Hayatın Zekâtı, Adanmışlıktır Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 10
Kötüİyi 
Musa Hûb, fgulen.com   
19.03.2008

Musa HûbEğitim Hizmetlerine Sahip Çıkmak Ne Demektir?

13. Hayatın Zekât-ı Külliyesini Vermektir

Çağımızın saygın ilim ve ihlâs erbabından Mahir İz Hoca: "Zekâtı verilmiş mal zayi olmaz! Ben maaşımı aldığım gün zekâtını da veririm…" dermiş. Bir gün iki talebesi Erenköy’deki evine kendisini ziyarete gidiyorlar. Bindikleri dolmuşta bir cüzdan bulunuyor, fakat kimse sahip çıkmıyor. Bakıyorlar ki içinde Mahir hocanın resmi ve kartı var; bir de bir memur maaşı kadar para. Sahip çıkıyorlar, alıp götürüyorlar. Maaşını yeni aldığını söyleyen Hoca, cüzdanı nasıl düşürdüğüne hayret ediyor. Talebesi: "Hani hocam, zekâtı verilen mal zayi olmazdı?" diye espri yapınca, cevabı yapıştırıyor: "İşte zayi olmadı! Sizi ilâhî sevkle cüzdanımın yanına yolladı ve sizin elinizle de onu sahibine geri döndürdü."

Elhak doğrudur. Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz: "Zekâtı verilen mal helak olmaz. Zekât vermeyen kavimden Allah yağmuru alır. Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalıklarınızı sadaka ile tedavi edin." buyurmuşlardır. Mahir İz Hoca’ların fazilet zeminli izini yedi kıt’aya yol yol döşeyenlerin mahareti ile bugün adeta dünya zekâtın arınma kurnası altında temizlenmektedir. Hazreti Sahipkıran’ın mirası mukaddes emanetine sahip çıkanlarla, dünyaya kutsiyet mayası çalınmaktadır. Kur’an ve Sünnet, Allah Rasûlü’nden emanet. "Emanete riayet etmeyenden ise kabul edilmez ne zekât, ne ibadet." (Müsned-i Bezzâr). Emanette emin olanın zekâtı ise makbul ve mahmûd. Zekât ki malı korur, vereni de korur; malı arındırır, vereni de arındırır; özellikle de sahiplenme duygusundan. Zekâtı ziyadesiyle veren bir toplum da ilahî koruma ve arınma altına girer.

Asrımızın medar-ı iftiharıdır ki, bugün cimri zekâtı denilen kırkta bir’in üstünde veren diğergâm zenginler, ferdî vecîbeleri olan zekâtı infâk seferberliğiyle mâlî cihat ufkunda eda ediyorlar, kişisellikten sosyalliğe açılıyorlar, mükellefiyetten muzafferiyete yükseliyorlar demektir. Ancak zekât, sadece fakirin zenginlerin malındaki hakkı değildir. Belki en geniş manasıyla zekât, Allah’ın kullarına lutfettiği bütün nimetlerden bir kısmını onlardan değişik isimler altında başkalarına vermelerini emrettiği, eğer o emri tutarlarsa, buna mukabil o nimetleri nikmetlerden arındırdığı bir tezkiye ameliyesi, bir terbiye, bir terakkî ve bir tekarrub vesilesidir.

Peygamber Efendimiz’in beyânıyla: "Her şeyin bir zekâtı (temizlenme vasıtası) vardır. Cesedin zekâtı oruçtur. Namazın zekâtı, teşehhüt ve bana salât okumaktır." [Deylemî, Firdevs, 5/392, Hadis No: 8527]. "İlmin zekâtı onu öğretmektir, yaymaktır." (Hz. Ali). "Güzelliğin zekâtı, iffet ve namusu korumaktır." (Hz. Ali). "Evin zekâtı, içinde misafir için bir oda bulunmasıdır." (Hz. Osman)… "Yalnız malın ve mülkün değil, her işin ve oluşun (da) bir zekâtı vardır. Nasıl ki alacakaranlık, gecenin, fecir gündüzün zekâtı gibidir. Nasıl ki, gülümseme yüzün zekâtıdır. Onu arıtır, ışıtır çünkü. Nasıl ki, borçlunun gölge serinliğinden faydalanmaktan çekinme de bir nevi zekâtın zekâtıdır. Nasıl ki takva da bir nevi, ibadetin zekâtıdır. Bunun gibi sabrın da bir zekâtı vardır. Sabrın zekâtı cihattır." [Sezai Karakoç, Kıyamet Aşısı, s.11, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1986].

