Gelincikler Anadolu'da Buluştu Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 6
Kötüİyi 
Aksiyon   
02.06.2008

Gelincikler Anadolu'da BuluştuTürkçe Olimpiyatları heyecanı bu yıl Anadolu'yu da sardı. Yurtdışında çalışan Türk öğretmenler, ailelerini öğrencileriyle tanıştırdı. Gediz'de, Düzce’de, Afyon'da, Ankara'da yabancı öğrenciler evleri şenlendirdi.

'9Aralık akşamı Elazığ Genç İş Adamları Derneği'nin Elazığ'dan beş kıtaya 'Önden Giden Atlılar' programının davetiyesini aldım. İşin doğrusu programın ne olduğunu anlayamadım. Merak ettim. Eşimle programı izlemeye gittim. Elazığ'ın ne kadar tanınmış iş adamı ve siması varsa oradaydı. Rengârenk bir korodan İstiklal Marşımızı dinlerken tüylerim diken diken oldu. Siyah, sarı, beyaz, çekik gözlü envai çeşit milletten çocuklar hem Türkçe konuşuyorlar hem de marşımızı bizimle birlikte en içten nağmelerle söylüyorlardı. Daha ilk anda şoka girmiştim.

"Sonra sahneye anneler ve babalar çıktı. Kimi ABD, kimi Endonezya, kimi Meksika, kimi Afrika'dan olmak üzere internet üzerinden yapılan bağlantı ile izlettirilen görüntüler beni hayallerimin ötesine götürdü. Meğer izlediğimiz öğretmenler, bu ülkelerdeki Türk Kolejleri'nde görev yapan gakkoş öğretmenlerimiz, sahnedeki anne-babaların gurbetteki evlatlarıymış… Kimi 5, kimi 7 senedir gurbetteymiş. Onlar ekranda konuşurken sahnedeki analar iki göz iki çeşme ağlıyor, biz de bu âna, yani tarihe tanıklık ediyorduk. İşte o an yüreğim daraldı, utancımdan yüzüm kızardı. Başım öne düştü.

"Ağlıyorum ama başkalarının ağladığı bu mukaddes tabloya değil, utancımdan ağlıyordum. Çünkü 2 ay önce yeğenim, evime biraz daha yakın olsun diye bir milletvekilimizden aracı olmasını istemiştim. Ya şimdi... Uçakla bile 10-12 saatle gidilebilecek yerlerde benim aslan gakkoşlarım, insanlık için bayrak bayrak dalgalanıyormuş da haberim yokmuş. Ya o anne-babalar…! Hepsinin ellerinden öpüyorum. Hele en son çıkan şehit öğretmenin ailesi vardı ya... Bittiğim andı. Kazakistan'da öğretmenlik yaptığı okulda sıra taşırken merdivenden kayarak sıraların altında kalan şehit gakkoş! Ekrana Harput'taki mezarının görüntüleri yansıdı. Harput'umun bağrına ekilmiş bir sümbül gibi gülümsüyordu. Dilim tutuldu.

"O gece benim kırılma noktamdır. Laf üretenlerle iş üretenlerin, Sera ve Süreyya misali farkını gördüğüm andır. Dini, dili bizden olmayan gurbet ellere evlatlarını feda edenlerle, köyden merkezdeki bir okula yeğenini aldırmak için uğraş veren benim gibiler, hakkımız olmadığı hâlde aynı salonu paylaşıyorduk. Geceyi düzenleyenler çok anlamlı bir güzellik daha yaptılar; her aileye oğlunu temsilen bayrak verdiler ve dediler ki: Evladınızı size hatırlatacak daha kutsal bir şey bulamadık. Mukaddes hilâlimizi en şerefli biçimde temsil ediyorlar. Onları ancak böyle hatırlatabiliriz.

"Al bayrağımı öperek anaların mübarek ellerine bıraktılar. İyi ki gelmişim önden giden atlıları görmeye… Onlara buradan bir müjde vermek isterim. Bunu da bir hediye olarak kabul etsinler. Fırat Üniversitesi'nde onları bir atlı daha bekliyor. Bir oğlum var, herhangi bir Türk Koleji'ne kabul ederlerse -asil soyum adına- onunla iftihar edeceğim. Gayret edin! Sadece bir bayrak değil, bin bayrak daha dalgalanmak için rüzgâr bekliyor."

Bu mektup Elazığlı İbrahim Öztürk'e ait. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak'a gönderdiği mektupta, Elazığ'dan dünyanın dört bir yanına öğretmen olarak giden Ayşelerin Mehmetlerin aileleriyle bilgisayar ekranında buluşmasını anlatıyor.

Geçtiğimiz aralıkta Elazığ'daki programa "sanal" konuk olan o öğretmenler, 6. Türkçe Olimpiyatları vesilesiyle iki haftadır öğrencileriyle birlikte Türkiye'de. Türkçe Olimpiyatları için 110 ülkeden gelen öğrenciler, bu sene çok farklı bir tat bıraktı damaklarda. Ankara'da, Bursa'da, Kayseri'de, Sakarya'da, İstanbul'da seyircinin karşısına çıktılar. Şiirleriyle, şarkılarıyla, tiyatrolarıyla her biri ayrı bir renk olarak hafızalara kazındılar.

Kimi Sakarya Türküsü'nü okudu ezberden. Kimi Aydın efeleri gibi diz vurup "haydi efeee" diye haykırdı. Kimi şarkı söyledi, kimi türkü. Hepsi içtendi, hepsi samimiydi. Öyle olduğu için de dinleyenleri bazen gözyaşlarına boğdular, bazen de kahkahalara… Türkçe Olimpiyatları'nda yarışmak için 110 ülkeden gelen 550 öğrenciden bazıları, öğretmenlerinin ailelerini ziyaret etti. Aksiyon da onların hikâyelerine şahitlik yaptı.

