döndüğümüzü duyunca o da çok iltifatkar davrandı. Abdest almam gerekti. Memur olan oğlu, bizim şarktaki edep usulüne göre havluyu omzuna attı. İbriği eline aldı, başıma dikildi. -Abdest suyunuzu ben dökeceğim, dedi. O sıkıntılar içinde yer yer Allah'tan rahmet esintileri geliyor... Üç Bela Yazı dizimizde, Fethullah Gülen Hoca'nın çocukluk yıllarını, yetişme şartlarını, askerlik, hocalık ve hapishane hayatına ait anıları bulacaksınız. İzmir'in Kestanepazarı'nda, henüz çok gençken eğitime nasıl önem verdiğini müşahade edeceksiniz. Evet, Fethullah Gülen Hocaefendi, Bediüzzaman Saidi Nursi'nin düşüncelerinden çok etkilendi. Ama, onu, Nur cemaatine göre, daha çağdaş biçimde yorumladı. Saidi Nursi, ülkeyi mahveden üç büyük kötülük üzerinde duruyordu:1-Fakirlik, 2-Cehalet, 3-İhtilaf. İşte Fethullah Hoca'nın, ticareti teşvik etmesi, eğitime önem vermesi ve hoşgörü ikliminin yayılmasını istemesinin altında, memleketi kasıp kavuran bu üç bela ile mücadele etme arzusu yatıyor. 'Ticaret yapın ki, ülke zenginleşsin, eğitimi yaygınlaştıralım ki, cehalet sona ersin, herkese müsamaha gösterelim ki, tefrika ve ihtilaf ortadan kalksın.' Türk Müslümanlığı-2 'Denilebilir ki Müslümanlık, Mekke'de, Medine'de zuhur etmiş, Afrika'dan çıkmış bir yol takip etmiş, Asya steplerinde konak kurmuş, dinlendikten sonra bir kavis çizerek, Küçük Asya'ya, Anadolu'ya gelmiştir. Bütün dünya Müslümanlığa, Haremeyn-i Şerifeyn'e bağlılıklarıyla medyundur. Bizim ikinci bir medyuniyetimiz (borçluluk) vardır, Asya'yadır... Bugün yaşanan Asya çıkışının bir esprisini de şöyle ifade ediyorum ben: Borç ödemeye geldik... Doğru, Haremeyn-i Şerifeyn'e yöneleceğiz ama ister hadiste, ister tefsirde, ister fıkıhta, isterse Hicri 4. ve 5. asırda gerçekleştirilen Rönesans'tan dolayı, biz Asya'ya çok şey medyunuz. Erken bir dönemde dine sahip çıkılmış, dinin yoruma açık kısımlarında delillerimiz açısından kitap, sünnet, icma-i ümmet, kıyas-ı fukaha'ya uygun bir telakki geliştirilmiş. Kıyaslarda bir toplumun ahlakının, psikolojik yapısının, sosyo-ekonomik durumunun müessiriyeti inkar edilemez. Türk milleti içtihada açık yanları itibariyle, kitabı, sünneti böyle yorumlamış. İcmaı öyle anlamış. Bu açıdan da başka milletlerden farklı olarak, hele böyle hep büyük devletlerle de idare edildiğinden, devlet olmaya da açık çok farklı bir yelpazeye ulaşmış. İşte bu manada 'Türkiye Müslümanlığı' tabiri uygundur kanaatindeyim. Bunun bir diğer yanı da Müslümanlık bizde kitabın, sünnetin yanında İslam'ın ruhi hayatına açık, tasavvufa açıktır. İslam'ın ruhi hayatının ele alınmasının yanı sıra, fünun-u müsbeteye (pozitif bilimler) de ayrı bir bakışımız olmuş. Bütün bunlar müşterek, beraber gelmiş. Ve biz fıkıh medreselerinin, mekteplerinin yanında, sürekli tekke ve zaviyeleri beraber görmüşüz. Bu da tabii olarak bir farklılık getiriyor.' 'DİZLERİME KADAR DİKENE BATTIM' Allah'tan gelen ve ruhu serinleten bazı küçük hadiselere rağmen Fethullah Gülen, Suriye gibi bir polis devletinin topraklarında, dilini bilmediği, Türkçe'yi birazcık bilen, kimi Barzani hayranı, kimi Suriye polis devletinin muhbiri, kimi gayr-ı meşru işlerle meşgul insanlar arasında Türkiye'ye dönmenin yollarını arıyordu. Bu büyük dönüş macerasının gerisini hatıralarından takip edelim: Yollar Dikenliydi Nihayet bizi almaya geldiler. Arkadaşlardan biri oradan geriye döndü. Biz de dağa çıkmaya başladık. Önce dağa çıkıp sonra ineceğiz. Mihmandarımız, Ahmet, 'Altı kilometre yolumuz var' dedi. Ben adama hiç güvenmiyorum fakat bir şey var ki, diğerlerinin akrabası. Çünkü geçmişte köylerin bir kısmı Türkiye'de bir kısmı da Suriye'de kalmış. Hepsi akraba. Neticede dağa tırmanmaya başladık. Onların sırtında eşya bellerinde silah vardı. Bizde ise sadece çantalarımız. Dağda dinlenirken birden bir grup insan belirdi. Hemen kayaların arakasına saklandık. Bizi görmediler. Kendi aralarında konuşarak önümüzden geçip gittiler. Hem bizim askerden korkuyor, hem de bizi yakalayıp Suriye'ye götürür diye Suriye askerinden korkuyorduk. Çünkü oradan bir daha dönmek çok zor olurdu. Dağda ine çıka yürüyoruz. Hava çok sıcaktı. Hacda tavaf ederken kalbim sıkışıyor, terden sırılsıklam oluyordum. Artık dağdaki halimi varın siz düşünün. Üstelik bizim ayakkabılarımız dağda yürümeye hiç elverişli değildi, kayıyordu. Mihmandarlarımız tam teçhizatlıydı. Devamlı dağda dolaştıkları için yolları çok iyi biliyorlardı. Yollar o kadar dolambaçlıydı ki, sanki Hayber Kalesi'nde dolaşıyorduk. Mayın ve tel örgü bulunmayan yerlerden geçiyorduk. Bu arada bazı ağaçları yakmışlar. Özellikle bu yanık ağaçlar arasından geçiyoruz. Üstümüz başımız islendi. İnce toprak ve kum serpilen bir yere geldik. Kumdan sonra özellikle dikenli tarla yapmışlar. İz bırakıp yakalanırız diye kumda ayakkabılarımızı çıkarmıştık. O dikenli tarlayı yalın ayak geçmek çok ıstıraplı oldu. Nöbet Değişikliğini Bekledik Bir kilometre kadar daha yürüdük. Dizlerimin üzerine kadar dikene battım. Ayaklarımın altı paramparça oldu. Öyle ıstırap çektik... Bize yol gösterenlerden biri dedi ki: 'Nöbet değişimi sırasında biraz boşluk oluyor. Biz tam o esnada geçmeye çalışacağız. Orada mayın da yok.' Ve mihmandarlarımızdan biri keşif için gitti. Diğerleri yanımızda kalmıştı. Dağdaki dolambaçlı yollarda dolaştırılırken düşündüm: Elimizde çanta da var. Bizi tam tanımıyorlar, bilmiyorlar. Acaba bize bir şey yaparlar mı' Böyle endişe ettim. İçimden, bunlar herhalde bizi dereye öldürmeye götürüyorlar, çantalarımızda kıymetli şeyler olduğunu sanıyorlar diye geçirdim. Adamlar silahlılar. Dikine dikine konuşuyor, 'Asker ateş açarsa biz de karşılık verir, onlar kurşunlardan kaçarken biz de geçeriz' diyorlar. Bu bizim asla istemeyeceğimiz bir durum. Dehşetli bir gerilim içindeyiz... 'Titremeye Başladım' Gülen bu arada başlarından geçen ilginç bir durumu da şöyle dile getiriyor: Vakit bir hayli ilerlemişti. Bu arada terlemiş sırılsıklam olmuştum. Birden öyle bir soğuk bastı. Ben öyle bir soğuğu ancak zemheride (kışın tam ortası) Erzurum'da görmüştüm. Zangır zangır titremeye başladım. Bir ara yol arkadaşımla sırt sırta verdik. Faydası yok. Atlet değiştirdim, nafile. Sırtımda sadece ceketim var. Hâlâ zangır zangır titriyorum. 'Bari kalkıp bir namaz kılayım. Üzerimde yatsı namazı borcu kalmasın. Vurulur da borçlu kalırım, onun için namazımı eda edeyim' diye geçiriyorum içimden. Namaz esnasında birden hava değişti. Sanki Ağustos ayındayız. Yakıcı bir yel esmeye başladı. Öyle ki, sırılsıklam olan iç çamaşırlarım namaz bitinceye kadar kurudu. Belli ki bir inayet idi. Cenabı-ı Hak bizleri bu dağlarda şükrettirmek için, bu nimetleri gösterdi. Arkadaşıma söylemeyim de, bu inayet devam etsin diye düşündüm. Fakat sonra 'Bir sıcak rüzgar esiyor, iliklerime kadar hissediyorum' dedim. O da; 'Deminden beri ben de bunu hissediyorum' dedi. İki, iki buçuk saat sonra giden kişi geri geldi. Derlenip toparlandık. Ben namazımı kılmıştım. Daha sonra istirahat etmeye çalıştık. Sabah namazını teyemmüm ile kılmayı düşünüyorduk. O sırada diğer adam da geldi. 'Tamam' dedi. Yola koyulduk. Gittiğimiz yolda bazan kıç üstü sürünüyoruz, bazan kayıyoruz. Zaten ayaklarımızda ayakkabı yok. Bazan önümüze bir kaya çıkıyor, tırmanıp geçmek zorunda kalıyoruz. Askerlerin arasından iki yüz metre kadar yürüdük ve uzaklaştık. Köpekler kokumuzu alıp havlamaya başladılar. Artık peşimize düşseler bile koşarak kaçabileceğimiz kadar mesafe kat etmiştik. Bize yetişemezlerdi. 'Türkiye'ye Geçince İçimde Gül Açtı...' Nihayet Türkiye'deydik! Ahmet bizi Kilis'teki bir Türk köyüne, yani kendi köyüne götürüyordu. Kayaların üzerine çıktık. Aşağıda dağın yamacına sıvanmış gibi görünen bir köy gösterdi. Orayı görünce içimde büyüyen ümitler, bir gül gibi açtı! Bir inşirah duymaya başladım. 'Elhamdülillah kurtulduk' dedim. Ahmet: 'Türkiye'ye geçmemize rağmen bizi bekleyen tehlikeler geçmedi. Sizi evime götüreyim. Ama ne olur ne olmaz babama söylemeyelim' dedi. Evine gittik. Öbür tarafta kaldığımız eve benziyordu. Aynen uzun bir salonu var. Kenarlara koydukları minderlerin arasına kilime benzeyen bir şeyi boydan boya sermişler. Orada yine bir gelin odası vardı. Oğullarından biri evliydi. İyi hatırlıyorum. O gelin de bize hizmet etmek için elinden ne geliyorsa yapıyordu. 'Çay mı, süt mü getireyim' diye telaş içinde koşuşturuyordu. Birkaç inekleri vardı onları dışarıya çıkarttılar. O an bizim derdimiz ayaklarımızdaki dikenleri ayıklamaktı. İlk fırsatta ayaklarımıza batan dikenleri temizlemeye başladık. Bir aralık çocuk ağladı. Ben onlar içeri girmesin diye beşiği salladım. Sonra abdest aldık. Ahmet'in babası geldi. Ahmet, bizi arkadaşları olarak tanıttı. Hep birlikte sabah namazı kıldık. Çıkmak için havanın aydınlanmasını bekledik. Köy sınıra yakın ve o sıralar sınır kaçakçılığı da yaygın olduğundan arama olabilir diye düşünüyoruz. Ahmet'in babası huysuzlanmaya başladı. Oğullarıyla Kürtçe konuşuyordu. Herhalde bizim nereden geldiğimiz merak edip 'Neden getirdin'diye sitem ediyordu. Oğlu da sert cevaplar veriyordu. Kaçakçıları evinde saklayanları jandarma götürüp çok fena dövüyormuş. Canlarına tak demiş. Biz de kendilerinin başına dert açarız diye çok tedirgin oluyordu. O güzel, nurani sakallı, bizi çok iyi karşılayan adam, oğluyla konuşmasını da kafi bulmayarak sordu: 'Siz ne zaman gideceksiniz?' Bize o kadar iyi davrandılar. Şimdi kalkıp hemen buradan gidelim. Bizim işimizi Allah görür. Adamcağızı fazla kızdırırsak Gayretullah'a dokunan bir şey yaparız. Kalk en iyisi biz gidelim. Bu işi tatlıya bağlayalım. Hatta cami açıksa gidip orada oturalım, dedim. Artık orada kalamazdık. Kalkıp yola koyulduk. Köyden iki-üçyüz metre uzaklaştık. Baktık ki birkaç jandarma tarlanın içinde pusu kurmuş bekliyor. Elimizde çantalar olduğu için kaçakçılık yaptığımızı sanıp bizi tutabilirlerdi. Fakat öylece baktılar ve hiçbir şey yapmadılar. Biz yolumuza devam ettik... Türk Müslümanlığı-3 'Zannediyorum diğer İslam milletleri bu mevzuda hep kapalı yaşamışlar. Dolayısıyla Müslümanlığı yaşarken bile belli ölçüde bağnazlığın bahis mevzuu olduğu söylenebilir. Benim Amerika'da Avustralya'da, Batı aleminde, Arap dünyasında gördüğüm şu oldu: Öyle sert bir anlayışları var ki, bu anlayışla devam ettikleri müddetçe Müslümanlık adına değişik milletlerden hep tepki alacaklardır. Çünkü sürekli teferruatın kavgasını veriyorlar. Mesela bizzat başımdan geçen bir misali arz edeyim. Hanefi fukahasına göre farz namazından sonra tesbihat yerine, nafile namaz kılmak daha evladır. Çünkü nafile de olsa, namaz kılmak evrad u ezkarın (vird ve zikir) önünde gelir. Dolayısıyla bizim Hanefi düşüncesinin hakim olduğu yerde genelde farz kılındıktan sonra nafile namaz kılınır, sonra tesbihat yaparlar. Bu tamamen füruata (ayrıntıya) ait bir meseledir. İmam Şafi, İmam Malik gibi kimseler de derler ki, 'Farzdan sonra ilk önce tesbihat yapılmalı, sonra nafile namaz kılınmalı.' Benimle Harem-i Şerifte bu yüzden bir Arap Müslüman kavga etti. Başka bir yerde bir Batı ülkesinde buna benzer füruata ait bir meselede adam beni bayağı ırgaladı. Şimdi şayet teferruata ait bir meselede bile anlayış bu kadar sertse, başkalarına Müslümanlığı nasıl anlatacağız' Bu türlü hadiselerin onlarcasına rastladım, hep dedim ki; 'Keşke Müslüman Türk'ün inandığı manada bir Müslümanlığı buralara getirebilsek. Bu adamlar buralarda bu bağnaz düşünceyle hareket ettikleri müddetçe Müslümanlığa fayda değil zarar getirirler.' Bu anlayış(ları) Efendimizin emrettiğine de muhaliftir. O buyuruyor ki, 'Müjdeleyin, ürkütmeyin, kaçırmayın.' Bu adamlar kaçıracaktır. 