Hayatın zekâtı (bütünüyle tezkiyesi) ise o hayatı verene "adanmışlık"tır. Hakk’a adanmışlık, bir zekât-ı külliyedir. Onun da fedakârlık ölçüsünde dereceleri vardır. En zirvesi ise maddî-manevî, bedenî-ruhî sahip olunan bütün imkânların zekât ötesi zekâtını, belki bir Ebu Bekir edasıyla imkânların aslına kadar hepsini Allah yolunda harcamaktır ve karşılığında Allah ve Rasûlü’nü kazanmaktır. Atâullah İskenderânî’nin dediği gibi: "Mâze fekade men vecedeh ve mâze vecede men fekadeh. O’nu bulan neyi kaybeder? O’nu kaybeden neyi bulur?" Hiçbir şeyi, hiçbir şeyi!.. Dünyanın zekâtı da, üzerinde hakka zahîr bir topluluğun bulunmasıdır. O hakka arka çıkan topluluğun fıkdânı ile ilâhî korunma ve arınmadan mahrum kalan yerküre de kıyamete maruz kalacaktır.

Kur’an, adanmış bir kulun infâkını, mahiyet ve mükâfatını şöyle haber veriyor: "İnfak ettiğimiz her şeyi, adadığınız her adağı, Allah mutlaka bilir ve mükâfatını verir. Fakat zalimlerin âhirette yardımcıları olmaz. Allah rızası için yaptığınız maddî yardımlarınızı açıkça verirseniz ne güzel! Ama bu hayırlarınızı saklı tutar ve muhtaçlara ulaştırırsanız, bu sizin için daha hayırlı olur. Ve Allah bu sebeple bir kısım günahlarınızı affeder. Allah, yaptığınız bütün şeylerden haberdardır." [Bakara, 2/270-271]. Bilvesile bu âyetlerdeki "açıktan verme" ile alakalı bir hususu hatırlatmakta fayda var:

Mâlî ibâdetlerimizden olan ferdî zekât ve sadakaları umumî infak ufku ve mâlî mücâhede burcunda eda ederken bazı durumlarda bunu açıktan yapmak daha faziletlidir. Bir toplumda farz olsun, sünnet olsun bir ibadet eğer terk edilir olmuşsa, onu yeniden ihya etmek için o ibadetin açıktan yapılması efdaldir. Yine eğer yapılan yardım kişinin şahsına ise, onun şahsiyetini rencide etmemek ve onurunu incitmemek için ona gizliden zekât, sadaka veya infakta bulunmak müstehaptır. Yok, eğer bir hayır Ümmet-i Muhammed’in umumî maslahatına ise, bu sefer herkesi ona ortak etmek ve gönülleri coşturmak için o infâkın insanların bilip görebileceği şekilde açıktan yapılması sünnet-i seniyyedir.

Nitekim Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz Ashab-ı Kiram’ı infakta bulunmaya çağırırdı; hatta bazen herkesin içinde bazı sahabilerine tek tek sorarlardı. Mesela Tebük seferi öncesi Rasûl-ü Ekrem, infak seferberliği başlatır ve "Ya Ebu Bekir, sen ne getirdin?" diye sorar. "Malımın hepsini getirdim ya Rasûlallah?" "Peki, evdekilere ne bıraktın?" "Allah ve Rasûlü’nü bıraktım!" Sonra "Sen ne getirdin ya Ömer?" diye sorar. O da: "Malımın yarısını ya Rasûlallah." der… İşte din, iman ve vatan müdafaası için yapılan umumî infaklardaki bu açıktan verme sünnet-i seniyyesi ve "Allah rızası için yaptığınız maddî yardımlarınızı açıkça verirseniz ne güzel!" [Bakara, 2/271] âyet-i kerimesi doğrultusunda çağın ehl-i hamiyet mü’minleri, imkânlarını birleştirerek bir "imece" neşvesi içerisinde cihanşümul bir seferberlik gerçekleştirmektedirler. Bu münasebetle yakın-uzak akraba-i ta’likâtına açılır, dost ve arkadaş çevresine uzanır ve tanıdık-tanımadık herkesi, adeta bir sefere çağırıyor gibi bu büyük hayır kampanyasına iştirak etmeye gür bir sesle davet ederler.

Elbette ki çok verebilmek önemlidir. Kapıya gelen dilenciye yardım eder gibi, fakirleri istemek mecburiyetinde bıraktıktan sonra –bir de cimri ikramı ile- onları "kapıdan savma"nın iman kardeşliği ile hiçbir zaman te’lifi mümkün değildir. Hele ihtiyaç, şahsî değil de, millî, manevî ve kutsî bir ihtiyaç ise. Bir düşünelim: Tebük seferinde 1000 deveyi yükleri ile birlikte cihad hazırlıkları için hibe eden Hz. Osman’ın bu büyük infâkı karşısında Allah Rasûlü o kadar razı olmuşlardı ki, dudaklarından şu cümleler dökülüvermişti: "Osman artık bundan sonra ne yapsa ona zarar vermez!" Demek ki her ne kadar verilen şeyde ihlâs her zaman için en önemli öz olma mevkiini korusa da, yani keyfiyet (nitelik) birinci dereceden önemli olsa da, kemmiyetin (niceliğin/sayının) önemsiz olduğunu söylemek mümkün değildir. Hz. Osman orada eğer 50-100 deve vermiş olsaydı, acaba Rasûl-ü Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu kadar sevindirebilecek miydi, sevindirip de hayatındaki belki de böylesine kaderdenk bir Nebevî müjdeye mahzar olabilecek miydi?

Binâenaleyh infakta ihlâslı olmak kaydıyla çokça vermek en idealidir. Verilebilenin en çoğunu hibe etmek ve kendini zorlayarak tasaddukta bulunmak, akl-ı meâd bakımından daha isabetli, daha ma’kul, daha merğubdur. Nitekim böyle infakta bulunan kimseye Cenab-ı Mevla: "Ey âdemoğlu sen bolca ver ki sana da bolca verilsin." [Buhari; Müslim] diye seslenir. Demek ki veren, esasen kendisine veriyor, başkasına değil. Akıllı insan, ölümden sonrasına hazırlık yapan insan değil midir? Büyük davalar, büyük masraflara, ağır bedellere ihtiyaç duyar. Bir bakıma ne kadar infak, o kadar i’lâ-ı kelimetullahtır. En hayırlı yolların dahi şerre sapakları olduğu üzere, bu hususta da bazı sapma noktalarına ve kayma zeminlerine işaret eden samimi bir kalemin muhasebeye çağıran şiirimsi kelamıyla mevzuya parantez açalım:

"Ey adayıp, adaklarına paha biçenler ve ey adaklarını en değersizinden seçenler! Adarken aldananlar, aldanırken aldatanlar, hesabını tek dünyalı zihniyette tutanlar, gözleri doymayanlar, infak ederken parmak uçlarıyla tutanlar… Hz. İbrahim’in adağına, Hz. İsmail’e selam olsun! Ki o bedenini babası İbrahim’e, canını Allah’a teslim etmekte bir an olsun tereddüt etmedi. Siz ey kurban keserken İsmail’i unutanlar, İsmail sınavını vermeden, kurbana duranlar… Siz ey gözyaşlarının zekâtını veremeyenler, Zekâtını kırkta bire indirgeyenler, alırken gözleri parlayıp, verirken elleri titreyenler, istemeye meyledip, Vermeye yeltenmeyenler… Siz ey… Adağını yerine ulaştıranlara burun kıvıranlar, Oturduğu yerden teoriler üretip, Pratikte kılını kıpırdatmayanlar…" -B. A.-

Ne diyelim: Cenâb-ı Mevlâ, bizleri edebiyat yapmaktan muhafaza buyursun, hakikati yaşamaya muvaffak eylesin. Evet, hayatın zekâtı, yani şerlerden arındırılması için en sâlih vâsıta o hayatı verene adanmışlıktır. Adanmışlık ki maddî-manevî bütün imkânları Hakk’ın yoluna armağan edebilmekle mümkündür ve hakiki imanın lâzım-ı gayr-ı müfârıkıdır. O sebepledir ki Peygamber Efendimiz: "Kâmil mü’min, sonu Cennet oluncaya kadar hayır işlemeye doymaz." buyurmuşlardır [Tirmizi; İbn-i Hibbân]. Kur’an "ricâl" (adamlar, er oğlu erler, yiğitler, kahramanlar) olarak anlattığı o adanmış ehl-i hamiyeti şöyle anlatır: "Onlar öyle kimselerdir ki, mallarında istemekten başka çıkar yol bulamayan yoksulların ve (muhtaç oldukları halde hallerini gizledikleri ve isteyemedikleri için) ihtiyaç içinde oldukları bilinmeyenlerin hakkı olduğunu kabul ederler (ve onların hakkını bir tarafa ayırırlar)." [Meâric, 70/24].

Nûr’a gark olmuş öyle ricâlullah, "Öyle yiğitler vardır ki, ne geçimleri adına sürekli icra ettikleri ticaret, ne de (günlük) alım-satım işleri, onları Allah’ı zikretmekten, (O’nun adını yüceltmek için ders halkaları oluşturmaktan), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaktan ve zekâtı tastamam ödemekten alıkoyamaz. Onlar, kalplerin halde hale girip altüst olacağı, gözlerin dehşetten donakalacağı bir günden korkarlar. Allah, onları en güzel amellerine göre mükâfatlandıracak, üstelik onlara lütf u kereminden daha fazlasını verecektir. Allah, her kimi dilerse ona hesapsız rızık bahşeder." [Nur, 24/37-38].

Hâsılı: Hakk’a, hakikate, eğitime ve barışa adanmış ruhlar, bütün varlıklarıyla beraber infâklarını da i’lâ-yı kelimetullah ufkunda eda ederler; diğergâmlık ve fedâkârlık çıtalarını üst üste yükseltirken, hususî kulluklarını da asla ve kat’a ihmal etmezler, şahsî füyûzât hislerinden fedâkârlığa mecbur kalırlarsa da, bunu "hayr-ı kesîr için şerr-i kalîl irtikâp edilebilir" fehvâsınca mahcup ve mahzun olarak yaparlar ve neticede ise hayatlarının küllî zekâtını en ideal biçimde verebilmeye bakarlar.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
talat  - tşkkr   |2008-03-20 08:34:53
değerli büyüğüme saygı sevgi ve mhub betlerimi sunuyorum.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 08.07.2008 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Nasıl Keyfiyet Kazanılır?

Seyredin

Peygamberlerin Hususiyetleri

Seyredin

His Felcinin Sebepleri

Dinleyin

Secde İzindeki Tehlike

Dinleyin

Edremit Vaazı - 1974

İndirin

Berlin Konferansı - 1977

İndirin

İnsan, çok söz söylemekle değil, söylediği sözlerin yerinde ve faydalı olmasıyla kadrini, kıymetini yükseltir. Aksine, her yerde ulu orta konuşan kimse, hele konuştuğu şeyler de yüce mefhumlara ve uzmanlık isteyen mevzulara dairse, hem bir sürü hatalara düşer, hem de kendi değerini düşürmüş olur. “Çok konuşanın çok sakatatı olur” sözü ne kadar yerinde ve kıymetli bir sözdür.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri