| Fethullah Gülen Politik Bir Figür mü? |
|
|
| Mehmet Gündem, Yeni Şafak | |
| 25.05.2008 | |
|
Batılıların "Gülen hareketi" dediği, fikir ve ruh mimarının ise "Gönüllüler hareketi" olarak nitelediği "mesuliyet hisleriyle dolu insanlık uğraşından" söz ediyorum. 90'ların başında dünya ile tanışan hareket, eşrefi mahlukat olan insanı "yüceltme" ilkesiyle yerinden, yurdundan kopup düşeceği, düşüp yeşereceği gönül arayışına girdi yeryüzünde. İçinde yılların hicranı, derin hüzünler, büyük sancılar, fikir çilesi, mahrumiyetler, hasretler, yalnızlıklar ve gurbet barındıran bu "kutlu gidiş", şimdilerde ruhunun ilhamlarına karşılık gelen bereketlerle dönüyor anavatanına… Her yıl bu mevsimde olduğu gibi yine dünyadan yüzlerce çocuk Türkiye'ye, Türkçe Olimpiyatı'nda yarışmaya geliyorlar. Bu yıl altıncısı düzenleniyor ve tam 110 ülkeden geliyorlar. Yani 110 ülkeden gelen çocuklar Türkçe konuşuyorlar, bizi kendi dilimizle kendi coğrafyamızda tanıma imkânı buluyorlar. Dünya hızla bize geliyor. Dışarıda açılan "Türk okulları" gittikleri her yerde "sulh adası" olarak belirirken, bu okullar üzerinden o coğrafyalarda yeniden düşünülen Türkiye ise "cennet ülkesi" olarak görülüyor. Türkiye gittikçe büyüyen bir cazibe merkezine dönüşüyor. Fakat Türkiye kendi içinden çıkan bu büyük düşünceyi, vatan, ülkü, bayrak ve insan sevgisini "müşahhas" hale getiren hareketi, "müspet eylem merkezi" aksiyon ruhunu anlamakta, değerlendirmekte büyük sıkıntılar çekiyor. Basiretsizlikle, tarihin seyrini değiştiren bu çağlayanı zaman zaman kendine hasım olarak görüyor. Görüyor da ne oluyor? Türkiye zaman kaybediyor, değerlerinden uzaklaşıyor, sahipsizleşiyor, yorgun düşüyor ve nihayetinde korumasız kalıyor. İki Türkiye var; Biri; biri küçük düşünen, ideolojik körlüğe saplanmış, menfaat ve iktidar odaklı Türkiye. İkincisi de, büyük düşlerin, kendi ömür hudutlarını aşan mefkurelerin yeşerdiği insan ve hizmet odaklı Türkiye. Birincisi yabancılaşmaya çok açık, ikincisi yerli ve milli hususiyetlerini zenginleştirip onları evrensel alana "kendi kalarak" taşımaya dönük bir yüzü var. Biricisinde korku, içe kapanma, ikincisinde, huzur ve dışa seyahat var. Birincisinde insanın anlam dünyasını daha ziyade seküler paradigmalar tanımlıyor. İkincisinde ise, insanın anlam dünyasını, varlığın izahını din yapıyor. Gülen hareketi bu ikinci kısım Türkiye'dedir. Küçük Türkiye'nin müntesipleri büyük ölçüde Gülen hareketini anlamıyor, anlayamıyor. Türk aydını, Türkiye iktidarları, bu çapta bir hareketi daha önceden yaşayıp anlama tecrübesine sahip olmadıklarından hareketi anlamakta zorlanıyorlar. Çünkü Gülen hareketi herkes açısından yeni bir durum, "sıfır tecrübe" demektir, ki parametre koyamıyorlar. Düşünce adamları, üniversiteler bu ve benzeri hareketlere bir "sosyal bilimci ilgisiyle" dahi yaklaşmayı tehlikeli buluyorlar. Hareketin çapı ne olursa olsun "merkeze bağlı" ürkmüş zihinler "anlam eylemine" kapanıyorlar. Buralarda "yok" sayılırken, dünyada, adına kürsüler kuruluyor, akademik mahfillerde "Gülen hareketi" başlıklı anlama çabaları boy gösteriyor, dünyanın önemli entelektüelleriyle, tarihe mal olmuş filozoflarla karşılaştırılıyor, metin kritiği yapılıyor. Dünyanın önemli yayın organları, hareketin mahiyeti ve faaliyetleri üzerine araştırmalar yapıp dosyalar yayınlıyorlar. İster merak, isterseniz ilgi deyin "üzerinde düşünülmeye değer" bir insan olarak görülüp eserleri tahlil ediliyor, hakkında tezler yayınlanıyor. Bütün bunlar Türkiye'de değil, dünyada oluyor. Çünkü Gülen dışarıda düşünür, filozof, fikir adamı, alim ve berrak bir Müslüman olarak algılanıyor. İçeride ise "Küçük Türkiye"deki kimi çevrelerde politik ve siyasi bir figür olarak görülüyor ve bütün yapıp ettikleri, bütün düşünceleri, hisleri "güç" kavramı ve "güç ilişkileri" bağlamında değerlendiriliyor. Hareketin fikir boyutları, ruh ve mana kökleri, ufku, dini ideali, insani ideali, sosyal ideali üzerinde hiç mi hiç kafa yorulmuyor. İçeride onu takdir edenler bile İslami açıdan meşru olmayan kavramlarla, "İslam'ın Calvini" diyorlar ki Gülen bu tür sıfatları şiddetle reddediyor. Tamam batı kendi terminolojisiyle okuyor, tartışıyor, değerlendirmeye çalışıyor da Türkiye'de bazı çevreler Gülen'in gayretlerini "günü geçmiş bir medeniyete" yoruyorlar. Demem o ki Gülen'i ve hareketi anlama konusunda batı bizden daha açık