'Kolaylaştırın, zorlaştırmayın' aksine bunlar zorlaştıracaklar, tenfir edecekler (nefret ettirme) tebşir (müjdeleme) edemeyecekler. Bu açıdan şartlı ve izahlı olarak 'Türk Müslümanlığı' tabiri doğrudur.' Akıl ve Kalbi Birleştirelim Fethullah Gülen'i gündemin baş sırasına taşıyan konu eğitime verdiği önem ve bu hususta, örnek okulların kurulmasına öncülük etmesi. Gülen, eğitimde, 'aklın ziyâsıyla, kalbin nurunu' atbaşı götürme gereği üzerinde duruyor. Gülen'e göre, gerçek mefkûre insanı, her şeyi, 'bir yandan, aklın ihatalı dünyasıyla temaşa ederken, bir yandan da kalbin kadirşinas kıstaslarıyla tartar.' Fethullah Gülen, nefsini toplumun hizmetine adama duygusunu ön plana çıkarıyor. yardımlaşmayı, paylaşmayı, bir araya gelip güçleri birleştirmeyi tavsiye ediyor. İşte mucize gibi görünen okullar bu sayede, yurdun ve dünyanın dört bir yanında, hızla çoğalıyor. Kargaşa ve Nizam Bediüzzaman Said-i Nursi gibi, Fethullah Gülen de, ihtilafların doğurduğu kargaşayı, büyük tehlike olarak görüyor. 'Birbirine yabancılaşan, birinin dediğine öbürünün kara dediği, adeta birbirinin kurdu haline gelen kitleleri' yeniden müşterek bir ülkü etrafında toplamak, vicdanları ve gönülleri birleştirmek. İşte hoşgörü mesajının altında böyle bir arayış yatıyor. Fertlerin, yaradılıştaki nizamdan örnek alarak, çelişkileri aşmasını, ahenge kavuşmasını istiyor Gülen... 'Canlı ve cansız varlıkların arasındaki uyum ve dengeden, gökyüzünde bize sürekli göz kırpan yıldızlara, ağaçların dal yaprak ve çiçeklerinde tüllenen mânâlardan, canlılık soluklayan hayata kadar, her yerde ve her şeyde büyüleyen bir nizam hakimdir. Her yerde ve her şeyde nizam köpürdüğü halde, kargaşa yeryüzüne nereden gelmiştir' Yeryüzü kargaşayı ve onun arkasındaki ahlâk bunalımını insanoğlu ile tanıdı. Aklını Allah'a teslim etmemiş, iradesini şerlere karşı frenlemeyip, hayır duygularını coşturamamış insanoğluyla.' Yukarıdaki cümlelerin yazarı Fethullah Gülen, eğitim seferberliğini işte bu amaca hizmet için başlattı. Toplumun arasına serpiştirilen nifak tohumlarını ortadan kaldırmak, sevgi iklimini yeniden hakim kılmak, bilginin yanı sıra iyiliği, güzeli, doğruyu öğretmek üzere, mefkure insanlarını çevresinde topladı. Mefkûre İnsanları Bakın Gülen, mefkûre insanlarını nasıl tarif ediyor: 'Her şeyden önce mefkûre insanı bir sevgi kahramanıdır.. O, Allah'ı deli gibi sever ve bu engin sevginin kanatları altında bütün varlığa karşı derin bir alaka duyar: Her şeyi ve herkesi şefkatle kucaklar. Ülke insanını aşk ölçüsünde bir sevgiyle bağrına basar. Çocukları, geleceğin tomurcukları gibi okşar ve koklar. Gençlere yüksek hedefler göstererek onlara ideal insanlar olmalarını salıklar. Herkese karşı mutlak bir diyalog yolu araştırır. Ve toplumun değişik kesimleri arasındaki uçurumları, geliştirdiği köprülerle buluşturur, belli nispette uyum içinde olanları da bütün bütün pürüzsüz hale getirmek için çırpınır durur.' Mânâ Kökleri Fethullah Gülen, düşünen, tartışan, doğruyu ve güzeli arayan bir insan. Onun mânâ dünyasına ulaşamayanlar, başkası için yaşamanın zevkine varamayanlar, giderek büyüyüp serpilen, halka halka genişleyen bu hizmete, korku ve kuşkuyla bakıyor. Acaba, amaç, 'Laik devleti yıkmak mı' diye soranlar var. Hayır, amaç iyi Müslümanlar, ülkesine ve milletine hizmet eden inançlı insanlar yetiştirmek. Gülen, müşterek bir vicdanın doğmasında İslâmiyet'in çok önemli bir unsur olduğunu düşünüyor. Vicdanlar birleştiği takdirde ellerin kenetlenmesinin daha kolay olacağı kanaatini taşıyor. Mânâ köklerini geliştirmeye ve bu kökün yeni sürgünler vermesine çalışmasının sebebi bu. PEYGAMBER SOYUNDAN GELEN AİLE Fethullah Gülen, 1938 yılında doğdu. Dünyaya gelen bu ilk erkek çocuk aileyi sevince boğdu. Hele Fethullah'ın baba tarafından dedesi Şamil Ağa sevincinden uçacak gibiydi. Ancak, kişilik olarak o kadar ciddi bir insandı ki, bunu hiç kimselere belli etmedi. Fethullah Gülen'in anne tarafından dedesi Seyid Ahmet de çok temiz ve iyi huylu bir insandı: dini o kadar içten yaşıyordu ki, hayatını bir ruhban gibi geçirmeye karar vermişti. Ölünceye kadar uzlette kalmak arzusu duyuyordu. Bu düşüncelerini hocasına açmıştı. Hocası Ahmet Taği, Seyid Ahmed'e şöyle demişti: -Evladım, sen evleneceksin. Çünkü senin neslinden salih bir insan gelecek ve çok hayırlı işler yapacak. Gülen'in Büyükleri Seyid Ahmet köyüne döndükten sonra daha dindarane bir hayat yaşamaya başladı. Edirne Müdafii Şükrü Paşa'nın yeğeni Hatice Hanım'a talip oldu. Kendisi de Kurt İsmail Paşa'nın yeğeniydi. Hatice, dini bütün bir kızdı. Evlendiler ve ikisi kız üç çocukları oldu: Abdürrezzak, Refika ve Rafia. Seyid Ahmet, oğlu Abdürrezzak'ın yetiştirilmesi konusunda elinden gelen hiç bir gayreti esirgemedi ama oğlunun maneviyattan çok dünyaya açık olduğunu çabuk anladı. Bundan sonra ilgisini torunlarına çevirdi. Hocası Ahmet Taği'nin kendisine verdiği müjde gereği neslinden iyi, hayırlı bir insan geleceğini umuyor ve bekliyordu... Köyünde Ahmet Ağa namıyla bilinen Seyid Ahmed, züht ve takva sahibi idi. Sevilir, sayılır, hürmet görürdü. Dedeleri Sağırlı köyüne aslen Şam tarafından gelmişti. Geliş sebepleri pek bilinmiyordu. Anlaşılan o ki kader hükmediyordu... Şimdi bir de Seyid Ahmed'in eşi, Fethullah Gülen'in büyük anneannesi Hatice Hanım'ın hallerine bakalım: Şükrü Paşa'nın yeğeni olan bu iffetli hanım ömrünce dini bütün bir hayat yaşadı. Ancak söz söylerken diline hakim olamıyordu. Öfkelendiğinde, 'Allah cezanı versin, yerin dibine bat' gibi Seyid Ahmed'in hanesinde işitilmemiş galiz sözler sarfediyordu. Bu hanım bir gün Erzurum taraflarında 'kan tutması' tabir edilen bir hale düştü ve ayıldığında kızı Rafia Hanım'a (Fethullah Gülen'in annesi) şunu anlattı: -İki adam geldi. Birbirlerine beni gösterdiler ve 'Bunun dilinin derisini yüzmek lazım' dediler. Sonra da dilimin derisini yüzmeye başladılar. Bu halden sonra kızı Rafia Hanım'ın söylediğine göre Hatice Hanım bir daha asla uygunsuz sözler söylemedi. Seyid Ahmet'in büyük kızı Refika (Gülen'in teyzesi) Alvar İmamı ünvanıyla anılan Mehmet Lütfi Efendi'ye bağlıydı. Bu bağlılık cinnet derecesindeydi. Çok abid, zahit ve otoriter bir kadındı. Çok çalışkandı. Vefatından üç gün önceye kadar tarlada çalışmayı bırakmadı. Evlatları ondan hem korkar hem de ona büyük hürmet gösterirdi. Refika Hanım hayatında iki defa delirdi. Bu onun çok hassas bir yapıya sahip oluşundan ileri gelen bir durumdu. Refika Hanım'ın birinci vakası şöyle cereyan etti: Gece kalkıp ibadet ettikten sonra her zamanki 'evradını' okumaya başladı. Söylenene göre, bir an oturduğu yerden bir metre kadar yükseldi. Kocası bu durumu görünce ne yapacağını şaşırdı. O'nu ayaklarından tutup yere çekti. Bu durum Refika hanımın delirmesine ve insanlara karşı saldırganlaşmasına sebep oldu. Bir defasında bir düğün evinde hezeyana girdi. Evde bulunan misafir kadınların ayakkabılarını tandıra doldurdu. Sonra da eline bir sopa alıp tandırın başına dikilerek ayakkabıların yanmasını seyretti. Nihayet babası Seyid Ahmet Ağa, tandırın arkasından dolandı, kızını kollarından kavradı, eve götürdü ve onu bağladı. Refika Hanım, daha sonra kendisine gelip; -Dadaş, beni niçin bağladınız' diye sordu. İyileşmişti. Zincirlerini çözdüler ve o hiçbir şey olmamış gibi çalışmasına devam etti. Refika Hanım ikinci defa delirdi Fethullah Hoca'nın ailesi ve kendisi üzerinde büyük etkisi olan Alvar İmamı'na duyduğu büyük saygı ve bağlılık Refika Hanım'ın hayatının nirengi noktasıydı. Alvar İmamı'nın torunu, Fethullah'ın hocasıydı. Aralarında Gülen'i rahatsız eden bir hadise cereyan etti. Gülen'in dedesi ve teyzesinin bulunduğu bir mecliste, Alvar İmamı'nın torunu hakkında pek de hakaret sayılmayacak bir iki söz saffetti. Gerisini ondan dinleyelim: -Söylediklerim, katiyyen gıybete girmeyecek kadar masum şeylerdi. Fakat teyzemin bu kadarına da tahammülü yokmuş. Birdenbire -Alvar İmamı'nın torununu kastederek- 'O benim Efendim!' diye bir çığlık attı. Delirmişti. Hemen bağlayıp Erzurum'a götürdüler. Psikiyatri Kliniği'ne yatırdılar. Klinik hastanenin dördüncü katındaydı. Teyzem bir defasında buradan kendini aşağıya atmış fakat hiçbir şey olmamıştı. Sonra iyileşti. Fethullah Gülen'in Annesi Seyid Ahmet'in küçük kızı, Fethullah Gülen'in annesi Rafia Hanım çok dindardı. Ağırbaşlı, ciddi, karşısındaki insana mutlaka saygı telkin eden tavırlara sahipti. Zaten seneler önce verilen müjde onun sinesinde yeşerip gelişecekti... Rafia Hanım, bu liyakatini bir ömür boyunca ispat etti. Yaşadığı hayat kadınlık alemi için iftihar vesilesi olacak kadar temiz, saf, sade ve iman ile çerçevelenmiş bir hayattı. Varlığının her zerresinde iman kuvvetinden kaynaklanan vecd ve istiğrakın ışıltıları parıldıyordu. Baba Soyu Aslen Ahlatlı Fethullah Gülen'in baba tarafından soyu, Bitlis'in Ahlat ilçesinden Erzurum'a göç etti. Çünkü kız kardeşi kaçırılan Halil Ağa (ailenin bilinen ilk reisi) bu duruma tahammül edemedi ve kavga silahlı çatışmaya kadar vardı. Vuruşmada karşı taraftan birisi hayatını kaybetti. Tabii jandarma meseleye el koydu. Halil Ağa soruşturmalar sonucunda çok suçlu görülmeyerek sürgün edildi. Bu olay tahminen Sultan III. Selim (1789-1807) veya II. Mahmud (1807-1839) dönemlerinde oldu. Aile Ahlat'tan Erzurum'un Pasinler (Hasankale) ilçesinin Korucuk köyüne yerleşti. 1877-78 Rus Harbi (93 Harbi) sırasında ise aile Korucuk'tan Sivas dolaylarına göç ettiyse de kısa süre sonra yeniden Korucuk'a döndüler. Bir gün Ahlat'a geri dönebileceğini uman Halil Ağa, taşınmazlarını satmamıştı. Ancak ailenin hiçbir ferdi bir daha Ahlat'a dönmedi. Halil Ağa'nın çocukları Ahlat'taki mallarını 80 bin altına satıp aralarında paylaştı... Halil Ağa'nın oğlu Hurşit Ağa'nın iki oğlu oldu: Süleyman ve Molla Ahmet. Molla Ahmed , yani Fethullah Gülen'in babasının büyükbabası, ilim ve takvasıyla seçkinleşmiş, ender rastlanır bir insandı. Hayatının son otuz senesinde asla ayağını uzatarak yatmadı. Çok uykusu geldiği zamanlar sağ elini alnına koyup biraz kestirirdi. Vaktinin geri kalanını çalışarak ve ibadet ederek geçirirdi. Pehlivan yapılı, uzun boylu gösterişli fiziğinin yanında bu görünüşüne denk bir ruh hali vardı. Ömür boyunca daima az yedi. Hatta tanıyanların ifadelerine göre, günde bir kaç zeytinle yetinirdi. Fethullah Hocafendi'nin anne tarafından dedesi Seyid Ahmed Ağa gibi babasının büyükbabası Molla Ahmet Ağa da, züht ve takva ehli olmayı bir yaşama tarzı haline getirmişti. Molla Ahmet, 1890 yılında vefat etti. İlk defa ağlayan büyükbaba Fethullah Gülen'in büyükbabası Şamil Ağa, babası Molla Ahmet'e benzerdi. Torunu Fethullah, onun sarığının kitaplarda tarif edildiği gibi Osman Gazi'nin sarığına benzediğini düşünürdü. Şamil Ağa çok ciddi bir insandı. Güldüğü de ağladığı da görülmemişti. Gülen onun ağladığını sadece bir defa görmüştü! Hatıralardan takip edelim: -Babam Ramiz Efendi Alvar Köyü'ne imam olmuştu. Biz de ailece Korucuk'tan Alvar'a taşındık. Sekiz veya dokuz yaşımdaydım. Bir hafta sonra babam Ramiz Efendi bana; 'Git bizim bahçedeki kavaklardan getir de evin önüne dikelim' diyerek köyümüze gönderdi. Köy burnumda tütüyordu. Uçarak gittim. Çok sevinçliydim, Bahçede büyükbabam Şamil Efendiyle karşılaştık. Birbirimizi aynı anda gördük. Yanıma geldi, beni bağrına bastı. Sonra da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Hayret etmiştim. Sanki koskoca bir dağ, sallanıp sarsılıyor gibi gelmişti bana. Hayretim geçince ben de ağlamaya başladım. Dedem bir yandan ağlıyor bir yandan da şöyle diyordu: 'Gitti bülbül gitti gül/ İster ağla ister gül.' Entellektüel İslâm 'Siz, siyasi İslam'dan değil, entelektüel İslam'dan korkun' sözlerini çok duyduk. Bu korkuların sahipleri, aslında, düpedüz İslamiyet'ten korkuyor. Hiç, milletinin dininden korkan bir devlet gördünüz mü' Bu korku yüzünden, İslamiyeti tebliğ eden, Müslümanlığı yaymağa çalışan her insan, laik cumhuriyet düşmanı gibi mütalaa ediliyor. Anayasa Profesörü, rahmetli Ali Fuat Başgil, 'Din ve Laiklik' kitabında bu konulara değinmiş ve dine ilişkin her meselede, 'İrtica var' yaygarası koparanlara doğruları izah etmeğe çalışmıştı. Şöyle diyordu Başgil: 'İman sahibi insanların inandıkları Allah'a karşı vazifelerinden biri de, mensup oldukları dinin akide ve erkanını başkalarına öğretmek, okutmak, yaymak, telkin etmek ve bu sayede onları cehaletin pençesinden kurtarıp kazanmaktır. Bütün dinlerde ve bilhassa İslamiyet'te, 'neşri din' ve 'ilayı kelimetullah' tabirleriyle ifade olunan bu vazife, Allah indinde en makbul amellerdendir. Şunu hemen söyleyelim ki, bir ucu Hint'e ve Çin'e, bir ucu Avusturya ve İspanya'ya uzanan İslam - Türk dünyasının bu genişlemesini, sırf askeri üstünlüğe bağlıyamayız. Bu genişlemede, neşri din, yani dinini yayma ve öğretme idealinin birinci derecede rol oynadığı muhakkaktır.' Kestanepazarı'nda İlk Adımlar İşte Fethullah Gülen'in çevresinde toplanan mefkure insanları, böyle bir yangınla dünyanın dört bir yanına yayıldılar. Amaçları toprakları değil, gönülleri feth etmekti. Türkiye Cumhuriyeti ile çevre ülkeleri arasında, bizden sonraki nesillerin faydalanacağı dostluk köprüsünün ayaklarını atmaktı. Fethullah Gülen bu noktaya nasıl geldi sorusuna cevap bulabilmek için biraz eskilere doğru gideceğiz. Zaten, çocukluk yıllarından başlayarak, hayatını siz değerli okuyucularımıza sunmaktaki maksadımız, bu hizmetin nasıl geliştiğini, hangi düşünce yapısından feyz aldığını daha iyi anlamanızı sağlamak. Akyazılı Eğitim Vakfı Her şey, 1965 - 1966 yıllarında başladı. Fethullah Gülen, İzmir, Kestanepazarı camiine vaiz olarak tayin edildi. Aynı zamanda, bu camiin külliyesinde, İmam Hatip okullarına talebe yetiştirmek için ders veriyordu. Gülen, kısa sürede, dikkat çekti. Seçtiği konular diğer vaizlerden farklıydı ve daha muhtevalıydı. Üniversite talebeleri, esnafın ileri gelenleri, eşraftan kişiler, onu dinlemeye geliyordu. Samimi yaşantısı, alçak gönüllü davranması, ağır başlılığı, kimse ile yüz göz olmaması, araya hep mesafe koyması, Gülen'in bağlılarını arttırıyordu. Vaazını dinleyenler, onunla bir defa beraber olanlar bir daha ayrılmıyordu yanından. Sempati halkası giderek genişliyordu. Önce Güzelyalı'da bir bina kiralandı. Bu binada örnek bir yurt açıldı. Daha sonra, Akyazılı Eğitim Vakfı, Bozyaka'da bir bina satın aldı ve lise talebelerini barındıracak ilk yurt hizmete sokuldu. Ayrıca, üniversite talebelerinin kaldığı evler vardı. Fethullah Hoca, esnafa, eşrafa, okuyan gençlere yardım edilmesi gerektiğini telkin eder, alınan paralar, evlerin kiralanmasına, tefrişine veya yurdun bakımına sarf edilirdi. Bozyaka'daki talebe yurdu kısa sürede şan ve şöhrete kavuştu. Çevre illerden insanlar bu yurdu görmeğe geliyor, kendi yörelerinde de kurulması için Fethullah Gülen'den yardım istiyorlardı. Fethullah Gülen'in Nur cemaati ile ilişkisi vardı. Ama, Nur talebeleri, Nur risalelerinden başka bir şey okumayı pek doğru bulmazken, Fethullah Gülen, Batı klasiklerini elinden düşürmüyordu. O dönemde, Meydan Larousse'u ve İslam Ansiklopedisini baştan sona, satır satır okudu. Tübitak'ın yayınladığı Bilim Teknik serisindeki kitapları adeta hatmetti. Yazı dizisinde, çocukluk döneminden sonra, Kestanepazarı'ndaki seneleri de ele alacağız. Devletin o dönemde de, Fethullah Gülen ile uğraştığını, onu kuşku ile takip ettiğini göreceğiz. Türkiye'de korkular sona ermiyor. Ama, çok şükür hizmetleri de engelliyemiyor. Eğer teşbihte hata olmadığını düşünürsek, 'İt ürüyor, kervan yürüyor.' 'Kılık-Kıyafet Fürûattır' 'Çok erken yaşlarda Hz. Peygamberi örnek almak arzusuyla sakal bırakmayı düşündüm. Bir rüya görmüştüm. İtimat ettiğim bir kişi, rüyamda 'Sakal bırak' dedi. Hakkında iyi düşüncelerim olan birine 'Bu rüyanın tabiri nedir'' diye sordum. O kişi de 'Bırakmamak manasına gelir' dedi. O gün bu gün kestim. Sakalın sünnet olduğu muhakkak. Sakal bırakılmışsa kesilmemesi lazım dendiğine de itimat ettim. Kılık kıyafet dininin füruatıdır. Mesela sarık konusu. Ben de namaz kılarken sararım. Fakat cübbe, sarık, şalvarı Müslümanlık adına füruata boğulma gibi görüyorum. Günümüzde bir çok Müslüman bunu ihya ediyor olabilir. Ama sarık takmamanın, cübbe, şalvar giymemenin Müslüman Türk kimliğini zedeleyecek bir tavır olmadığını göstermek, kendi toplumumla beraber bulunmak, camideki imamdan, Meclis'teki parlamentere, validen kaymakama kadar dini, diyaneti olan bir sürü insanı bu meselede günah içinde göstermemek mülahazam var. İnsanları şaşkınlık içinde bırakmamak, zıtlaşmalarına meydan vermemek bence çok önemli geliyor. Ben Efendimizin, kılığı, kıyafeti şu tipteydi denecek bir yanını bilmiyorum. O sıcak bölgede belki ayağına çorap da giymemiştir. Bazan entari gibi bir şey giymiş, bazan peştamal gibi bir şey sarmış. Kravatı bazı yerlerde, resmi bir yere giderken takmışımdır. Ama yetiştiğim muhit itibariyle, ailem takmadığı için ben de takmadım. Yoksa kravat aleyhine bir şey düşünmedim.' KUR'AN'I 4 YAŞINDA HATMETTİ Torunu Fethullah'a kavuşmasının heyecanıyla, 'Gitti gül, gitti bülbül/İster ağla ister gül' diyerek hıçkıra hıçkıra ağlayan Şamil Ağa, sadece dünyevi tarafıyla değil uhrevi tarafıyla da anılmaya değer bir insan olduğu gibi, Şamil Ağa'nın eşi Munise Hanım'ın manevi tarafı da diğer aile fertleri gibi kuvvetliydi. Bu iki insan beraber yaşadı, bir saat arayla beraber öldü: Munise Hanım, uzun müddet hasta yattı. Vefatından beş veya on dakika önce gelini Refia Hanım'ın yardımı ile abdest aldı. İkindi namazını kıldı. Sonra, gençliğinde kendisinden bir kaç defa duyulmuş kahkahalarına benzer bir kahkaha attı. Daha sonra Şamil Ağa'yı kastederek şöyle dedi: -İkimiz de dünyadan nasibimizi tam almamışız. Bu gece cenazelerimiz evde kalacak!' Munise Hanım'ın ağzından çıkan son söz 'Allah!' kelamı oldu. Şamil Ağa bu sırada diğer odadaydı ve sapasağlamdı. Hiçbir rahatsızlığı ve şikayeti yoktu. Evdekiler Munise Hanım'ın cenazesi ile uğraşırlarken, diğer odadan bir çığlık daha geldi. Torunlarından biri feryat eriyordu: Dedem öldü! Gerçekten de, Şamil Ağa ve Munise Hanım'ın cenazeleri o gece evde kaldı! Ancak ertesi gün toprağa verildiler. Şamil Ağa'nın yol arkadaşı, onu ahiret yolculuğunda bile yalnız bırakmamıştı. Kabirleri Korucuk'ta ve kitabede vefat tarihleri 10 Ocak 1954 olarak kayıtlıdır. Fethullah Gülen bu sırada Erzurum'da tahsildeydi. Babaannenin Büyük Tesiri Bütün ömrünü samimi bir Müslüman olarak geçiren ve 'Allah!' kelamını her duyuşunda göz yaşları dinmeyen Munise Hanım'ın, torunu Fethullah üzerindeki tesiri çok büyük oldu. Büyükbabası Şamil Ağa'nın hiç gülmeyen, hiç ağlamayan -bir kere dışında- sert karakterine karşılık, babaannesi Munise Hanım tam tersi yumuşak huylu, mütebessim ancak daima Allah için ağlayan bir kadındı. Gülen'in