Ankara'nın Pursaklar ilçesindeki Üçhisar Sitesi'nin o gün pek de alışık olmadığı bir misafiri vardı. Şahin ailesi, kahvaltı sofrasında rengi, dini, ırkı farklı birini ağırladı, Sibulele Michani'yi. Türkçe Olimpiyatları için ülkemize gelen Sibulele, sofranın neşe kaynağıydı o gün. Düzgün Türkçesi, sempatik tavırlarıyla dikkatleri üzerine çekti. Memleketi Güney Afrika'dan binlerce kilometre ötede aile sıcaklığını yaşadı. Öğretmeni Hüseyin Gencel de bir yıldır görmediği kız kardeşi Necibe Şahin'in evinde iki mesut saat geçirmenin mutluluğunu yaşadı o gün.

AMASYA'YA GİDEMEDİ, AİLESİ STANTLARA GELDİ

Hüseyin öğretmen en son bir yıl önce görmüş Amasya'da oturan ailesini. Olimpiyatlar için Türkiye'ye geldiğinde memleketini ziyaret edemediği için anne ve babası onu görmeye Ankara'ya gelmiş. Altınpark'ta buluşan aile oldukça mutluydu. Anne Adeviye Hanım oturduğu köşeden oğlunu sevgi dolu gözlerle seyrediyordu. Güney Afrika'dan gelen öğrencilerin kendisini Türkçe "hoş geldiniz" diyerek karşılamasına ise şaşırıyordu. Oğluyla doyasıya konuşamadı; ama onu ve öğrencilerini bizzat görerek hasretini bir nebze de olsa giderdi Adeviye Hanım.

Hüseyin Gencal'ın ablasıNecibe Hanım, hazırladığı sofrayla konuklarını mutlu etmek için elinde geleni yaptı. Sibulele Michani, otelin yemeklerinden daha güzel bulmuştu kahvaltı sofrasını. Ailenin en küçük bireyi Efe, ilgiyle izliyordu dayısının zenci öğrencisini. İlginç olan ise ev halkı ile misafirlerin Türkçe ortak paydasında buluşmalarıydı. Diyalog kurmakta zorlanmıyor, hatta espri bile yapıyorlardı. Sibulele, Türkçesini ilerletmek için geçen yıl altı ay boyunca Kırıkkale'de kalmış. Yaşadığı dostluklar, edindiği tecrübeler ona tam bir Türk gibi davranmasını öğretmiş. Afrikalı öğrenciye Türklerin en tuhaf gelen huyu, yemek yedirmekte ısrarcı olmaları… "Lütfen ye, ölümü gör, ekmeksiz götür…" Sibulele'nin aklında kalan ilginç diyaloglardan bazıları.

ARADIĞINIZ KİŞİYE ULAŞILAMIYOR

Hüseyin Gencel beş yıl önce karar verir yurtdışına gitmeye. Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi'ni bitirir bitirmez tek hayali Afrika'ya gidebilmektir. Afrika'ya gitmek istediğini söylediğinde biraz geri durur Gencel ailesi. Ancak Hüseyin öğretmene Afrika yolları gözüktüğünde pek ses çıkarmazlar. İnternet o dönem yaygın olmadığı için ailesiyle tek iletişimi telefon üzerinden olur. En çok dil eğitiminde zorlanır genç öğretmen. Etrafındaki insanların ne söylediğini anlamamak, derdini anlatamamak Türkçeye olan hasretini bir kat daha artırır. Hatta Türkiye'yi aradığında 'Aradığınız kişiye ulaşılamıyor' cümlesi bile kulağına o kadar hoş gelir ki, dinledikçe dinlemek ister.

Hüseyin öğretmen Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki dört Türk okulundan birinde görev yapıyor. Okulun yaklaşık bin 500 öğrencisi var. Cape Town'da yaşayan Gencel, "Türkiye'ye gelişlerimde ablama uğramak nasip olmamıştı. Şimdi bunu gerçekleştirdim. İki saat de olsa görüşmek kâfi geldi." diyor. Ayrılırken kısa da olsa hasret gidermenin mutluğunu yüzünde taşıyor.

KAYSERİ OTOGARINDA MERSİN-SENEGAL HATTI

Bir anne babanın fedakârlığı nasıl anlatılabilir ki... Bir yıldır göremediği Senegal'deki oğlunu görebilmek için beş saatlik yoldan gelen Gülbay ailesi için fedakârlık kelimesi kifayetsiz kalıyor bu anlamda. Raziye-Mehmet Gülbay çifti, 'O gelemese de biz gideriz' diyerek Mersin'in Erdemli ilçesi Sıraç köyünden kalkmış gelmiş Kayseri'ye. Raziye teyze oğlunun çok sevdiği saç böreğini hazırlamış. Şeftali, erik, elma toplamış. Eşi, dünürü, kızlarıyla çıkmışlar yola.

Kayseri otogarı alışılmışın dışında bir kucaklaşmaya şahit oluyor. Senegal-Mersin hattını belki de ilk kez buluşturuyor Kayseri otogarı. Erol Gülbay üç esmer öğrencisiyle gelmiş Türkiye'ye. Çat pat Türkçeleriyle "Nasilsiniz? İyi misiniz?" diye soruyorlar Raziye teyzelerine. El öpmeyi öğrenmişler öğrenmesine ama öpüp başa koymayı unutuyorlar her seferinde. İsimlerini soranlara anlatması zor geliyor onlara. Aissatou, Safitou ve Mintou diyorlar tekrar tekrar. Bir saat sonra başlayacak halk dansları gösterisi için prova yapıyorlar. Birisi 'çok konuşuyorsun' diye ikaz ediyor, diğeri 'maşallah' diyerek onaylıyor. Ülkelerinden çok uzakta hiç görmedikleri bir aileyle buluşuyor Senegalli öğrenciler.

SIRAÇ NERE, SENEGAL NERE?

Erol öğretmenin Sıraç köyünden Senegal'e uzanan öyküsünü dinliyoruz. Erol Gülbay'ın ailesiyle hasretliği beşinci sınıfta başlar. Altı kardeşler. Baba çiftçilikle geçimini sağlıyor. "Zor değil mi?" diyoruz altı çocuğu okutmak. "Kazananı okuttuk, kazanamayanı evlendirdik" diyor. ODTÜ İngilizce bölümünü bitiren Gülbay, üç yıl Samanyolu Koleji'nde görev yapmış. Yurtdışına gitmeyi de o zaman koymuş kafasına. İlk görev yeri St. Petersburg. İki yıl kaldığı Rusya'nın en çok soğuğu zor gelmiş ona. Sonraki görev yeri ise tıpkı Mersin'in havası gibi dediği Senegal olur. Kendi tabiriyle Afrika ülkesi olduğunu dahi bilmiyormuş Senegal'in. Harita sayesinde öğrenmiş nasıl bir ülkeye gittiğini.

Erol öğretmen, Bosna Hersek'te altı yıl görev yapan Mine Samırkaş'la birleştirmiş hayatını. O gün Kayseri'ye kayınvalidesi Sümeyra Hanım da gelmiş damadını görmeye. Senegal'deki kızlarını soruyor: "Mine nasıl, bebek nasıl?" Sümeyra Hanım'ın diğer kızı Ayşe de Senegal'de görev yapıyor. İki kızını gurbete göndermek kolay olmamış aile için. Baba Ahmet Yılmaz Samırkaş, "On kızım olsa onunu da gönderirim." diyor.

Raziye teyzenin oğlunu Rusya'ya gönderdiği günlerdeki gibi artık gözü arkasında değil. "Hanımı var, bebeği var. Artık içim rahat." diyor oğlunun sırtını sıvazlayarak. Erol Hoca da annesine bakarak, "Önceden haftada bir kere duyardım sesini. Artık daha sık arayabiliyorum. Ne zaman başım dara düşse annemi ararım." diyor. Raziye teyze de "Sesini duyunca kendisini görmüş gibi oluyoruz." demekle yetiniyor. Raziye teyzeye 'Senegal neresi?' diyoruz. "Okumam yazmam yok ki, bilmiyorum. Sıraç nire, Senegal nire?" diyor. Raziye teyze ve Mehmet amca yerini, dilini, iklimini bilmediği bir ülkeye göndermişler oğullarını. Aissatou, Safitou ve Mintou'nun ailesi de çocuklarını gönderdiği ülkeden bîhaber. Ancak o gün Kayseri otogarı Mersin-Senagal hattını birleştiriyor.

ÇADLI GELİN KAYINVALİDESİYLE BULUŞTU

Öğen ailesi için Türkçe Olimpiyatları'nın başka bir anlamı vardı. Bu yılki dil buluşması aileye hem bir yıldır görmediği oğlu Ali'yi hem de Çadlı gelini Amahani'yi ağırlama imkânı verdi. Bu yıl ilk kez stantlarda görmüştü Teybet Hanım gelinini ve oğlunu. Keşke bir fırsat olsa da misafir etsem diye iç geçiriyordu sürekli. Gönlünden geçen oldu, sonunda gelini de oğlu da yanındaydı, bir iki saatliğine olsa da. Teybet Hanım oğlu ve gelini bir yana oğlunun öğrencisi Cheikhedine için hazırlamıştı yemekleri. Onun sevdiği pilav ve tavuğu yapmıştı. Oğlu Ali ona uzun uzun anlatmıştı öğrencilerini. Ancak Teybet teyze ilk kez konuk etti bir yabancıyı evinde.

Eller öpüldü, yemekler yenildi, çaylar ikram edildi. Gözler hep gelinin üzerindeydi. Kınalı elleri, parmağındaki yüzüğü ve masum duruşuyla ailenin gönlüne girmişti Amahani. O da Türk okullarında öğretmendi. Üzerinden çekingenliğini atamasa da çok sevdiği her hâlinden belliydi. Türkçe Olimpiyatı Ankara'dan Çad'a uzanan bir evlilik öyküsünün de vesilesiydi. Peki, nasıl olmuştu da Ali ve Amahani karar vermişlerdi evlenmeye? Aileleri nasıl tepki vermişti?

ÇATIŞMANIN ORTASINDA...

Ali öğretmen Atatürk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi'ni bitirdiğinde karar verir yurtdışına gitmeye. Bir ay Nijerya'da görev yapar. Çad'da Türkçe öğretmen ihtiyacı olduğu söylendiğinde soluğu dilini bile bilmediği bu ülkede alır. En çok garibine giden, elektriğin olmamasıdır. Ancak o yıl ülkede çıkan iç çatışma ona hayatının korku dolu günlerini yaşatır. Sığındıkları okula atılan bombalardan, silah sesleri arasında kaçmayı başarırlar. Onlar Çad'da, Öğen ailesi de Ankara'daki evlerinde yaşarlar endişeyi. Ali öğretmen ve Amahani'nin tanışması ise okul sayesinde olur: "Okula sınavla öğretmen alınıyordu. Amahani de sınavlara girmek için gelmişti. Orada tanıştık ve 5-6 ay telefonla konuştuk. Sonra evlendik."