duruyor. Gülen'in ve Gülen hareketinin içeride bazı çevrelerde anlaşılmamasının, üstelik ısrarla yanlış anlaşılmasının, daha ötesi bir korku objesi olarak sunulmasının bir takım nedenleri var; Bir; Gülen hareket dini motivasyonu yüksek bir harekettir. İçinde yüksek düzeyde "İslami ve insani" sorumluluk var. Dolayısıyla bu çevrelerde dine ve dini olara karşı radikal bir tavır var. Bazı Müslümanların "olumsuz halleri"de bu tavrı besliyor, onların dünyasında dinin anlam boyutunda derin kaymalar meydana getiriyor. İki; Gülen kendi metinlerinden bağımsız pozitivist ve modernist kavramlarla okunduğunda, bu onun fikri ve ruhi dünyasını sezme, idrak etme imkanını ortadan kaldırıyor. Bu durumda zihinlerde beliren Gülen gerçeği değil, yabancı bir Gülen algısı oluyor... Dolayısıyla bizde tartışılan "gerçek Gülen" değil, algıyla zihne yerleşen "ürettiğimiz Gülen" imajıdır. Üç; Güleni ve hareketi "güç" ve "devlet" kavramları arasına yerleştirip, onu siyasi okumaya tabi tutuyoruz. "Siyasi aktör" gibi konumlandırıp öylece sorular soruyor, ona göre tavır alıyoruz. Dört; merkez elitin, çevrenin yükselişine gösterdiği doğal tepki de Gülen'in anlaşılmasında başka bir engeldir. Gülen'i en baştan "sorun ilan eden" çevrelerin Gülen'le ilişkisi ötekileştirme ilişkisinden başka bir şey değildir. Dinle sorunlu zihinler için Gülen hareketi elbette soru işaretleriyle doludur. İnsanla barışık olmayanlar açısından da öyle. Bu açıdan "yanlış anlaşılması" kaçınılmazdır. Çünkü bütün okumalar, görmeler hep "yabancı kavramlara" emanettir. Gülen hareketi tek başına bir "sosyal hareket", bir "sosyal sorumluluk projesi" değil, daha derinde "dini" bir gerekliliktir. Hareket İslami olmakla birlikte, seküler gerçekliği de reddetmez, fakat bu reddetmeme hali, sekülerizmin rüzgarına kapılma biçiminde değil, "makul olan alanları", "evrensel doğruları" paylaşırken, kaostan, kavgadan, çatışmadan uzak durma ilkesiyle "konuşulabilir durumda kalma" halini koruyarak "kendi kalarak uzlaşma", ortak yaşam alanı, paylaşımları tesis etme dikkatine dönüktür. Burada anahtar kavram "konuşma imkanı"nı yitirmemedir. Hareketin, dini, sosyolojik, felsefi, tarihi, yerel, evrensel, konjonktürel boyutları vardır. Bütün bu boyutlar birlikte ele alınıp değerlendirilmeden "son fotoğraf karesi" üzerinden tanımlama yapmak ya da bir takım sloganları referans alarak "anlamak" mümkün değildir. Gülen ne "İslamın Calvinisti"dir ne de siyasi bir figürdür. Siyasetin ya da devletin alternatifi de değil, İslam'ın Anadolu coğrafyasında neşet eden bin yıllık yorumunun bileşkesidir. Asr-ı saadet pratiğinden olduğu kadar derin Anadolu yaşayışından da beslenen Gülen, asla ve usule sadık ve fakat sesini çağın idrakine taşımış, düşünceleri dünyaya açılmış ve küresel zeminde yankı bulan bir "Müslüman öncü"dür. Gülen'in gücü en evvelde şümullü müminliğinden, ilmiyle amel eden alimliğinden gelir. Gülen'in fikirlerinin içeride ve dışarıda geniş kesimlerce ilgi görmesinin en büyük nedeni onun Müslümanlığı yaşama konusunda gösterdiği "tehalük" derecesindeki gayretidir. Gülen bu anlamda da tanınmadığından yeterince anlaşılmıyor. Bilgi ve duygu dünyamız sığ ve hem insana hem de İslama yabancı olunca Gülen hareketini anlama imkanı da ortadan kalkıyor. En güçlü duygumuz -bütün kesimlere karşı- önce karşı olmak, sonra da varlığını sorgulayıp onun meşruiyetini tartışmaya açmak olmamalıydı… Gülen hareketi yirmi yıldır sürüp giden "kutlu yolculukla" Türkiye'yi "merkez ülke" haline getirirken, dünyalı Türler ve onların kurduğu ilişkilerle bir "ağ bağlantısı" geliştiriyor ki, bu üzerinde durulması gereken çok önemli bir konudur. Türkçe olimpiyatları üzerinden bu "ağ bağlantısı" teorisini düşünün derim. Hareket üzerinden yeni ilişkiler kuruluyor ve böylece algılar değişiyor. Algı düzeyinde en çok mağdur olan "İslam algısı" da değişiyor bu zeminde. Gülen'e ve Gönüllüler hareketine "Küçük Türkiye" üzerinden değil de "Büyük eserler" üzerinden bakıldığında çok daha başka şeyler gözüküyor… Baştaki soruya geri dönelim, Fethullah Gülen politik bir figür mü? Hayır, o kitleleri dünya çapında etkilemiş küresel bir aktör, büyük düşlerin ilham kaynağı. O tek başına bir mefkure adamı… İçimizdeki yabancılar ya da yabancı kavramlar "Gülen gerçeğini" göremiyorlar. |
|
| Son Güncelleme ( 25.05.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|