üzerinde annesi, babası ve Şamil Ağa'dan önce ve daha büyük tesiri olan kişi işte bu Munise Hanım'dır. Fethullah Gülen bu tesiri şöyle dile getirir: -Anne ve babamın her ikisinin de kendisine göre tesiri vardır. Bunlar şuur ve idrak dışıdır. Eğer bir tesirden bahsedilecekse, benim üzerimde büyükannemin daha çok tesiri vardır. Babaannem çok az konuşan ve İslamı bütünüyle aksettirmeye çalışan bir kadındı. Ağlayan, düşünen, büyüklere, ulemaya saygı duyan müstesna bir hali vardı. Bana karşı duyduğu alaka ise kelimelerle anlatılamayacak ölçüdeydi. Bütün beraberliğimiz müddetince bir defaya mahsus olsa dahi bana kaşlarını çattığını hatırlamıyorum. Zaten tabiat itibariyle çok yumuşaktı. Babam anneme bir defa kızmıştı. Kaşlarını çatmış annemin üzerine yürüyecekti. Büyükannem derhal araya girdi ve şöyle dedi: -Ramiz, sütümü, ekmeğimi sana haram ederim!' Öyle melek bir kadındı. Tekrar ederek söyleyeyim ki, eğer üzerimde bir tesirden bahsedilecekse, ben babamdan ve annemden önce büyükannemi idrak ettim, onu tanıdım. Onun öyle sessiz, durgun deryalar gibi derinliği benim üzerimde büyük bir tesir bıraktı. İnanmayı ve Allah ile irtibatı onda gördüm. Belki eskiden gülmüştür. Mütebessim bir kadındı. Fakat ben, kahkaha attığını hiç görmedim ve duymadım. Çok onurluydu. Bir kız kardeşi vardı. Kaba saba davranırdı. Kız kardeşinin bu halinden çok rahatsız olurdu. Fethullah Gülen Babasını Anlatıyor Babaannesi Munise Hanım'ın büyük tesiri, Fethullah Gülen'in belki vaaz verirken döktüğü gözyaşlarında kendini göstermektedir. Nitekim Gülen, çetin bir iklimde, çok sağlam kurallar içinde yaşayan ailesinin oluşturduğu atmosferde, dini hisleri giderek kuvvetlenerek büyüyordu. Bu gelişme içinde ona ikinci olarak en fazla tesir eden kimdi' Bunu da yine kendi ağzından dinleyelim: -İkinci olarak, babamın tesiri az değildir. Babam dikkatli yaşardı. Namazlarına çok itina ederdi. Onun da gözü yaşlıydı. Vaktini zayi ettiğini hatırlamıyorum. Tarladan eve geldiğinde, yemek hazırlanıncaya kadar, ayağından çarığını bile çıkartmadan hemen bir kitap açar ve okurdu. Kitap okumaktan zevk alırdı. Yola gidip gelirken dahi ağzı boş durmaz, ya Kuran okur ya da yeni ezberlediği bir şiiri tekrar ederdi. Kaside-i Bürde'yi Ezberlemek Fethullah Gülen, babasının bu ilginç yaşantısını ve üzerindeki tesirini anlatmaya devam ediyor: -Ben Kaside-i Bürde'yi önüme alarak ezberlediğimi bilmem. Onu babamın okuyuşlarından kaparak ezberledim. Diğer Farsça beyitleri de hep babamın vaazlarda okuduklarından ezberledim. Babam, her dakikasını mutlaka hayırlı ve bereketli bir işle dolduran ve düşünceye ehemmiyet veren bir insandı. Boş yaşamaya kapalıydı. Nükteleri vardı ki bunlar onun kıvrak zekasından kaynaklanan nüktelerdi. O hep ciddiyet aleminde dolaşıp dururdu. Babamı en iyi idrak ettiğim dönemlerde o, 35 yaşlarındaydı. Her gün Misafir Olsun İsterdi -Babam Kuran'ı 30 yaşlarında öğrenmiş. 1905'te doğduğuna göre, o boş dönemleri idrak etmiş ve o dönemde yetişmiş. Bir de muhaceretler, gitmeler, gelmeler derken okuma yazma çağı geçmiş. Zaten sonra da harf inkılabı oldu ve Latin harfleri geldi. Gayretliydi, okuma yazmayı kendi şahsi gayreti ile öğrenmişti. Askerde de başkalarına okuma-yazma öğretmesi şartıyla çavuş yapılırmış. O vakitler hemen hemen mükemmel yetişen insan yok gibidir. Ancak babamın bir yönü vardı ki şayanı takdirdir. O da alimleri çok sevmesiydi. İsterdi ki, her gün ev dolsun, evde mutlaka misafir bulunsun. Zaten evde misafir eksik olmazdı. Kahvedanlık, cezve fincanlar daima ocağın kenarında hazır bulunurdu. Misafir hemen gidecekse en azından bir kahve ikram edilirdi. Hele Erzurum'un dokuz ay süren kış geceleri bu oda dolar dolar boşalırdı. Bu misafirler arasında meşayih ve ulemadan Alvarlı Mehmed Lütfi Efendi, kardeşi Vehbi Efendi, Taği büyüklerinden Sırrı Efendi, Şahabeddin Efendi gibi tanınmış ve sevilen insanlar vardı. Babam Kuran'ı Halil Efendi Hoca'dan, kıraatı ise Süleyman Efendi'den öğrendi. Hayret ediyorum bu adama! Babam çok terbiyeli bir insandı. Hatta bir gün Mehmet Kırkıncı Hoca bana şöyle dedi: Hayret ediyorum bu adama! Bir köyde yetişmesine rağmen Enderun terbiyesi almış bir asilzade gibi terbiyeli insan. Nerede, nasıl ve ne ölçüde konuşulur, bunu bilmek hakikaten apayrı bir ahlak ve terbiye ister.' Babamın kıvrak bir zekası vardı. Hafızası da çok kuvvetliydi. Otuzbeş yaşından sonra kendini bir ilim adamı gibi yetiştirebilmesi bunu gösteriyor. Sohbetlerini mutlaka bir nükte ile süslerdi. Sünniydi. Sünnilik yanı çok kuvvetliydi. Bütün imamlara sonsuz saygı duyardı. Sahabi efendilerimize cinnet derecesinde bir merbutiyeti (bağlılık) vardı. Kitapların sahabeden bahseden sayfaları hep aşınmış olurdu. Sahabe sevgisini bana ve kardeşlerime babam aşıladı. Babam çok şey olmaya müsait tohum gibiydi. Fakat kuvve-i imbatiyesi sağlam bir zemin bulamamış, o da bulunduğu yerde yeşermeye, boy atıp meyve vermeye çalışmıştı... Ve Anne! Fethullah Gülen, biricik validesinin üzerindeki hakkı ve tesirlerini de şöyle anlatıyor: -Benim ilk Kuran hocam validemdir. Kendi anlattığına göre bana dört yaşımda Kuran okumayı öğretmiş. Kuran'ı yine onun söylediğine göre bir ay içinde hatmetmişim. Ben, hatmettiğimi (baştan sona okumak) hatırlamıyorum. Fakat benim Kuran'ı hatmetmem üzerine bütün köylüye yemek verdiler. Birisi de bana, 'Senin düğünün oluyor' dedi. Utandım, ağladım. O günden hatırımda kalan sadece bunlar var.. Gece Kuran Eğitimi -1940'ların şartlarında açıktan Kuran okumak zordu. Annem beni gece yarısı uykudan uyandırır ve bana Kuran öğretirmiş. Zaten köyümüzün bütün kadınlarına ve kızlarına Kuran'ı validem öğretmişti. Babasından aldığı terbiye ve Kuran aşkı yüzünden o sıkıntılı ve zor dönemler dahi validemin Kuran öğretmesine mani olamamıştı. Esasen tek başına bir kadının, onbeş, yirmi kişinin sofraya oturduğu bir evin bütün işlerini yaptıktan sonra bir de Kuran öğretmeye vakit bulabilmesi, beni hayrette bırakan bir husustur. O günlerde kadına ait işler sadece ev işlerinden ibaret değildi. Kadınlar, tarla ve bahçede çalışır ve davarların sağarlardı. Bir yandan o günkü siyasi atmosferden doğan baskı, diğer taraftan kendine ait yapması gereken zor işler, bunun yanında gündüz boş zamanında kadınlara, kızlara ve geceleri de bana Kuran öğretmesi... Hakikaten şaşılacak bir gayret ve çalışkanlık örneğiydi... Annemin bu örnek davranışını, Kuran öğretmekteki hassasiyet ve aşkını, ibadetindeki kusursuzluğu ve hayatını hep ıstırapla geçirmesini, çocukluk ihsaslarımla o gün anlamamış olsam dahi bugün çok iyi anlıyorum ki, bana çok tesir eden en mühim hususlardandır. Ben, bildim bileli, annemin hayatı çileli geçmiştir. Bir kere onun bel ve ayaklarının ağrımadığı hiçbir günü hatırlamıyorum. Ayrıca tifo dahil bir çok ağır hastalık geçirmiştir. Yine bildiğim kadarıyla, belli bir devrede vücudunun tamamını Hz. Eyyüp'ünki gibi yara bere sarmıştı. Bütün bunlarla birlikte bakmakla yükümlü olduğu hayatta kalan sekiz çocuğun anasıydı. Elbette fiziki olarak yıpranmış ve sarsılmıştı. AIDS ve Kanser 'Keşke çalışmalarımdan bazıları da kanser ve AIDS ile alakalı olsaydı! Evet bu amansız hastalıkların devasının bulunabilmesi insanlığa çok büyük hizmet olacaktır. Hatta diyebiliriz ki yüz okul, talebeleri, hocaları ve maddi imkanlarıyla birleşerek kansere deva bulup bir insanın kurtuluşuna vesile olsalar, bu inanmış insanların hepsi cennete girebilir. Rica ederim, bu hasta siz olsanız ve ötede cennetin kapısı size açılsa, burada o kanserden veya AIDS'ten kurtulmanıza vesile olanları, 'Bunları almadan gitmem Allah'ım' demez misiniz' Bir süre önce, bir TV programında temiz olmayan enjektörden AIDS virüsünü kapmış bir kadını seyrettim. Aradan 2-3 ay geçmiş olmasına rağmen, o manzara hâlâ gözümün önüne gelince, bir türlü hislerime hakim olamıyor ve gözyaşlarımı salıveriyorum. Kadın ağlıyordu. Zira iffetli biriydi. Ve toplum içinde bilinen şekliyle de o hastalık fuhuş yoluyla bulaşıyor. İşte kadın ihtimal bunun ezikliğini yaşıyor ve ağlıyordu. Evet 'İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır' fetvasınca, arkadaşlarımız çalışmalarını bu düşünce ve inanç etrafında örgülemelidirler.' Engizisyon Mahkemesi Kurmayalım Evet; Fethullah Gülen, Nur risalelerinden büyük ölçüde etkilendi.Gülen, Said-i Nursi'deki özü aldı, günümüzün şartları içinde yoğurdu, böylece klasik Nurcu anlayışı aştı. Mesela, Said-i Nursi, talebeler için evler açarken, Gülen, bunun, müesseseleşmenin ilk adımı olduğunu düşündü, evlerden yurtlara, dershanelere, okul ve üniversitelere kadar çok sayıda kurumun kurulmasını teşvik etti. Gülen, kendisine duyulan güveni, bir kredi kartı gibi kullandığını söylüyor. Hem Türkiye'de, hem de dünyanın dört bir yanında yeni okullar açılmasını telkin etti, çevresindekileri sürekli yönlendirdi. Said-i Nursi Tehlikeli miydi?' Bir zamanlar Bediüzzaman Said-i Nursi de, Türkiye için bir tehlike olarak görülmüştü. Burada, Said-i Nursi konusunu tartışacak değiliz. Ama, geçenlerde bir programda, onun Gençlik Rehberi adını taşıyan kitabının arka kapağından alınan bazı sözlerin, rejime bir tehdit gibi sunulduğunu duyunca, bu hususta da bir iki satır yazmak gereğini duydum. Kitabın arka kapağında Said-i Nursi, 'Mezara yaklaştığım şu zamanda, bu İslam vatanında, Bolşevik baykuşların seslerinin yükseldiğini duyuyorum: Bunlar gençlerimizi kandırıyorlar. Bundan sonra bütün mücadelem, bunlara karşı ve gençlere Allah'a imanı anlatmak yolunda olacaktır' diye yazmıştı. Said-i Nursi'nin Türkiye Cumhuriyeti'nden İslam vatanı olarak bahsetmesini, bir İslam cumhuriyeti kurmayı arzulamak biçiminde yorumlamak mümkün mü'? Said-i Nursi, devletin düzenine ait bir hesabı olmadığını söylüyordu. Siyaset üstü bir çalışma yapılması gereğini vurguluyordu. Ama, korkuları yaşayan Türkiye'mizde, İslamiyeti tebliğ etmek bile bir din devleti kurma çalışması gibi görülüyor ve gösteriliyor. Gülen'in Sözleri Said-i Nursi'den etkilendiğini söyleyen Fethullah Gülen'in bazı görüşlerini sütunuma almak isterim. Bakın o öz, nasıl büyük bir hoşgörü ve insan sevgisinin yolunu açmış: 'Aç herkese açabildiğin kadar sineni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka beslemediğin ve el uzatmadığın bir mahzun gönül. İyilikleri iyilikle alkışla; inanmış gönüllere mürüvvetli ol; inkarcılara o kadar yumuşak yanaş ki, kinleri nefretleri eriyip gitsin ve sen soluklarında daima Mesih ol. Kötülükleri iyilikle sav. Sevgiyi sevip, düşmanlığa düşman olmak, inançla coşan bir kalbin en mümeyyiz vasfıdır. Herkesten nefret ise, ya gönlü şeytana kaptırmışlık veya bir cinnet eseridir.' Engizisyon Mahkemesi Öküzün altında buzağı arayanlara, iyi niyeti takıyye gibi görenlere, solcu bir yazar arkadaşımızın, Ali Sirmen'in sözleriyle cevap vermek isterim: 'Bu tavrın takıyye olup olmadığını tartışmanın anlamı yok. Demokrasilerde, bireylerin niyetlerini, aksi sabit oluncaya kadar veya görüşlerin gizlendiği konusunda çok ciddi emareler bulununcaya kadar, beyanlarına dayamak zorunludur. Aksine davranış, insanları eylemlerinden ve sözlerinden değil de, varsaydığımız düşüncelerinden dolayı yargılamak olur ki, bunun da engizisyon hukukundan bir farkı yoktur.' İLK ÖĞRETMENİ ANNESİ REFİA HANIM'DI Ailesi hakkında bilgiler verdiğimiz Fethullah Gülen'in çocukluk günlerinde hangi şartlarda eğitim aldığını bu bölümde anlatacağız. Gülen, 'Diyalog' köşesinde yer verdiğimiz yazısında, çocuk terbiyesinin nasıl olması gerektiğini dile getirirken, adeta kendi çocukluğunda yaşadığı aile atmosferini anlatıyor gibidir... Şimdi onun eğitim çağlarına bir bakalım: Annesi Refia Hanım, köydeki kadın ve kızların Kuran öğrenmesi için büyük gayret sarf ederken bir yandan da çocuklarının eğitimi ile ilgileniyordu. 1940'lı yıllardı. Tek parti dönemiydi. Baskı vardı. Kuran-ı Kerim, geceleri veya müsait zamanlarda gizli gizli okutuluyordu. Refia Hanım bu ortamda Fethullah'ı dizinin dibine oturtuyor, ona her günkü dersini öğretiyordu. Fethullah bazan dersten kaçıp saklanıyor, annesi de onu bulup pataklayarak derse oturtuyordu. Fethullah, bu eğitimi aldığında, annesi Refia Hanım'ın 'Kuran'ı dört yaşında ve iki ayda hatmetti. O yaştan itibaren de namazını terk etmedi' sözleriyle belirttiği gibi daha çok küçüktü... Uzakta Bir Köy Evet, Fethullah Gülen, çok erken bir dönemde Kuran'ı ezberledi, namaz kılmaya başladı. Dedeleri, nineleri, halaları, teyzeleri, amcaları, annesi, babası ve kardeşleri hatta bütün köyün yaşadığı ortam tamamıyla dini bir atmosferin içindeydi. Bu öyle bir atmosferdi ki, Fethullah'ın dinine sıkı sıkı bağlanmasında önemli bir rol oynadı. Bu atmosferi tespit edebilmemiz için şu anekdot çok ilginç ve anlatılmaya değer: Küçük Fethullah bir gün yatsı namazını kılmadan yatmıştı. Refia Hanım bu durumdan çok rahatsız oldu ve oğlu Fethullah'a; 'Namazını kıl da öyle yat' dedi. Fethullah o gün çok yorulmuştu. O ana kadar da namazını kılmadan asla yatmamıştı. Yorgunluk ve annesinin merhametine dayanarak; 'Ana yorgunum, gece kalkıp kılarım, dedi. Refia Hanım bütün gün çalışmış çabalamıştı. O da çok yorgundu. Oğlunun gece uyanamayacağını düşünüp endişelenerek; 'Bak, ben de yorgunum. Seni kaldıramam. Kıl namazını, öyle yat, dedi. Fethullah oralı olmadı. Refia Hanım bu sefer; 'Eğer namaz kılmadan yatarsan sabah kalktığımda senin cenazeni göreyim' dedi. Fethullah bu sözler üzerine kalktı ve namazını kılıp yattı. Hafıza Dediğin Böyle Olmalı İşte Gülen'in yetişme şartları böyleydi. Hem akıllı, hem uysal ve hem de hafızası kuvvetli bir çocuktu. Refia Hanım her Cuma namazından sonra çocuklarına sorardı: -Babanız bugün ne anlattı' Bana da anlatın ben de öğreneyim. Fethullah'ın küçük kardeşi hep aynı cevabı verirdi: Ana camiden çıkınca hepsini unuttum! Fethullah, her defasında babasının camide anlattıklarını bir bir nakleder sonra da annesine şöyle derdi: -Ana bak, kurban olayım, bunları babama anlatma. Anlatırsan bir daha sana bir şey anlatmam... Korucuk'ta İlkokul Yoktu Gülen, çocukluk dönemindeki eğitim şartlarını ve kendi eğitimindeki ilginç olayların bazılarını şöyle anlatıyor: -Benim ilk hocam validemdir. Kuran'ı hatmettiğimde dört yaşlarındaydım. O sırada köyümüzde ilkokul yoktu. Okul daha sonra açıldı. Şu anda köyümüzde mevcut olan camiin bitişiğindeki binayı sınıf olarak kullandılar. Gündüzleri çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve kadınlara okuma yazmayı orada öğretiyorlardı. O yaşlı başlı insanların ilkokul öğrencisi gibi okuma yazma öğrenmelerini pencereden seyreder gülerdim. Bana o halleri çok tuhaf gelirdi. Yaşım tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğimde yaşım yine tutmuyordu, fakat devam ettim... Çocukluğunda Davar Güttü İlkokulda, din konusunda lakayt olan bir öğretmen vardı. Fethullah'ın teneffüslerde namaz kılmasını hazmedemezdi. Ancak o yine bir sıranın üstüne çıkar ve namazını kılardı. O öğretmen Fethullah'ın adını 'molla' koymuştu. Sebep namaz kılmasıydı. Dört yaşlarında başladığı namazını öğretmeninin alaylarına rağmen hiç bırakmadı. İlkokul'u iki buçuk yıl kadar okuduktan sonra bıraktı. Fethullah Gülen okul çağlarındaki (yaklaşık 1940'ların sonu) bazı hatıralarını da şöyle dile getiriyor: -İneklerimizi, koyunlarımızı gütme bana düşüyordu. Sıbgatullah benden üç yaş küçüktü. Ben dokuz, o altı yaşlarında filandı. O sebeple evin bütün ayak işleri bana kalıyordu. Boş vakitlerimi kitap okuyarak değerlendirirdim. Nasıl öğrendim bilmiyorum, ama kendimi bildim bileli Osmanlıca'yı iyi okurum. Babama ait ne kadar Osmanlıca eser varsa bu sırada okudum. Babamdaki sahabe hayranlığı bana da geçmişti. Onların hayatını ezberlemiştim. İlk Arapça hocam babamdı. Bana 'emsile' ve 'bina'dan (Arapça öğrenmek için gerekli alet ilimler) bir miktar okuttu. Daha sonra bazılarının tavsiyesiyle beni hafızlığa başlattı. Ev işlerinden, hayvan gütmekten vakit bulabildikçe ezber yapıyordum. Buna rağmen, iyi çalıştığım günler yarım cüz (10 sayfa) kadar ezberleyebiliyordum. O sene kış aylarında hıfzımı tamamladım. 1952: Hasankale Yılları Fethullah Gülen, hıfzını tamamladığında 14 yaşındaydı ve ilk defa ev işlerinden muaf tutulmuştu. Çünkü Babası , Hasankale'ye gidip Hacı Sıdkı Efendi'den 'talim' ve 'tecvid' (Kuran-ı Kerim'i güzel öğrenme ve kaidelerine, usulüne göre okuma ilmi) dersleri okumasına karar vermişti. Fethullah'ın Hasankale'de kalacak yeri yoktu. Hergün sabah Alvar Köyü'nden yola çıktı, 8-9 kilometre yürüdü ve Hacı Sıdkı Efendi'nin ders halkasında yerini aldı. Her akşam aynı yolu tekrar yaya yürüdü. Hacı Sıdkı Efendi bezzazdı, manifatura işleri yapardı. Öğrencileriyle işini tamamladıktan sonra meşgul olabiliyordu. Fethullah Gülen ile birkaç talebesi daha vardı. Öğle vakti evinden yemek getirtir ve öğrencilerine ikram ederdi. Öğrencilerini sadece Allah'ın rızasını kazanmak için okuturdu. Fethullah Gülen'den de diğer öğrencilerinden de hiçbir zaman maddi bir şey beklemedi. Ramiz Efendi, Fethullah'ın bir çocuk için çok uzun sayılacak bir yolu her gün yaya olarak gidip gelmesinden endişe duymaya başladı. Fethullah'ı artık Hasankale'ye göndermiyordu. Ancak bir müddet sonra Alvar İmamı'nın tesiriyle oğlunu tekrar okutmaya karar verdi. Bunun üzerine Fethullah, kendisinden 5-6 yaş kadar büyük olan Alvar İmamı'nın torunu Sadi Efendi'nin yanına Erzurum'a gönderildi. Sadi Efendi temiz ve mazbut bir insandı ancak yaşı çok gençti, tecrübesizdi. Fethullah'ı baştan başlattı ve iki buçuk ay içinde Arapça öğrenmek için gerekli alet ilimleri, 'emsile', 'bina' ve 'merah'ı ezberletti. Fethullah daha sonra 'izhar'ı da bitirdi. Sadi Efendi, kafiye okutmadan, Fethullah'ı bir yıl önce gelmiş talebelere katarak Molla Cami'ye başlattı. Dedesi Ve Ninesi Aynı Gece Vefat Etti Gülen Erzurum'da kendisini okumaya verdi. Günleri dersleriyle haşir neşir olarak geçiyordu. Bu sırada arkadaşları kendi aralarında konuşurlarken öğrendi ki, büyükbabası Şamil Ağa ve babaannesi Munise Hanım ölmüştü! Dünya başına yıkılır gibi oldu. Çok sarsıldı. Buna rağmen o günkü dersi bırakmadı. Ders biter bitmez hemen köye koştu ancak cenazeye yetişemedi. Günlerce büyükbabası ve Munise ninesi için ağladı. Onların vefatını bir türlü kabullenemedi. Fethullah Gülen'in bu kadar büyük sarsıntı geçirmesinin sebebi ailenin birbirine çok tutkun olmasıydı. Hem büyükbabası, hem babaannesini kaybetmenin acısıyla gece gündüz şöyle dua ettiğini söyler: -Yar Rabbi! Ne olur, beni de öldür! Nineme, dedeme kavuşayım. Ona Hiç Para Kalmadı Çok çetin şartlar, çok sevdiği ninesi ve dedesinin ölümü, hayatın bin bir türlü cilvesi onun öğrenme aşkını dindiremiyordu. Fethullah Erzurum'da okurken aynı zamanda, Alvar Köyü'ne de gidip geliyordu. Bir defasında Alvar İmamı'nı ziyarete gitmişti. Alvar İmamı'nın yanında eşraftan bir çok kişi vardı. Alvar İmamı onlara; -Ben şimdi talebeme sorular soracağım. Eğer hepsini bilirse onar lira vereceksiniz, dedi. Molla Cami'den sorular sormaya başladı. Fethullah hayret içinde kalmıştı. Çünkü bütün sorular bildiği yerlerden geliyordu. Sorular bitince orada bulunan eşraf Fethullah'a onar lira verdi. O dönem bir Reşat altını 20 liraydı. Fethullah büyük para kazanmıştı. Alvar İmamı ona kaç parası olduğunu sordu. Fethullah miktarını söyledi. Alvar İmamı gülümseyerek; -O para çok. Ben o parayı Osman Efendi'ye vereyim de Medrese'ye yiyecek alsın, dedi. Fethullah bütün parayı Alvar İmamı'na verdi. Cebinde tek kuruş bile kalmadı... Neden Sürekli Korkuyoruz? Hoca Ahmet Yesevi'nin, yaşadığı çağda, Türk milleti için, bir tehdit ve tehlike unsuru olduğunu düşünüyorsanız, Fethullah Gülen Hocaefendi'den de ürkmekte haklısınız. Çünkü, dün Hoca Ahmet Yesevi'nin kendisine bağlı dervişleriyle yaptıklarının bir benzerini, bugün, Gülen'in çevresindeki mefkure erleri gerçekleştiriyor. Yesevi'nin Dervişleri 'Hoca Ahmet Yesevi'nin dervişleri, henüz büyük kısmı Müslüman olmamış, olanları da yeteri kadar dini bilmiyen Türklere İslamiyeti anlatmak için çetin bir mücadele vermişlerdir. Binlerce öğrenci mürit, Hoca Ahmet Yesevi dergahından aldıkları inanç, bilgi ve azmi, Horasan'a, Deşt - i Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Diyar - ı Rum diye adlandırılan Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğü'ne ulaştırmışlardır. Anadolu ve Rumeli'nde Türk varlığının kökleşmesinde, en büyük hisse Yesevi dervişlerinindir. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucuları, Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaş Veliler, Geyikli babalar, Yesevi takipçileridir. Yesevi dervişleri, Anadolu'nun Türkleşme yıllarında, 12, 13, 14'üncü yüzyıllarda, gerektiği zaman savaşçı derviş hüviyetine bürünüp, 'Alperenler', adını almışlar, savaşmışlar ve savaşın ruhu olmuşlardır. Gerektiği zaman ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlak savaşçıları sıfatıyla, 'Ahiler' adını almışlardır. Kadınların aydınlatılması yolunda uğraşmışlar, 'Bacıyan' olmuşlardır. Gönüllerde inanç, zihinlerde bilgi ışığı saçan aydınlatıcı görevini üstlenmişlerdir.' (Namık Kemal Zeybek) Fethullah Gülen'in mefkure erlerinin, Yesevi dervişlerinden bir farkı yok. Gönlü inançla, kafası bilimle beslenen nesiller yetiştirmek, onları ilim ve irfanla yoğurmak, dünyanın dört bir tarafına köprü ayaklarını atarak, bizden sonra gelenlerin üzerinden kolayca geçeceği yolları döşemek. Doğru Bir Yorum Bugün, laikçi cumhuriyetçiler diye adlandırabileceğimiz bir zümre bile Fethullah Gülen'in ülkemize zarar değil fayda getireceğine inanıyor. Mesela Sabah gazetesi yazarı Hasan Cemal. 'Fethullah Hocaefendi, değişik bir ses. Yumuşak ve daha uzlaşmacı. Demokrasinin kurallarını zorlamayan bir tavır. Cemaatler, tarikatlar bu toplumun ve demokrasinin bir gerçeği. Çatışmayı, kutuplaşmayı değil, hoşgörü ve diyalogu savundukları sürece de, toplumsal barış ve yumuşamada önemli bir yere sahip olurlar.' (Hasan Cemal - Sabah Gaz, 14.2.1995) Fethullah Gülen'in görüşleri, Nur risalelerinden besleniyor. Eğer, biz, yıllarca bu risaleleri okumayı 163'üncü madde kapsamına alıp bütün tartışmaların önüne set çekmeseydik, Said-i Nursi'yi belki daha iyi tanıyabilir, korkularımızın esiri olmaktan kurtulabilirdik. Said-i Nursi'nin, siyasete karşı çıkan bir çok cümlesi mevcut. Mesela şöyle diyor: 'Sevdiğinizi Allah için sevme, sevmediğinizi de Allah için sevmeme yerine, siyaset için sevme, siyaset için buğzetme şeklinde siyasi bir düstur size hakim olmasın. Evet, siyaset, kalpleri bozar, asabi ruhları azap içinde bırakır. Kalp selameti ve ruh istirahatı isteyen adam siyasetle uğraşmamalı.' (Kastamonu Lahikası)....'Siyaset, nefse çekici gelmesi sebebiyle, meraklıları kendisiyle meşgul eder, hakiki ve büyük vazifeleri (İman ve Kuran'a hizmet) unutturur veya noksan bıraktırır. Her halükarda bir tarafgirlik meyili verir ve bu meyille tuttuğu tarafın zulümlerinin hoş görülmesine yol açar.' (Emirdağ Lahikası) Anneler ve Çocukları 'Çocuk içinde doğup büyüdüğü yuvanın çocuğu olarak gelişir ve şekillenir. Biz farkına varalım varmayalım, o, telkinlerimizden daha çok, yuvada gördüğü ve duyduğu şeylerin tesirinde kalarak benlik ve şahsiyete erer. Bu bakımdan anne ve baba ile evdeki diğer büyükler, kendilerini her an gözeten ve gördüğü, duyduğu şeyleri kendi ölçüleri içinde değerlendiren çocuğun mevcudiyetini bir an hatırdan çıkartmamalıdırlar. Çünkü çocuk yuvada bir talebe ve bu talebenin en çok tesirinde kalacağı dersler de çevresinde görüp duyduğu şeylerdir. O halde yavrunun nasıl olması arzu ediliyorsa, behemahal öyle olunmalıdır. Yani aile, muhitindeki hayat akışı, çocuğun tasavvur edilen geleceğiyle sımsıkı alakalı olmalıdır. Onun atmosferi içinde cereyan eden her şey, ona yapılacak telkinlerin hazırlığı ve yapılmış telkinlerin de temrinatından ibaret bulunmalıdır. Evet, hiçbir ders, yuvada alınan bu samimi öğütler kadar tesirli olamaz.' GÜLEN, KLÂSİK MEDRESE EĞİTİMİNE KARŞI Fethullah Gülen, takvimler 1954'ü gösterirken, Erzurum'a gidip Kurşunlu Camii Medresesi'nde, Alvar İmamı Muhammed Lütfi Efendi'nin torunu Sadi Efendi'den ders okumaya başlamıştı. Derslerine muntazam çalışıyor, az uyuyor, kıt kanaat geçiniyor ve geceleri bile ders yapıyordu. İki buçuk ay içinde Arapça öğrenmek için gereken temel okumaları tamamlamıştı. Şimdi biraz geriye dönüp, Fethullah Gülen'in Erzurum'daki günlerini hatıralarından takip edelim: Fethullah, Erzurum'un yolunu, kolunda bir sandıkla tutmuştu. Bütün eşyası bu sandığın içindekilerden ibaretti. Okudukları yer, küçük ve ahşap tavanlı bir mekandı. Aynı binaya bağlı bir odada, ancak iki kilimin serilebileceği boyda, beş-altı insanın zor sığabildiği bir yerde de yaşamaya çalışıyorlardı. Yemeklerini, yattıkları yerde, gazocağında yapar, yerlerdi. Yıkanmak ise büyük problemdi. İmkanı olanlar, gerektiğinde Kırk Çeşmeler Hamamı'na gider yıkanırdı. Fakir talebelere zenginler tarafından fiş verilirdi. Fiş olmadığı zaman bir hayli sıkıntı çekiyorlardı... Fethullah da bu sıkıntılardan nasibini alıyordu. Çünkü babası, Alvar'a imam olduğu için Korucuk köyüyle ilgisi tamamen kesmiş, fazla maddi imkanı kalmamıştı. O kadar çocuğun içinde Fethullah'a bir ekmek parasını ancak verebiliyor, Fethullah da bu parayı harçlık olarak kullanıyordu. Sıkıntı o kadar fazlaydı ki, Gülen, o günlerin ağır şartlarını şöyle anlatıyor: -Soğuk kış günlerinde helalarda çok yıkanmışımdır. Ayaklarıma buzlar yapışırdı. Bir ayağımı yıkar, sonra onu yere kor diğer ayağımı yıkardım. Başımdan aşağı döktüğüm soğuk suların hatırasını hiç unutamam! Ciddi mahrumiyet içindeydik. Gülen Sisteme Karşı! Fethullah Gülen, bu kadar sıkıntı çekmesine rağmen çok kısa zamanda bir çok dersi başarıyla tamamladığı bu yerden ayrılmak zorunda bırakılmıştı. Peki sebep neydi' 16. yüzyıldan sonra giderek kendi kabuğuna çekilen klasik, katı ve anlamsız eğitim zihniyeti, genç Fethullah'ı tatmin etmez olmuştu. 1948 - 50'lerde dahi hâlâ talebenin hocasının verdiği işten başka bir şeyle meşgul olması katiyyen hoş karşılanmıyordu. Buna Kuran okumak da dahildi. Verilen dersler Fethullah Gülen'in istidat, kabiliyet ve seviyesine göre çok cılız derslerdi. Kör topal yürüyüş onu rahatsız etti. Çünkü bu durumda derslerin on yılda bitmesi bile mümkün değildi. Görüyordu ki, senelerce ders halkasına oturup hâlâ iptidai dersler okuyan kelli ferli insanlar vardı. Buna tahammülü yoktu. Vaktinin geri kalan kısmını başka kitaplar okuyarak geçirmeyi adet edindi. Bu, kurallara karşı gelmek demekti! Fethullah'ın tavırları başta yadırgandı. Daha sonra bu antipatiye dönüştü. Yaptığı şey beş yüz senelik medrese disipliniyle oynamaktı. 'Olacak iş miydi'' Fethullah, sadece Erzurum'da değil, bulunduğu her yerde adı duyulmamış kitapları okuyarak 'Molla Kasım'ları tedirgin ediyor, gizli gizli romanlar, fikir kitapları okuyordu. Bu okuyuşlar daha sonra çok daha geniş bir yelpazeye ulaşacaktı. Vasıta Gaye Haline Getirilince Fethullah Gülen, ateşli bir mizaca, keskin bir zekaya ve yenilikçi bir ruha sahipti. Ortaçağ'dan kalmış dini eğitim sisteminin eskimiş usulünü, ders okutma tekniğini, okutulan derslerin kifayetsizliğini çabucak sezdi. Bu durumu fiilen ispat etmek için uğraşmaya başladı. Diğer yandan yerleşmiş bir çok kuralı içine sindiremiyor, kalıplara tahammül edemiyordu. Daha ilk derste, 'Arapça, asıl ilimleri öğrenmeye bir vesile ve vasıtadır' denmişti. Fethullah Gülen farketmişti ki, Arapça öğrenmek bir gaye haline getirilmiş... Bunun da ötesinde, Arapça öğrenmeye vesile olan kitaplar bile vesile olmaktan çıkartılıp bir amaç haline getirilmişti. Yani eğitimdeki katmerli sapma, okuyan insanların bomboş yetişmesine sebep oluyordu. Fethullah Gülen, bir 'hu' zamirinin raci olduğu yeri bulabilmek için uzun süre tartışılmasını hayretler içinde izledi. Halbuki o, ilmin ve ilim öğrenmeye yarayan araç ve metotların putlaştırılmasına şiddetle karşıydı. Hele, durum apaçık gözler önündeyken kişilerin ve kurumların yenilenmeye direnç göstermesine tahammül edemiyordu. İleriki yıllarda iyice netleşerek tekamül edecek bu tür düşünceler, genç Fethullah'da birer tomurcuk gibi açmaya başlamıştı. Olgunluk çağında yazdığı yazılardan, gençliğinde dimağında bir tohum, bir tomurcuk gibi duran bu düşüncelerin, yıllar içinde sağlıklı bir gelişmeye uğradığını anlıyoruz. Gülen yıllar sonra yazdığı ve dergilerde de yayınlanan yazılarının birinde diyor ki: Gazali'den Pascal'a 'Kendini yenileme, devamlı var olabilmenin ilk şartı ve en mühim esasıdır. Sırası geldikçe kendini yenileyemeyenler, güçlü de olsalar, er geç tükenip gitmeye mahkumdurlar. Her şey kendini yenileyerek canlı kalır ve varlığını sürdürür. Yenileme durunca da, canı çekilmiş ceset gibi, çürümeye heba olup dağılmaya terkedilmiş olur.' Fethullah Gülen,'Maarifimizde Muallim' isimli bir başka yazısında da şöyle diyor: 'Elverir ki, günümüz talim ve terbiye vazifelisi, fetih ve keşfedici bir ruha sahip bulunsun. Mukaddes kanaat ve düşüncelerin hakkını vererek, büyük terkipçilere yakışır vecibeyi hakkıyla yerine getirsin; Nizamü'l-Mülk'le Alpaslan'ı yan yana görsün. Fatih'le Akşemseddin'i, Zenbilli ile Yavuz'u birbirinden ayırmasın. Gazali'nin aydın semasında, Pascal'ı unutmasın. Mevlana'nın sehhar ifadesiyle 'semaya kalkarken, laboratuvara uğrayıp Pastör'ü selamlamayı da ihmal etmesin. Sözün özü, kafa ve kalp bütünlüğünü kendisine şiar edinsin...' İşte Fethullah Gülen'in köhnemiş kurumlarda barınamamasının sebeplerinden birisi, belki de, yıllar sonra apaçık ortaya koyacağı düşüncelerini, o günün sert şartlarında, davranışlarına yansıtması ve bu düşünceleri hayata geçirebileceğini sanmasıydı. O bir taraftan Gazali ile haşir neşir olurken bir yandan da Pascal'ın semasında kanat çırpmak istiyordu. Mevlana'nın sözleri onu kendinden geçiriyordu, evet, ama aynı zamanda Pastör'den de öğreneceği şeyler vardı. Roman, Makale, Felsefe İnsan bir kere kanatlanmaya başladı mı, gökyüzünün uçsuz bucaksız ufuklarında dolaşmadan edemez. Nitekim Fethullah Gülen de, talebelik yıllarında, romanlar, makaleler, felsefi eserler okumaktan kendini alamadı. Darwin ile ilgili kitapları da okudu. Ancak bu tür kitapları dağda çobanlık yaptığı sırada kimselere göstermeden okudu. Çünkü asla hoş karşılanmayacağını, takbih edileceğini çok iyi biliyordu. Bu okumalar onu Sünni İslam düşüncesinden uzaklaştırmadı. Tam tersine hem Sünni İslam düşüncesine sadık kaldı, hem de bütün dünyadaki ve İslam alemindeki fikir hareketlerini takip etti. Alvar İmamı'nın Vefatı Bir yandan okuduğu yerden ayrılmak zorunda bırakılması, diğer yandan hayatındaki önemli insanların vefatı genç Fethullah'ı çok etkiliyordu ama o yoluna devam etmekten bir dakika bile geri kalmıyordu. Nitekim 1956 yılında Alvar İmamı Muhammed Lütfi Efendi vefat etmiş bu ölüm onu çok sarsmıştı. Diyor ki: -Hayatımın en sarsıcı hadiselerinden biri de Alvar İmamı'nın vefatıdır. O gün ben de Alvar'da bulunuyordum. Hatırladığıma göre kuşluk vaktiydi. Salondaki sedirin üzerine uzanmış istirahat ediyordum. Birden hafif bir ses duydum. Buna ses değil çığlık demek daha doğru olurdu. Kulağımı uğuldatan bir çığlık! 'Efe öldüüüüü' diye bağırıyordu. Hemen yerimden fırladım. Ceketimi elime alıp koştum. Efe Hazretleri'nin evine doğru yaklaştıkça, acı gerçeği anladım. Efe hakikaten ölmüştü. Çünkü komşular evin etrafında toplanmışlar ve mendil tutmaca ağlıyorlardı. İnleme ve ağlamalar aylarca sürdü. Atatürk'ün Vasiyeti Atatürk, bundan yıllarca önce, bugün neler yapılması gerektiğini bize söylemişti: 'Bugün, Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını bugünden kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya Macaristan gibi parçalanabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilir. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte Türkiye o zaman ne yapacağını bilmelidir. Bizim, bu dostumuzun idaresinde, dini bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz var. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak, yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanırlar' Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür... İnanç bir köprüdür... Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını bekleyemeyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gerekli.' Peki Fethullah Gülen ne diyor?: 'Ve nihayet uzun bir kış gecesinin ardından karlar erimeğe, kar çiçekleri görünmeğe ve güller açmağa başladı' Okullar Türk Cumhuriyetlerinde, Balkanlarda, Ortadoğu'da kurulan onlarca eğitim merkezi. Azerbaycan'da (Mingeçevir, Baku, Sumgait, Lenkeran), Arnavutluk'da (Tiran, Elbasan), Kazakistan'da (Özkemen, Alma - Ata), Özbekistan'da (Taşkent), Romanya'da (Bükreş, Köstence), Bulgaristan'da (Şumlu, Rusçuk, Mestanlı, Sofya), Moldavya'da (Kşinev, Çadır), Makedonya'da (Üsküp), Ukrayna'da (Herson), Kırım'da (Bahçesaray), Rusya'da (Moskova, Petersburg, Abakan, Tuva, Buryat, Yakutistan), Afganistan'da (Mezar - ı Şerif), Bangladeş'te (Dakka), Tayland'da (Çenmay), Endonezya'da (Cakarta), Pakistan'da (Karaçi), Çin'de (Kunming) vs... Yurt dışındaki eğitim faaliyetleri, 1992 yılından itibaren başladı. Bu okullarda, bazı dersler, o ülke öğretmenleri tarafından veriliyor. İngilizce, fen bilimleri, matematik, Türk dili ve edebiyatı ise, Türkiye'den gönderilen öğretmenler tarafından okutuluyor. Sınıfların hiç biri kalabalık değil. Fizik, kimya ve biyoloji laboratuarları en yeni araç ve gereçlerle donatılmış. Her okulda, ayrıca bilgisayar sınıfları da mevcut. Eğitim İhracı Yurt dışında okul açmak fikri nasıl gelişti sorusuna Fethullah Gülen şu cevabı veriyor: 'Sovyetler Birliği çözülünce, eğitim ihraç edilebilir diye düşündüm. Ben, kafatasçı, Turancı filan değilim. Fakat milletimin aşkı ile, sevgisi ile, çok ağlayanlardan biriyim. Ben Altayları, Türkmenistan'ı, Özbekistan'ı düşündükçe, bizden kopup gitmiş bir parça gibi içimde hissetmişim. Rusya'nın çözülmesini bir fırsat olarak gördüm...' Gene yazımızın başına, Atatürk'ün vasiyetine dönelim: 'Bizim dostumuzun idaresinde, dini bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz var. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız.. Dil bir köprüdür; inanç bir köprüdür; tarih bir köprüdür.' Kimimiz, bu vatan için, Orhan Veli'nin dediği gibi, nutuk atarken(!), kimimiz de yollara düştük, manevi köprüleri inşa etmeğe çalıştık. Şimdi dönüp bizimkilere sormak istiyorum, 'Ne diye endişeleniyorsunuz' Neden korkuyorsunuz'' Onlar endişelenip korkabilir. Onlar kuşkulanabilir. Ama aksine, onlar, öğretmenlere madalya takıyor. Yeni okullar kurulması için teşvik ediyor. Madalya İşte Milliyet'ten Şahin Alpay'ın sözleri: 'Türkmen Devleti, Carcov Lisesi'ne koca bir bina tahsis etmiş. Öğrenciler parlak başarılar elde etmiş. Türkçe, matematik, fizik ve kimya dallarında ülke birinciliği kazanmış. Okulun fizik öğretmeni Halit Serdar Takımoğlu ile tanıştığımda, Türkmenbaşı'nın kendisine layık gördüğü 'Vatan Sevgisi Ödülünü' aldığı Aşkabad'tan henüz dönmüştü. Madalyası göğsündeydi.' SERT MİZAÇLI AMA HAKTAN YANAYDI Fethullah, Kurşunlu Cami'i Medresesi'nden ayrıldıktan sonra Kemah Cami'inin yanındaki medreseye devam etmeye başladı. Burada, Halis ve Muhiddin isimli iki kişiyle ahbap oldu. Halis Alvar'lı bir ağanın oğluydu. Bir göz odada beş altı kişiydiler. Bir misafirleri gelse yatacak yerleri kalmıyordu. O günlerde yaşadığı ve Gülen'in aklından çıkmayan bir olayı kendi ağzından dinleyelim: -Bir arkadaş bize misafir olmuştu. Yatmak istediğimde baktım ayağımı arkadaşlardan birine doğru uzatmam gerekiyor. Saygısızlık olur düşüncesiyle ona doğru ayağımı uzatmadım. Diğer tarafta kitaplarımız duruyor. Ayaklarımı kitaplara doğru uzatmam da mümkün değil. Beri taraf kıbleye denk geliyordu. Ayağımı uzatabileceğim tek yön vardı. Orası da Korucuk istikametini gösteriyordu. Ben, babam Korucuk'ta bulunabilir ve ona karşı saygısızlık etmiş olurum düşüncesiyle o tarafa da ayağımı uzatmadım. Birkaç gece böylece hiç uyumadan oturdum. Ben hayatımda bir defa dahi ayağımı babama doğru, yani onun doğup yaşadığı ve şu anda medfun bulunduğu Korucuk'a doğru uzatmadım... O daracık yerde altı ay kaldık. Ayrılmamız şöyle oldu: Caminin müezzini kaldığımız odayı kendi evine katmaya karar vermiş. Aramazda yaşça en büyük kişi, Muhyiddin adındaki bir arkadaştı. O bizden habersiz müezzinle anlaşmış. Tabii bize oradan ayrılmak düştü... Fethullah bundan sonra Taş Mescid'e gitti. Fakat imamın tavrı yüzünden oradan da ayrılmak zorunda kaldı. Çaresizlik içinde kendine yer aramaya başladı. Erzurum'da hele o yıllarda bekara ev vermeleri mümkün değildi. Küçük bir barakası olan bir ayakkabı tamircisi vardı. Fethullah, ayakkabıcının askere gideceğini duydu. Hemen gitti ve ondan bu barakayı kiralamak istedi. Yer çok küçüktü. Ancak oturabilecek kadardı. Fethullah Gülen teklifini yaptı. Ayda beş lira kira üzerinden anlaştılar. Sevinerek eşyasını almaya gitti. Sandığını alıp döndü. Adam fikir değiştirmişti. Kulübesini kiraya vermekten vaz geçtiğini söyledi. Fethullah, elinde sandık, yolun ortasında donakaldı. Gidecek bir yeri yoktu. Yapayalnızdı! Dünyalar Bizim Oldu Fethullah Gülen, içini keskin bıçak gibi parçalayan çaresizlik duygusundan çabucak sıyrıldı. Murat Paşa Cami'inin yakınındaki Ahmediye Cami'ini hatırladı, koşarak oraya gitti. Ahmediye Cami'i o kadar harap olmuştu ki, içinde biraz yüksek sesle bağırılınca kubbesinden sıvalar dökülüyordu. Birisinin burayı bir zaman kontrplakla bölüp kendisine yer yapmış olduğu belliydi. Şimdi metruk duruyordu. Bu düşüncelerle sevinçten uçacak hale geldi. Hemen Zinnur isimli hafız arkadaşını çağırdı. Zinnur'un yardımıyla akşama kadar çalışarak -amcasından gördüğü kadarıyla- bir duvar ördü. Boyu altı metreyi bulan duvarı kalın tellerle tavana raptetti. Bir de kapı uydurdu. İş soba bulmaya gelmişti. Bu da hallolunca dünya artık Fethullah'ın olmuştu. Zinnur da sevinçten uçuyordu. Gülen şöyle diyor: -Sobayı da bulup yakınca dünyalar bizim oldu. Artık kimsenin karışamayacağı, kendi el emeğimizle yaptığımız, başımızı mihnetsiz sokabileceğimiz bir yerimiz vardı. Herkes yıkılır diye bizi ikaz ediyordu. Aldırış etmedik. Bütün talebelik müddetimin geri kalanının orada geçirdim. Hatta bizden sonra da, senelerce talebeler kaldı. Daha sonra eski eseri bozuyor diye duvarı yıkmışlar, fakat izi hâlâ belli oluyor. Kırkıncı Hoca ile Okudu Gülen, kendine kalacak yer ayarladıktan sonra Arapça okumak için Osman Bektaş Hoca'ya gitti. Yeni Arapça hocası için Gülen diyor ki: -Osman Hoca fıkıhta hakikaten üstad biriydi. Müftülüğe bir müstefit (fetva sormak isteyen) gelince o sırada müftü olan Sadık Efendi kapıcıyı gönderir ve Osman Hoca'yı çağırtırdı... Osman Hoca, zengin ve meşguliyeti fazla bir insandı. Beni önce temel derslere başlattı. Bir iki ders okuttuktan sonra; 'Molla Fethullah, seni bu derslerle meşgul etmeyelim' diyerek o sırada ders alan diğer öğrencilere kattı. Fethullah Gülen'in arkadaşları arasında, daha sonra isimlerini duyuracak kişiler de bulunuyordu. Bunlardan biri, Erzurum'da çok sayılan ve sözü geçen, barışçı ve uzlaştırıcı nasihatleriyle bütün Türkiye'de de tanınıp sevilen Mehmet Kırkıncı Hoca diğeri de İvrindi Müftüsü Cevdet Bilican'dı. Gülen bu konuda da şunları söylüyor: -Cevdet Bilican bir trafik kazasında vefat etti. Çok sevdiğim bir insandı. Mehmet Kırkıncı Hoca, bizden evvel ve başka yerlerde de okumuştu. Ancak Osman Hoca'dan aynı dersleri takip ederdik. Bizi ciddi şekilde Osman Hoca okuttu diyebilirim. İki sene kadar devamlı okudum. Öğrenciyken Öğretti Gülen buradaki iki yılı boyunca, kendilerinden sonra gelenlere öğrendiklerini öğretti. Bu ders mütalaaları çok faydalı oldu. Bitirdiği kitabı okutacak hale geliyordu ve bunu tekrar tekrar okutuyordu! Farkına varmadan 'geri besleme' yapıyordu. Gülen aynı zamanda, ta Alvar İmamı'nın hayatta olduğu dönemlerden alışık olduğu şekilde tasavvufla da meşgul oluyordu. Hem ilim, hem tasavvuf tahsiline devam etmesi, farkında olmasa da onun, zahir (görünen) ve batın (görünenin ardındaki) arasındaki bütünlüğü kurmasında temel teşkil etmeye başladı. Gülen daha sonra, 1957'de Rasim Baba'nın tasavvuf derslerine devam etti. Rasim Baba'nın Damat Arayışı Rasim Baba genç bir insandı. Fethullah'ı daima sağına oturtur çok fazla ilgi gösterirdi. Bir müddet sonra talebeler arasında 'Rasim Baba Fethullah'ı kendisine damat yapmak istiyor' şeklinde laflar dolaşmaya başladı. Bu tür söylentiler, Gülen'in Rasim Baba'dan soğumasına ve ayrılmasına sebep oldu. O günlerde, tasavvuf dersleri almasıyla giyim ve kuşamının temiz ve pantolonlarının ütülü olmasını bağdaştıramayan bazı talebeler Gülen'e takılırdı. Bir gün bunlardan biri şöyle dedi: -Arkadaş sen biraz takva (günahtan kaçınma, sakınma) sahibi olsana! Gülen, giyimine itina gösterip, pantolonunu ütüsüz üstüne geçirmediği için böyle bir tenkide muhatap olmuştu. Onu sadece giyimine itina gösterdiği için değil 'gözü kara' olduğu için de tenkit etmişler ve ediyorlardı. Daha Kurşunlu'da iken caminin önündeki kavak ağacına bir çırpıda tırmanır ve etrafı oradan seyrederdi. Aşağıdaki çocuklar hayretle izlerdi. Geceleri, Erzurum'daki bütün türbeleri ziyaret eder ve orada yatanların ruhu için Yasin okurdu. Sabahları ve akşamları kültür fizik hareketleri yapardı. Bütün bunlar zaman içinde söylenmelere sebep olmuştu. Gülen yıllar sonra yakınındaki arkadaşlarına bütün bu olayları anlatıp bilhassa giyim kuşam ile takva sahipliği arasındaki ilginç yaklaşımı kastederek şöyle demişti: -Ben takva sahibi olmakla ütülü pantolon giymenin alakasını hâlâ anlamadım. Öğrencilik Yıllarından Anekdotlar Çocukluk ve gençliğinde tam bir Erzurum'lu yani bir Dadaş karakteri taşıdı. Dik, cesur, mihnetsizdi. Himaye kabul etmezdi. Arkadaşları hatim okumaya gider bundan para alırdı. O asla böyle bir şey yapmadı. Yapanlara mani olmaya çalıştı. Diğer bazı arkadaşları gibi tek yanlı eğitimin dört duvarı arasına sıkışıp kalmadı. Dışa açık bir yapısı vardı. Daha o genç yaşında bile feraset sahibi olduğu belliydi. İnsan sarrafı denilen cinsten bir algılama kabiliyeti vardı. Bir insanı ilk gördüğünde, o kişinin nasıl biri olduğunu hemen anlardı. Çok temiz giyinir, yatıp kalktığı yeri pırıl pırıl tutardı. O dönemde talebeler temizliğe pek dikkat etmezdi. O'nun kaldığı yerler kısa zamanda değişir, düzen ve temizlik hakim olurdu. Elinde hortum ve süpürge tuvaletleri yıkar, taşları ovardı. Okul arkadaşı Hatem Hoca, bir hatırasında genç Fethullah'ı şöyle anlatıyor: -Bir gün yataklarımızda ders çalışıyorduk. Bir ara yapmam için bana bir şeyler söyledi. Yapılması gereken bir işti. Ben oralı olmadım. O yine işi yapmamı istedi. Şaka olarak, 'Yapmıyorum' dedim. Böyle dememle sırtıma rahle geçirmesi bir oldu. Nefes alamaz oldum. Kaburga kemiğim kırıldı zannettim. Sanki biri gırtlağımı sıkıyordu. Ölecek gibiydim. Kıpırdamadığımı görünce, 'Yahu, kalksana ne oldu' diye sordu. O zaman bana bir gülme geldi. Hem gülüyor, hem de kaburga kemiğimin kırıldığını işaret ediyordum. Bana; 'Gelirsem sahiden kıracağım' dedi ve belimden tutup kaldırdı. Nasılsa rahatlayıverdim. Katiyyen ona karşı gücenip kırılmadım. Erzurum'da olduğum müddetçe ondan bir namaz vakti kadar bile ayrılmadım. Daha sonra Edirne'ye de gittim. Okuduğumuz Medrese Çok İlkeldi Abdülhalık Gömeç de o günlerde Fethullah Gülen ile beraber okuyan arkadaşlarından biridir. Gömeç, hatıralarında Fethullah Gülen'i şöyle tasvir ediyor: -Okuduğumuz medrese çok ilkeldi. Yere bir hasır atar ve onun üzerine serdiğimiz yatağımızda oturur, uyur, yer, içer, ders çalışırdık. Kiler dediğimiz bir yer vardı, erzaklar orada dururdu. Çok karanlık bir yerdi; Kurşunlu Medresesi'nin hapishane olduğu dönemlerde idamlar burada infaz edilirmiş... Gülen, haksızlığa tahammülü olmayan bir insandı. Bir gün arkadaşlardan biri bana sövdü. Hırsımdan oturup ağladım. O beni ağlar görünce, derdimi sordu, öğrendi. Bana söven çocuğun yakasını tuttu ve onu dövdü. Sert mizaçlıydı. Güçlü-kuvvetliydi. Ama gücünü ve kuvvetini hiç bir zaman haksızlıktan veya güçlüden yana kullanmazdı. Bir fotoğrafımız vardır. O üç düğmeli ceketiyle... Bütün varlıklı gençler üç düğmeli ceket giyerdi. O günlerde modaydı. Fethullah Gülen pantolonunun da ütülü olmasına itina ederdi. Saçlarını hiç dağınık görmedim. Postu Kolay Kolay Kaptırmam! Gülen'in bir başka mektep arkadaşı olan Sadi Kayhan da o günleri şu sözlerle dile getiriyor: -Bizim medresede patatesten başka yemek pişmezdi. Gülen odasında yemekleri daima kendi yapardı. Yanında kalanlara; 'Ben sizin ananızım' demesini hiç unutamıyorum. Her yemekten evvel iştahımızı kabartır ve; 'Size öyle bir yemek yaptım ki, parmağınızı ısıracaksınız' derdi. Biz de o gün başka bir yemek yiyeceğimizi sanırdık. Yine patates yemeği gelirdi Ancak o her defasında patatesten bir başka tür yemek yapardı. Kendi işini kendisi görür, başkasına buyurmazdı. Yardımı severdi. Halkın kanaatına mal olmuş bazı düşünceleri hiç çekinmeden tenkit ederdi. Bu konuda pervasızdı. Bilhassa mübalağalı ifadelerin karşısındaydı. Bazı kıssaları halk çok sever ve sık sık tekrarlardı ama o, bunların uydurma olduğunu söylerdi. Biz onun bu davranışını yadırgardık. Çok temiz giyinirdi. Kendi eşyasını başkasına kullandırtmazdı. Üzerinde oturduğu bir post vardı. Bazı arkadaşlar üzerine oturmak isterlerdi. Gülen şaka yollu: 'Arkadaş ben kolay kolay postu kimseye kaptırmam' der ve kimseyi postun üzerine oturtmazdı. O bizim medresenin maddi-manevi lideri durumundaydı. Hepimiz onun liderliğini kabullenmiştik. İnsanları tanımada hassas davranırdı. Bir kişi misafir gelse, onun kimliği hakkında mutlaka malumat edinirdi. Bir daha da o şahsı unutmazdı. Halka Halka Hizmet Yayılıyor Yazı dizimizde, Fethullah Gülen'in içinde yetiştiği dini iklimi, onun üzerinde iz bırakan kişileri bir bir gördük. Bundan sonra da görmeğe devam edeceğiz. Gülen, 10 Kasım 1938 doğumlu. Yani Atatürk'ün öldüğü gün Fethullah Gülen doğuyor. 1930'lu ve 40'lı yıllar, din üzerinde en büyük baskıların uygulandığı yıllar. Gülen, din eğitimini önce ailesinden, sonra da medreseden alıyor. Ama, o, tartışmayı, araştırmayı seven bir beyne sahip. Dolayısıyla, her şeyi okuyor ve öğrenmeye çalışıyor. Medresenin dar kalıpları içinde kalmıyor. Gene yazı dizisi boyunca göreceğimiz gibi, yaşantısını da inancına uydurmaya, gayret ediyor. Kendisi için, bir lokma bir hırkayı yeterli buluyor. Evlenmiyor. Hayatını tamamıyla dine vakfediyor. Mağduriyet Yılları Darbe dönemlerinde, bir çok kişi gibi, Gülen de mağduriyete uğruyor. Mesela 1980'li yıllar, en fazla sıkıntı çektiği dönemlerden biri. 6 sene boyunca Gülen aranıyor. Fakat hizmet sürüyor. Onun ektiği tohumlar filizleniyor, çiçekler açmaya devam ediyor. Artık, Kestanepazarı'nda, bir avuç insanla yürütülen bir hizmet söz konusu değil. Fethullah Gülen, eski arkadaşlarını, talebelerini, daima yanında muhafaza etti. Ama, yol boyu yüzlerce, binlerce insan bu harekete katıldı. Okul ve yurtlar biçimindeki ilk müesseseleşme İzmir'de başladı; sonra Anadolu'ya taşındı. Hizmeti görüp takdir edenler, bir benzerini kendi yörelerinde gerçekleştirmeyi arzuladılar. Gülen'in yetiştirdiği ve eğittiği talebeler onlara yol gösterdi, yardım etti. Önce Ege, sonra İstanbul da dahil Anadolu'nun tümü fethedildi!! Elbette, burada kastımız gönüllerin fethi. Çünkü herkes kendi arzusuyla kervana katılıyor. Bunda, muhakkak Fethullah Gülen'in karizmatik şahsiyeti büyük bir rol oynuyor. Ama, sunulan eğitimin kalitesi ve seviyesi de ayrı bir cazibe merkezi oluşturuyor. İstanbul İstanbul'a geliş, önemli bir dönemeç noktası oldu. Çünkü İstanbul esnafı daha zengindi. Ayrıca, imalatçı ve toptancı sıfatıyla, Anadolu'nun bir çok merkezinde müşterileri vardı. Tavsiyede bulunuyorlar, okulları gezdirip, hayır yapmak isteyenlerin adeta, iştahını kabartıyorlardı. İşte bu birleşen ve birbirine kenetlenen halkalar, hizmet zincirinin Anadolu'dan yurt dışına uzanmasını, Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar yayılan geniş sahada, Türk kültürünün, örf ve ananesinin, tanıtılmasını sağladı. Buraya kadar yazdıklarım hala bazılarını tatmin edememiş ve zihinlerindeki 'Kaynağı nereden buluyorlar'' sorusunu silememişse, açıklamalarımızı Ali Bayramoğlu'nun yazdıklarıyla tamamlayalım: 'Peki, bu kaynağı nasıl buluyorlar, nasıl seferber ediyorlar' Bu işe hangi amaçla girişiyorlar' Bir kere bu okullar merkezi bir finansmana tabi değil. Her okul, Türkiye'deki bir il ya da ilçe tarafından, ya da zengin bir işadamı tarafından finanse ediliyor. Daha doğrusu okul sorumluluğu alan iller ve ilçelerdeki cemaat mensupları, her ülkedeki okullar genel müdürlüğü ile irtibat içinde, parayı zengin esnaftan ve cemaat üyelerinden toplayıp buralara yolluyor. Öğretmenlere gelince; genelde İngilizce eğitim veren bu gençler Türkiye'nin üniversitelerinden yetişiyor; Marmara Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi ve ODTÜ mezunları çoğunlukta. Hemen tümü, okulu bitirir bitirmez, öğretmenliğe başlamış. Maaşları pek az; 350 ile 700 dolar arasında değişiyor. Yılda bir kez Türkiye'ye gelmek için yaptıkları yol masrafı dikkate alındığında, tasarruf imkanları hemen hemen hiç yok. Bu çocukların hemen tümü orta ve üniversite eğitimleri sırasında kendilerini bu misyona hazırlıyorlar. Yüksek tahsillerini bitirince, ülke dışında sayısı 200'ü bulan, ülke içinde dershaneleriyle birlikte 1000'i aşan eğitim merkezlerine giderek çalışmaya başlıyorlar.' (Ali Bayramoğlu- 31.10.1996 Yeni Yüzyıl)
Fethullah Gülen, bugünkü dizimizde, 'Ben hayatımda bir defa dahi ayağımı babamın doğup büyüdüğü, yaşadığı ve medfun bulunduğu Korucuk'a doğru uzatmadım' diyor. Gülen, acaba bugün, bu davranış biçimi hakkında ne düşünüyor' Bir röportaj sorusuna verdiği cevapta Gülen şunları söylüyor: 'Aslında bir insanın hayatta kendisine bu kadar eziyet etmesine gerek yok. Din de bunu emretmez. Bazı şeyler insanın içine öyle doğar; insan o an öyle karar verir. Ben şimdiki konumum itibariyle, meseleye böyle yaklaşırsam Müslümanlığı zorlaştırmış olurum. Bu da dinin ruhuna ters olur. Şimdi biri bana 'Ayağımı kitaplarıma uzatayım mı' diye sorsa ben 'istirahatine bak' derim. Ama ben o zaman bir çocuktum. Hislerim daha öndeydi. Aldığım terbiye bana onu telkin ediyordu. Babamın gölgesine ayağımı basmamış bir insan olarak, babamın, annemin bulunduğu yere o gün ayağımı uzatmamıştım. Ayağımı uzattığımda, ayağımın altına gelecek arkadaş misafirdi, ona karşı saygısızlık yapmak istemedim. Kitaplar kütüphanedeydi, başkalarının da kitapları vardı. Zannediyorum öyle subjektif mülahazalarımla o gece ayağımı uzatmadım. Gerçek bir saygı ifadesi midir, değil midir' Ama halis bir niyetleydi. Yani biraz ifrata kaçtığımı |



Türk Müslümanlığı-1