Çadlı gelin Amahani, Sudan'da ekonomi bölümünü birincilikle bitirir. Arapça öğretmenliği için okula başvurur. Bu vesileyle tanıştığı Ali öğretmenle de geçen yıl evlenir. Amahani ve Ali öğretmenin evliliği aileler tarafından önce tepkiyle karşılanır. Sonra onlar da onaylar bu evliliği. Anne Teybet Hanım bunun ırkçı bir tepki olmadığını söylüyor: "Ben Ali'den ayrıldığımda çok üzülmüştüm. Orada kalacak ve bir daha dönmeyecek diye endişe ediyordum. Eğer evlenirse onun için de bizim için de zor olacağını düşündüm." Teybet Hanım, 'nasip, kısmet' diyor boynunu bükerek. "Hep boylu poslu, güzel bir gelinim olsun isterdim." diyor Amahani'ye bakarak. Amahani ise kınalı ellerini ovuşturuyor utanarak. Ali öğretmenin babası Ömer Bey ise önemli olan iyi insanlar olması diyor gelinine bakarak.

Amahani Çad'da yaşayan Türk aileler sayesinde yaprak sarması, su böreği, baklava yapmayı dahi öğrenmiş. Ali öğretmen evde hep Türk yemekleri yendiğini söylüyor. Baklava yapmak en zoru Amahani'ye göre. Ona en garip gelen yemek ise mantı. Yemeğin içine salça ve yoğurt konulmasına hâlâ anlam verememiş. Yemekten sonra Ali öğretmenin Çad'dan getirdiği meyveler ikram ediliyor. Avakado, mango... Müsaade istediğimizde 'karpuz kesecektik' esprisinin yerini 'daha mango yiyecektik' alıyor. Bir evde iki kültürün buluşmasına şahit olup dönüyoruz.

AFYON VE ANKARA'YI FETHEDEN JAPON MİNİKLER

Elif Yasemin Babalık, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği mezunu. İki yıldır Horizon Japon International School'da görev yapıyor. Bu yılki Türkçe Olimpiyatları'na iki küçük öğrencisiyle katıldı. Marin (8) Japon asıllı, Humera (11) ise Pakistan. Türkçeyi yeni öğrenmeye başladıkları için çat pat konuşuyorlar. Elif öğretmenin ailesi Afyon'da yaşıyor. Nermin ve Fikri Babalık çifti bir yıldır hasret çektiği kızlarını görebilmek için Ankara'ya gelip ona yardım etmişler. Stantların dışında buluşup hasret gidermek istemiş aile; ama nafile. Emanet edilen iki öğrencisi için endişe eden Elif öğretmen çıkaramamış çocukları.

Afyon'a memleketine ve ailesinin yanına götüremese de onları Ankara'da ağırlayan Hacer annelerinin evinde buluşturdu Elif Hanım. Diş hekimi Hacer Ak, Japonya'daki okulun yapımına maddi manevi destek veren gönüllülerden biri. Bir nevi iadeyi ziyaret, öğrencilerin ona gelişi aslında. Hacer Hanım onlarla oynuyor, ne isterlerse yapıyor. Onlar için hazırladığı yemekleri ikram ediyor. Ancak tam yemek esnasında elektriklerin kesilmesi trajikomik bir anı olarak öğrencilerin hafızasına yer ediyor. Karanlıkta yenen yemek Japon öğrenciyi çok şaşırtıyor. Öğretmenine dönerek ne olup bittiğini soruyor, çünkü o hayatında ilk defa elektrik kesintisi yaşıyor. Pakistanlı Humera ise 'Pakistan'ı hatırladım' diyerek anlatıyor duygularını.

Elif öğretmen ailesinin yanına gidemese de o sıcaklığı Hacer Hanım'ın evinde yaşıyor o gün. Olimpiyatlar sayesinde üniversiteden üç arkadaşını bulmanın heyecanını paylaşıyor bizimle: "Üniversiteden üç arkadaşımı burada gördüm. Biri Makedonya'ya gitmiş, biri Arnavutluk'a. Olimpiyat nelere kadir ki sadece milletleri buluşturmuyor. İnsanları, gönülleri, Anadolu'yu buluşturuyor."

ANGOLA'NIN GELİNCİKLERİ KÜTAHYA'DA

Bir başka buluşma Angola-İstanbul-Kütahya hattında gerçekleşiyor. Angola'dan gelen uçak İstanbul'a indiğinde Kütahya Gedizli Ali Osman ve Emine Ulu'nun heyecanı had safhadadır. Bir yıl aradan sonra kızları Hacer Kara, damatları Sezai Kara, büyük torunları Ali Osman ve yüzünü ilk defa görecekleri ailenin yeni üyesi Vehbi'ye kavuşacaklardır. Bunun ötesinde yüreklerinde bir de merak vardır çiftin. Senelerdir Afrika'da öğretmenlik yapan kızları ve damatlarıyla hasret gidermenin ötesinde evlatlarının Türkçe Olimpiyatları vesilesiyle Türkiye'ye getirdiği öğrencilerle de tanışacaklardır.

Bekleyenler ve beklenilenler karşılaştığında Emine teyze, Angolalı Buruna, İrina ve Janice isimli misafirlerini 'hoş geldiniz' diyerek kucaklar. Öğrencilerden Türkçe 'Hoş bulduk, Emine teyze. Nasılsiniz?' karşılığını alınca iyiden iyiye şaşırır. Ali Osman Ulu'nun şaşkınlığı ise daha farklıdır. Misafir kızlar Ali Osman Bey'in elini öpmüşler, ona ismiyle hitap etmişlerdir çünkü...

Daha ilk anda sıcak başlayan diyalog Ulu ailesinin memleketi Kütahya Gediz'de sürer. Ege'nin bu yemyeşil ilçesi, temiz havası ve sıcakkanlı insanlarıyla farklı bir atmosfer sunar, ülkelerinde şehir dışına hiç çıkmayan Buruna, İrina ve Janice'ye… Yurtdışından misafirlerin geldiğini duyan akrabalar ve komşular Ulu ailesinin evine akın eder. Her gelen kızlara sarılır. Hâllerini hatırlarını sorar. Onlardan Türkçe cevap aldıkça da mest olurlar. Hayatlarında ilk defa gördükleri dinleri, dilleri ve renkleri farklı bu öğrencilere Anadolu insanının samimiyetini, misafirperverliğini ve diğerkâmlığını en üst seviyeden gösterirler. Hacer öğretmenin halası Janice'yi o derece sever ki "Gitme, benimle kal, benim kızım ol. Ben de tek başına yaşamaktan kurtulurum." teklifinde bile bulunur. Janice'in cevabı ise yüzleri güldürür: "Tamam. Ben senin kızın olayım ama yine de gideyim. Gitmesem birinci annemi ne yapacağım?"

ÖNCE MOZAMBİK, SONRA ANGOLA

Bu sıcak muhabbet ortamının doğmasında Hacer ve Sezai Kara çiftinin payı büyük. Binlerce gönüllü öğretmen gibi onlar da Afrika'da çalışıyorlar. Sezai Bey daha bekârken düşmüş yollara. Önce Mozambik'te ter dökmüş. 2 yılın ardından Hacer Hanım'la evlenmiş. Eğitim seferberliğine birlikte devam etmişler. Zaten Hacer öğretmenin de gönlünde hep yurtdışı varmış. Ama anne babasının izin vermeyeceğinden çekinmiş. En azından kızlarını damatlarına emanet edebilmenin gönül rahatlığıyla Ulu çifti ilk göz ağrısı evlatlarına yurtdışı vizesi vermiş.

Çokları için zorluk sayılabilecek yokluklara Hacer Hanım 'Ne yapalım şartlar böyle' deyip ses çıkarmamış. Bir süre sonra ilk çocukları Ali Osman dünyaya gelince heyecanları bir kat daha artmış. 1,5 yıl önce de geride gözü yaşlı öğrenciler ve veliler bırakarak Angola'ya geçmişler. Tüm Afrika ülkelerinde olduğu gibi burada da kendilerini kabul ettirmek için yoğun çaba sarf etmişler. Güven hissinin iyice zedelendiği kara kıtada kısa zamanda mesafe almışlar. 5 ay önce de Angola'da ilk Türk Koleji faaliyete geçmiş. Bu yıl da ilk defa Angola adına Türkçe Olimpiyatları'na katılmışlar.

'ALİ OSMAN'IN DEDESİNE GİDECEĞİZ'

Sezai öğretmenin söylediğine göre yabancıya itimadın az bulunduğu bir yerde anne babaların evlatlarını kendilerine teslim etmesi büyük bir hadise. Buruna, İrina ve Janice'nin olimpiyatlara katılacağı kesinleşince yol hazırlıklarına başlanmış. Şimdiye kadar Afrika kıtası dışına çıkmayan öğrenciler için büyük bir deneyim olacaktır bu gezi. Üçü de heyecanlıdır. Hatta yola çıkacakları günün gecesi hiç birini uyku tutmaz. Ertesi gün havaalanında öğrenciler de aileleri de yaşlı gözlerle vedalaşır. Ancak kızların bir güvencesi vardır: Hacer öğretmenleri. "Yola çıktığımızda ağlıyorlardı. Türkiye'ye gelince 'şimdi de ağlayın, anne babanızdan şimdi daha uzaktasınız.' dedim. 'Niye ağlayalım, siz varsınız' karşılığını verdiler." diyor, Hacer Kara.

Öğretmenlerinin Angolalı kızlara bir de sözü vardır. Onları oğlu Ali Osman'ın dedesine götürecektir. Havaalanında Ali Osman'ın dedesi ve annesiyle tanışınca hayrete düşerler. Çünkü daha ilk dakikada beklentilerinin ötesinde sıcak bir diyalog kapısı açılır. Aynı sıcaklık Kütahya Gediz'e gidene kadar devam eder. Bahçesinde çardak bulunan yeşillikler içindeki eve varınca, etrafın güzelliği öğrencileri mest eder. Onları merakla ve heyecanla bekleyen Emine teyzeleri de her türlü imkânını seferber eder. Çeşit çeşit yemeklerle önce gözlerine sonra damaklarına ziyafet çeker. Üç misafir de en çok menemeni sever. Ayranın tadı farklı gelir. Baklavayı ise çok tatlı bulurlar.

Akşamüzeri misafirleri görmeye gelen akrabalar ve komşular yavaş yavaş evlerine dönünce kızların yol yorgunluğunu atması için yataklar serilir. Angolalı öğrenciler bir de burada hayretler içinde kalırlar. Çünkü onların zihninde eve girdikten sonra kendileri bir odaya aile diğerine çekilecek ve aralarında fazla diyalog kurulmayacaktır. Ancak şimdi Emine teyzeleri kendi elleriyle yatakları hazırlamaktadır. Kütahya'da kaldıkları sürece her yeri gezmeye çalışırlar. Semt pazarına da giderler, okul açılışına da. Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in de katıldığı bir ilköğretim okulunun hizmete girme törenine 3 öğrenciden ikisi millî kıyafetleriyle, diğeri ise Kütahya'ya has giysilerle katılır.

Artık Ali Osman Ulu ikinci dedeleri, Emine teyze anneanneleri, Gedizliler de akrabaları gibidir. Kendilerine gösterilen izzet ve ikramdan ziyadesiyle hoşnut kalırlar. Yemeği yerde bağdaş kurup yemek, evin bahçesinde hamakta uzanıp dakikalarca sallanmak; hatta Hacer öğretmenin yeğeniyle oynamak ayrı bir sevinç kaynağı olur onlar için… Fakat tüm bu güzellikler ayrılma anı gelince yerini hüzne bırakır. Hacer öğretmen gitmeleri gerektiğini söylediğinde önce tekrar geleceklerini düşünürler. Ama buna imkân yoktur. İşte o zaman Ali Osman ve Emine Ulu çifti de Buruna, İrina ve Janice de gözyaşlarını tutamaz. Birbirlerine uzun uzun sarılırlar. Ali Osman dedelerini ve Emine teyzelerini Angola'ya davet ederler. Ulu çifti de yeni torunlarının bu isteklerine olumlu cevap verirler.

'TÜRKÇEYE DAHA ÇOK ÇALIŞACAĞIZ'

Ankara'daki organizasyondan da fazlasıyla etkilenir Angolalı üç kız. En çok ülkelerinin nerede bulunduğu sorusuyla karşılaşırlar. Yola çıkmadan önce olimpiyatlara katılan herkesin Türkçesinin kendilerininki gibi olduğunu düşünürler. "Zannettik ki tüm katılımcılar bizim gibi çat pat Türkçe konuşabiliyor. Ama gördük ki bu büyük bir organizasyon. Herkes çok sıkı çalışmış. Bilsek biz de daha fazla çalışırdık." diyor Buruna. Şimdi tek üzüldükleri bir daha olimpiyatlara gelme ihtimallerinin bulunmaması. Kurallar gereği her yıl yeni öğrenciler katılıyor. Bunu haksızlık kabul eden Janice bu şartın değiştirilmesi için Sezai öğretmenine şimdiden baskı yapıyor.

Üçünün de en önemli hedefi Türkçeyi daha iyi öğrenmek artık. İleride Türkiye'ye gelip öğretmenlik yapmayı istiyorlar. Angola'ya döndüklerinde arkadaşlarına bol bol Türkiye'yi ve Türk insanını anlatacaklarını her seferinde tekrarlıyorlar. Nasıl karşılandıkları, nereleri gezdiklerini ve neler yediklerini söyleyecekler arkadaşlarına. Yeniden Türkiye'yi ziyaret etmek mi? Önce İrina on, Janice bin ve Buruna milyon defa "evet" diyor. Hâlihazırda 3'ü Türk ve 20'si yerli öğretmenin görev yaptığı Angola Türk Koleji'nde eğitim gören 170 öğrenci arasında Buruna'nın kardeşi de var. "Ona bizzat ben Türkçe çalıştıracağım." diyor.

'ÇEKİK GÖZLÜ TALEBELERİM OLSUN İSTEDİM'

Fevzi ve Yıldız Kalaycı çiftinin hayattaki en büyük emellerinden biri yurtdışına çıkan Türk eğitim gönülleri arasına girmektir. Senelerce bir fırsat çıksa da biz de gitsek arzusuyla beklerler. Ancak çift bu isteklerine kavuşamaz bir türlü… Aradan geçen zaman içinde evlatları büyür. Geçen sene ilk çocukları Rumeysa matematik öğretmeni sıfatıyla üniversiteyi bitirir. O yaşına kadar anne babasının yurtdışı hülyalarıyla yetişen genç öğretmenin önündeki seçeneklerden biri de mesleğini Türkiye dışında yapmaktır. Öncesinde eğitim seferberliğine katılan büyüklerine danışıp arzusunu onlara açar: "O günler hayatımın belki de en heyecanlı dönemleriydi. Gidememe düşüncesini aklıma dahi getirmek istemiyordum. Bir de çekik gözlü öğrencilere ders vermeyi düşlüyordum."

Kısa bir süre sonra Laos'taki Türk Koleji'nde çalışabileceği haberi gelir. İsmini ilk defa duydukları bu ülkenin yerine önce haritadan bakarlar. Artık genç öğretmen hem yurtdışına çıkma hem de çekik gözlü öğrencilere ders verme imkânına sahiptir. Ayrılık vakti geldiğinde gözler nemlense de yürekler mutludur. Kalaycı çifti kızları eliyle düşlerini gerçekleştirmenin, Rumeysa öğretmen de mesleğini hayallerinin kesiştiği yerde yapmanın fırsatını yakalamıştır. Türkiye'den Katar'a, oradan Tayland'a ve sonunda Laos'a uzanan hatta ne anne babanın ne de kızlarının geri dönme fikri yoktur zihinlerde. Çoğu ebeveynin tereddüt geçirdiği bu noktada Yıldız Hanım ve Fevzi Bey metanetini ve kararlılığını ortaya koyar.

Yabancı bir kültür ortamında yer almanın zorluğu ilk anda sarar genç öğretmeni. Üstelik Laos'ta kendi dışında sadece bir Türk hanım öğretmen vardır. Artık okul ve öğrencileri onun hasretini gidermenin yegâne mekânı ve vesilesidir. İlkokul çağındaki öğrencileriyle kısa zamanda kaynaşır. Hatta onlara mendil kapmaca oynamayı öğrettiği günden bu yana her dersin son 10 dakikasını çocukların arzusu sebebiyle bu oyuna ayırmak zorunda kalır. Anne babaya özlem her geçen gün artsa da ekmeğini yediği ülke insanına hizmet vermenin aşkı ve heyecanıyla kendini dizginler.

Türkçe Olimpiyatları için ekipler kurulunca Rumeysa öğretmenin de Türkiye'ye gitme imkânı doğar. Bir de Kalaycı ailesinin 8,5 aylık evlat hasretini giderme fırsatı da… Genç öğretmen 2 gün öncesinde gelir anne babasının yanına. Ardından da 3 öğrenci ve bunlardan birinin anne babasından müteşekkil Laos ekibi ulaşır İstanbul'a. Misafirlerini karşılayan Rumeysa öğretmen onları Düzce'ye evine götürür.

LAOS TÜRKİYE'DE BÜYÜKELÇİLİK AÇMALI

Bir yanda 8,5 aydır kızlarından uzak anne baba, diğer tarafta evlatlarını genç Rumeysa öğretmene emanet eden Laoslu ebeveynler ve çocukları... Önce öğrenciler ev sahibine kendilerini tanıtır: "Ben Elif. Ben Hatice. Ben de Cennet…" Fevzi Bey ve Yıldız Hanım şaşırır. Sonra kızları Rumeysa meseleyi açıklar. Bir gün derste söz dönüp dolaşıp Türk isimlerine gelmiştir.

Tam bu esnada öğrencilerden 'Bizim de Türk isimlerimiz olsun.' teklifi gelir. Bu samimî arzuyu kabul eden öğretmenleri de onlara tek tek isim bulur. Her yeni isim alan önce bunun anlamını sorar, beğenmezse yenisini ister. Böylece sınıfı bir anda Elifler, Cennetler, Haticeler, Canlar ve Süleymanlar doldurur. 11 yaşındaki Phetnary de Elif ismini beğenir. Payolin ise Hatice'yi. Thippa'nın da Cennet hoşuna gider.

İlk temasın ardından Phetnary'in annesi Vannaly ile Yıldız Hanım birbirlerine sarılır. İki anne lisanla anlaşmakta zorlansa da hâl diliyle samimiyetlerini ortaya döker. Misafir anne Yıldız Hanım hakkındaki ilk intibasını Rumeysa öğretmene söyler: "Annenle aynı dili konuşmuyoruz belki ancak ondaki sevgiyi yüreğimde hissedebiliyorum." Türk anne kızının öğrencilerini ne kadar sevdiğinden bahsederken Vannaly Hanım da Rumeysa öğretmenin eğitimciliğinden ve sıcaklığından duyduğu memnuniyeti anlatır.

İki baba Fevzi ve Phetwila Bey de aynı samimî havada sohbete dalarlar. Artık Kalaycı ailesi için kızlarıyla özlem gidermek kadar, misafirlerin en iyi şekliyle ağırlanması da önemlidir. Türk âdet ve geleneklerini öğrenmek için can atan misafirler, dikkatlerini çeken hususları birbirlerine sık sık sorarlar. Evin her tarafını kaplayan halılara hayret ederler. Gerekçesini merak ederler. Sonra Türk giysileri de dikkatlerinden kaçmaz. Özellikle de başörtüsü. Hâsılı Laos'ta başlayan soru faslı Türkiye'de de yoğun bir şekilde devam eder.

TÜRKİYE'DEN LAOS'A ÇİLEKLİ PUDİNG TARİFİ

Laoslu anne baba Türkiye'yi çok sever. Ülkesinde diplomat unvanı taşıyan Phetwila Bey Laos'a döndükten sonra Türkiye'de büyükelçilik açılmasını talep edeceğini ve kendisinin de bu görevi isteyeceğini belirtir. Anne babasının fikrini destekleyen Phetnary'in hayalinde ise üniversite öğrenimini Türkiye'de gerçekleştirmek var. Bir adım ötesinde Payolin, 'Biz gitmeyelim, annem babam buraya gelsin.' fikrini dahi dillendirir.

Misafirlerini memnuniyetsizliğe düşürmekten korkan Kalaycı çifti her hususta titiz davranır. Yemek meselesi de bunlardan biridir. Türk mutfağından farklı çeşitleri tattırmak için Yıldız Hanım tüm hünerini ortaya koyar. Şimdiye kadar puding görmeyen ve tatmayan Laoslular için en dikkat çekici tatlardan biri de budur. Hatta çilekli pudingi o kadar severler ki ülkelerine götürmek için paket paket puding satın alırlar.

Düzce halkı da misafirleri yalnız bırakmaz. Hemen onlar için bir program tertiplerler. Öğrenciler şarkılar söyler, millî oyunlarını oynar. Duyguların zirveye çıktığı bu anda insanlar gözyaşlarını tutamazlar. Şimdiye kadar böyle bir durumla karşılaşmayan Laoslu öğrenciler korkuya kapılır. "Hemen bana döndüler, 'İnsanlar niye ağlıyor? Bizi kötü mü gördüler? Fena bir şey mi yaptık' diye sormaya başladılar. Ben de 'Onlar mutluluktan ağlıyor.' cevabını verdim. Ancak bir türlü zihinlerinde oturtamadılar bunu. Mutluluktan ağlamak. Garip geldi çocuklara." diyor, Rumeysa öğretmen.

Bir günlük ziyaretin ardından Düzce'den ayrılan Laos ekibi geride evlatlarından ayrılmalarının acısını yüreğinde hisseden Yıldız Hanım ve Fevzi Beyi bırakarak organizasyonun gerçekleşeceği Ankara'ya doğru yol alır. Ancak gönüllerde bu güzel ortamı tekrar görme arzusu vardır. Fakat her yıl farklı öğrencilerin getirilmesini şart koşan olimpiyat kuralı gereği bu niyetleri gerçekleşmeyecek. Tıpkı Angolalı öğrenciler gibi Laoslular da bunun değişmesi gerektiğine inanıyor.

Daha birçok kavuşma yaşanacak aslında. Kütahya Tavşanlılı Ali öğretmen Etiyopyalı öğrencilerini götürecek köyüne. Çorum Sungurlulu Murat öğretmen ise göremediği ailesinin yanına gidecek vakit bulursa. Biz bu buluşmaların sadece birkaçına şahit olduk. Ama anladık ki bu bir dil buluşması değil, gönüllerin de buluşmasıymış.

HÜSEYİN DEMİRTAŞ'LARA BU ÖDÜL AZ BİLE

On dört yıl önce Kazakistan'a adım attığında daha yirmi yaşındaydı. Bilgisayar ve İngilizce öğretmeniydi. İlk gittiklerinde çatık kaşlarla karşılanmıştı belki, ama cenazesi Kazak halkının vefasıyla Türkiye'ye özel bir uçakla gönderilecekti. Adı Hüseyin Demirtaş'tı. Binlerce eğitim gönüllüsünden biriydi o. Tarihe not düşülen destanlardan biri de onunkiydi. Maddi sıkıntıların had safhaya ulaştığı bir gün Hüseyin Hoca'ya çok acı bir haber gelmişti Türkiye'den. Askerdeki kardeşi teröristlerle girdiği çatışmada yaralanmış, komaya girmişti. Ailenin tek maddi beklenti içinde olduğu kişi Hüseyin Demirtaş idi. Ancak o günlerde okullarda öğretmenlerin aldığı ücret günlük 200 tenge (2 dolar) idi. Ancak kendi ihtiyacını karşılayacak kadar düşüktü yani.

