| Her Şey İşte Bu Kadar Basit "Ama"... |
|
|
| Hamdi Yılmazer, Aksiyon | |
| 07.04.2008 | |
|
Sonuç istiyorsak ama'sız, fakat'sız cümleler kuralım, denilir. Doğrudur. Şartlı adımlar karşı tarafta çekinceleri tetiklemeye başlıyor ve muhtemel çözümler daha başlamadan bitiyor. Ama… "Biz asılız. Bu ülkede 'bizim' istemediğimiz şey olmaz." zihniyetine sahip bir kesim varsa ve bu kesim, kemiyet itibariyle azınlık olmasına rağmen, devlet içindeki etkinliği bakımından belirleyici olabiliyorsa o zaman iş 'ama'lara kalıyor. "Siz" istediğiniz kadar samimi çözümler peşinde olun. Bütün çıkarlarınızdan vazgeçip, ülke ve millet menfaatleri açısından olabilecek en fedakâr tarzı benimseyin. "Biz" kuşku duyarız. "Kimsiniz ki? 'Biz'e çözüm teklifinde bulunabiliyor, bir de fedakârlıktan söz edebiliyorsunuz?" der, alakalı kurumun başındakine bir açıklama yaptırarak, "bizce" başka türlü olması imkânsız, tek şıkkı 'siz'e bir kere daha bildiririz. "Bizim" gazeteler "… dersi" başlıklı haberlere, yerinizi gösteren yorumlar ilave edip, "haddinizi" bildirirler. İster başbakan olun, isterse meclis başkanı.. laiklik konusuna girmeniz yasaktır. Bu konu "siz"in, tamamına asla vâkıf olamayacağınız derin bir bahistir. Dünyadaki örneklerinden, kavramın esasından ya da yeni açılımlardan bahsetmeye kalktığınız anda "siz"e, "biz"den biri sert tonda ve "belleten" üslubuyla bir "laiklik dersi" verir. "Siz" laik değil, ancak laiklik karşıtı olabilirsiniz. Hatta o konuda en merkeze yerleşip, odak bile oluşturabilirsiniz. En iyisi bu konudan hiç bahsetmeyin… "Siz"in karşınızda kanun, "biz"im altımızda hukuk vardır. Sizin arkanızda millet, bizim elimizde millet adına, milletin yetkisini kullanan kurumlar vardır. Daha ne diyelim ki? "Siz" elinizdeki yetkiyi bile ancak "biz"imle kullanabilirsiniz. Şimdi dönün, İlhan Selçuk'un "ben" mi "biz" mi konulu yazısını iyice okuyun. Ondan sonra Cumhuriyet adlı gazetenin "Hedef ordu ve yargı" manşetini neden attığını düşünün. Savcıya neden "abi nasihati" adı altında Ziverbey Köşkü'nde yaşadığı işkenceleri hatırlattığını teemmül edin. Kendisine "abi" demenize izin verdiği için ne kadar büyük bir fedakârlıkta bulunduğunu belki bir parça anlayabilirsiniz. "Biz'e" sorguda da, yargıda da insanüstü muamele edilir. "Siz" oralara asla düşmeyin. Çünkü "biz"i rahatsız eden durumların cezası nihayetsizdir. "Biz" dünya nereye giderse gitsin, çağlar ne şekilde değişirse değişsin "siz"inle eşit olamayız. Ne hukuk önünde, ne de insanlıkta vs… O yüzden şimdilerde nitelikli oy konusuna kafa yoruyoruz. "Siz'in" çokluğunuz, "biz'im" niteliğimizle tartılmamalı. "Teneke kafalılarımız" olsa da… Ve bu memleket "siz'e" emanet edilemeyecek kadar önemlidir. Çünkü "biz'imdir." "Biz'den" birinin aleyhine yapılan muamele hepimize yapılmış sayılır. Sizin hepinize yapılan muamele eğer bizzat şahsınıza yapılmamışsa "siz'i" asla ilgilendirmez; ilgilendirmemeli! Siz şimdi kalkıp, ayrımcılıktan, hukuk önünde eşit olmamaktan, demokrasi gibi, insan hakları ve özgürlükler gibi hiçbir şekilde "siz"i ilgilendirmemesi gereken bahisleri elinize alıp, karşımıza dikiliyorsunuz! Uğraşmayın! Bunu bir nasihat yahut "biz"im "siz"e ne de olsa komşuluktan doğan bir iyiliğimiz olarak görün. Her ne kadar aramızda geçen şeylerden dolayı bizim aleyhimize açıklama yapıyor olsalar da, AB ve diğer Batılı ülkelerle aramızda "siz'in" asla kuramayacağı kadim ve derin ilişkiler vardır. "Biz" onlarla öz-de-bir-iz… "Siz" belki sözde bir… O yüzden bizi, kadim dostlarımızla oyalamaya çalışmanız pek de akıllıca bir yol değildir. Çapınıza bakın, ille de dışarıya bakmak istiyorsanız Filistin'e bakın. İsrail, tepelerine tepelerine vururken onlar nasıl birbiriyle savaşmaktan özel bir zevk alıyorlar, görmüyor musunuz? İşte "sizin" gerçeğiniz bu! "Siz'inkiler" kalkıp, "Onları birbiriyle İsrail vuruşturuyor." diyebilir en fazla. Bunu da muhteşem bir sezgi ve öngörü olarak ifade ederler. Sonra "bilmişliğin" verdiği deruni lezzetle tatmin olup, kulaklarının üstüne yatarlar. "İsrail eğer Hamas ile Fetih'i çarpıştırıp, bir fiskeyle ikisinin birden defterini dürebiliyorsa daha niye uğraşıyoruz ki?" sorusunu bile sormazlar. Bakın bir örnek vereyim. Sizin için daha açıklayıcı olur belki. Adalet bakanlığı da yapmış, sizin içinizde duran biri You Tube'a konuşmaları düşen "biz'den" bir savcı, bir bürokrat ve iki general için şunları söylemiş: "Kamuoyunu bu kadar meşgul ediyorlarsa onların da bir açıklama yapması gerekir." Bakın! "Siz'den" bakanlık yapan biri bile "biz'i" tanımaktan, aramızdaki farkı görmekten aciz kalıyor. "Biz'im" Âşık Melih'e dedik ki, buna bir cevap ver; ne de olsa bakandır. Melih 12.03.2008 tarihinde şöyle dedi Milliyet gazetesindeki köşesinde: "İyi de… İnsanlar geçmişte ne söyleyip ne söylemediklerini kelimesi kelimesine hatırlayamaz ki… Bunları ben söyledim ya da söylemedim demeleri zor. Bu konuşmaların bir kısmı sahih bir kısmı montaj olabilir… Önündeki arkasındaki cümlelerden arındırılarak bambaşka anlam kazandırılmış olabilir… Ayrıca bu kimselerin kalkıp, 'Ben bunları söylemedim' ya da 'Şurasını söyledim burasını söylemedim' demeleri kimi başka tartışmaları başlatmaz mı? Bu konuşmalar ayıplanabilir, eleştirilebilir. Ama içlerinde suç unsuru yok… Bir hukuk kuralını da buraya iliştirelim: Hukukî bir şekilde elde edilmemiş deliller delil sayılmaz." Ben bu örneği verdim ya bak hemen sizinkilerin ne yapacağını da söyleyeyim: Bizim Âşık Melih'in yazılarını didik didik edecekler. 24.06.1999 tarihinde yazdığı "Urlalı Seferis (2)" yazısını bulacaklar. Sizin ifadenize göre söyleyeyim, "Hocaefendinin" kasetlerinin montajlanarak yayımlandığı zaman yazdığı cümleleri o yazıdan çıkartacaklar. Sonra da ardından soracaklar: Madem "Hukukî bir şekilde elde edilmeyen deliller delil sayılmaz." ve madem, "Bu konuşmaların bir kısmı sahih bir kısmı montaj olabilir… Önündeki arkasındaki cümlelerden arındırılarak bambaşka anlam kazandırılmış olabilir…" Hocaefendi'nin konuşmaları onlarca kasetten cımbızlanmış cümlelerin montajı olduğu hâlde neden kıyametler koparıldı? Yetmedi davalar açıldı. Bu davalarda mahkûmiyet verilemediği hâlde peşi bırakılmadı. Temyizlere, yüksek yargılara taşınarak ille de suçlu durumuna düşürebilmek için olmadık yollar denendi o zaman? Melih Âşık neden böyle bir ayrımcılık yapıyor ki? Hukuk kaidelerinin herkese aynı şekilde uygulanmaması bir ayrımcılık değil de nedir? Herkes için aynı düşünseniz mesele kökünden hallolacak. Bu konu bu kadar basit…" İşte sizinkilerin söyleyecekleri…Bunlar boş sözler. Bakın, şu vecize gibi cümleyi sakın unutmayın: "Hukuk örümcek ağı gibidir. Küçük sinekler yapışır, büyükler deler geçer." İşte en büyük hukuk budur!... Sizin hocanızın yaptığının kırkta birini "biz'den" birisi yapsa üstün başarı madalyalarıyla ödüllendirir, eksik bırakmamak için ne lazımsa yapardık. Ama "siz'in" içinizden çıktığı için, yapılanın bin katını daha yapsa yine suçtur, yine suçtur. Kabahatini binle çarpmış olur. Başarı bizim, başarısızlık sizindir. Sizden birinin başarılı olması başlı başına bir cürümdür!.. Neyse fazla vaktimi aldın. Bir iki dakika daha vereyim, belki bir şeyler söylersin de aleyhinde delil teşkil eder. Konuş. Söz senin… Ne diyeyim Efendi!.. Ne lazımsa söyledin. Benim köşemde bile sen konuştun. Ben sadece örümcek ağını delecek kadar güçlü olmanın şart olduğunu anladım. Bu konuşmadan önce size bir şey anlatamayacağımı biliyordum. Fakat sizlerin kendi kendinize bir kritik yaparak, belki bir orta yol düşüncesine ulaşabileceğinizi umuyordum. Şimdi sadece sizin gerçeğinizin olabileceğini iyice anladım. Anladığın nedir? Gerçeğe giden yol örümceklerin ağını delebilmekten geçiyor… |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



Yer demir, gök bakır derler ya işte öyle… Hava kurşun gibi ağır… Mevzu desen binlerce… Haber desen gırla gidiyor. Komplolar, planlar, korkular iç içe… Umut mu? Bu milletin umudu hiçbir zaman tükenmez. Ve bu konuda yazılacak çok şey vardı "ama…"