Okul müdürüne durumunu anlattı. Uçak bileti alacak paraları yoktu. Müdürün gün boyunca süren sıkıntısı, evinde 1,5 yaşındaki oğlunun elinden aldığı dolarlarla dindi. Nereden gelmişti bu para kimse bilemedi, kimse de okul müdürüne sormadı. Ancak Hüseyin Hoca'ya bilet bulunmuştu. Kardeşini görmeye geldi. Döndüğünde müdür beye "Hocam biliyorsunuz ben elektrik mühendisiyim. Ailem 2 bin dolarlık bir iş bulmuş, bana kalmamı söylediler. Ben de Kazakistan'da daha çok ücret alıyorum dedim. Oysa aldığım para 412 dolar. Biraz sıkıntı var Türkiye'de ama bunu anlatamıyorum." diyebilmişti.

Kazak steplerine ilk varanlardan, ayrılırken de Huzur-u İlahiye ilk gidenlerden oldu. Şeker krizi nedeniyle komaya giren Hüseyin öğretmen Mart 2007'de hayata veda etti. Balıkesir'in Burhaniye ilçesinde kılınan cenaze namazının ağlatan sahneleri arasında namazına katılan Kazaklar ile Kazakistan'dan öğrencilerinin gönderdiği toprak da vardı. Hüseyin Demirtaş adına, 6. Türkçe Olimpiyatları'nda özel ödül eşi Münevver Hanım ve kızına verildi. Olimpiyatların Ankara'daki finalinde gözyaşları ve dualar onun için yükseldi. Beş buçuk yaşındaki Berranur, ödüle sımsıkı sarılmıştı: "Babamın ödülü, onu ben saklayacağım." diye. Sahne ardında süren hıçkırıkların nedeni de buydu. Ne öğrencileri, ne öğretmenleri ne de bağrında yattığı Anadolu toprakları onu unuttu. Ardında bıraktığı Berranur, Sait İlyas ve İbrahim Berk babaları gibi öğretmen olmak için büyüyor şimdi.

TSUNAMİ'YE GİTTİLER MEHTERANLA DÖNDÜLER

Endonezya'daki Türk okullarının temelleri yaklaşık 10 yıl önce atıldı. Ancak ülkenin 3 yıl önce yaşadığı tsunami ve büyük depremle birlikte Türkiye ile Endonezya arasında kurulan barış ve dostluk köprüsünün en önemli mimarları da bu okullar oldu. Şimdi başkent Jakarta dahil, ülkede 6 okul var. İki bine yakın öğrencinin eğitim gördüğü okullar 6. Türkçe Olimpiyatları'nın en renkli katılımcıları arasındaydı. Pribadi Depok ile Kharisma Bangsa Türk Okulları'nın bünyesinden çıkan mehteran takımı Türkiye'nin gönlünü aldı. Tsunamiden sonra artan ziyaret trafiğinde Endonezya'ya gelen mehteranı görerek işe girişen öğrenciler 16 kişilik bir mehter takımı kurmuş öğretmenlerinin desteğiyle. Türkiye'ye 12 kişilik bir ekip olarak gelen Endonezyalı öğrenciler Ankara'da Samanyolu İlköğretim Okullarıyla da kardeşlik köprüsü kurdu. Okulda öğrencilerle coşkulu bir gösteri yapan Endonezya Türk Okullarıyla Mehter Takımı, olimpiyatlar boyunca da büyük ilgi gördü. Öğrencilerin mehteran takımı kurma macerasını anlatan ve daha önce Türkiye'de öğretmenlik yapan Şevkiye Erol, "İki ülke halklarının sıcak diyalogu ve kardeşliği bu gençlerle birlikte geleceğe köprü oluyor. Onlar da bizim kültürümüzün öğelerine sahip çıktılar. Mehteranı bir kez görmüşlerdi, sonra mehteran takımı kuruldu." diyor.

MEHMET SAĞLAM*: HERKES İYİYİ TAVSİYE EDER AMA TATBİK HÜNER İSTER

Her sene yenilikler yapıyoruz. Bu yıl da Anadolu'nun bazı şehirlerinde öğrencilerin hünerlerini göstermelerinin oralar için iyi bir intiba bırakacağını düşündük. Öğrencilerin Anadolu'yu, Anadolu insanının da onları daha yakından tanıma ve görme imkânı doğdu böylece. Bazı öğretmenler öğrencilerini anne babalarına götürdü. Öğrencilerin öğretmenlerinin ebeveynlerini tanımaları da çok güzel. Çünkü öğretmenlerimiz elleri kılıç değil kalem tutan uç beyleri adeta. Çocuklar onların davranışlarından etkileniyor ve sevgi bağı oluşuyor. Herkes iyiyi güzeli tavsiye edebilir elbette; ama bunu yaşamak hüner ister.

* Olimpiyat Tertip Komitesi Başkanı

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Mü'min Ufkunda "Çevre"

Seyredin

Hicret, Ric'at ve Mukaddes Hüzün

Seyredin

En Önemli Vazife

Dinleyin

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

Salihli Vaazı - 1979

İndirin

Kur'ân ve İlim Konferansı - 1976

İndirin

Küçük bir şey başarınca her şeyi başaracağını zannetmek şeytanî bir vehimdir.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri