| İbretlik Hatıralar (19) |
|
|
| Osman Şimşek, herkul.org | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| 09.06.2008 | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Hocaefendi'den Karamsarlığa Neşter Sevgili Dostlar, Dünyamız adeta bir baştan bir başa kasvetli bulutlarla sarılı. Göz gözü görmeyecek kadar karanlık her taraf.. her gün yeni bir buhran beliriyor ufkumuzda.. anbean tâze bir mesaj alıyoruz kıyâmetten.. hele ümit ve beklentilerimizin üstüne çöreklenen kâbuslar, can vatanımızı gulyâbâniler ülkesine dönüştürecek kadar korkunç. Yeryüzünün umumî bunalımlarına inzimam eden içteki krizler, akl-ı selim sahibi ve soğukkanlı insanları bile Sultan 3. Mustafa gibi ızdırapla inlemeye mecbur ediyor:
En âkil kimseler dahi, o Muzdarip Sultan misillü, "Bütün cihan yıkılırken, bizim ülkemizin düzeleceğini mi zannediyorsun? Ne yazık ki, talihsizlikler çarkı, ülkenin kaderini haysiyetsizlerin ellerine düşürdü. Baksana, milletin bel bağladığı ve hak aradığı dairelerin kapılarında bile şaklabanlar gezmekte. Hal böyle olunca, kalmış kurtuluş ümidimiz sadece Rahmeti Sonsuz'un merhametine!.." demekten kendilerini alamıyorlar. Moderninden post-modernine, İnternet yoluyla vurup gönülleri yaralayanından adalet terazisinden düşüp vicdanlara çarpanına kadar çeşit çeşit darbeler karşısında inkisardan inkisara sürükleniyorlar. Bugün, bilhassa genç kuşaklar, geleceği çok daha karanlık görüyorlar. İstikbal endişesiyle kıvrım kıvrım yaşıyorlar. Dolayısıyla, her köşe başında bir yığın bedbîn ve bir yığın da karamsar var. İşte, bedbin ve karamsar ruhların bir yeis anaforu etrafında dönüp durdukları şu iç karartıcı günlerden yola çıkarak, Fethullah Gülen Hocaefendi'ye mevcut hâli ve istikbali nasıl gördüğünü sorduk. Her zaman ümit ve recânın sesi-soluğu olduğuna şahitlik ettiğimiz Muhterem Hocamız, hayatının hiçbir döneminde ye'se düşmediği gibi, bütün dünya bomba olup patlasa yine de kendisinin ruh dünyasına karamsarlık sisi-dumanı salamayacağını bir kere daha ifade etti. Önce mukaddime sadedinde şu minval üzere bazı şeyler söyledi: Bazen dünyevî hâdiseler ve dünyalılar yol vermezler insana; bazen de başa gelenler, altından kalkılmayacak şekilde çetin cereyan eder; eder de yıllar hep Muharrem gibi gelir geçer ve yollar gider Kerbelâ'ya takılır. Ne var ki, Hak'tan fermanlı gönüller, görüp duydukları bu şeyler karşısında ne sarsılır ne sendeler ne de tereddüde düşerler. Ezkaza, bir sarsılma söz konusu olursa, hemen doğrulur ve Allah'a sığınıp yollarına devam ederler. Onlar, ne dünyevî nimetler hesabına kazandıklarıyla aşırı sevinip çılgınlığa girer, ne de kaçırdıkları imkânlardan ötürü kedere gömülürler. Her hâdiseyi müteâl iradenin bir muamelesi kabul ederek, başa gelenleri imtihan sayar, imtihanları tevekkül ve teslimiyetle karşılar, yollarını kesen töre bilmezlere insanlık dersi verir ve himmetlerini dağıtmadan yücelerden yüce hedeflerine (Hakk'ın rızasını tahsile) yürürler... Aziz Hocamız, bu hakikatleri hatırlattıktan sonra, en çetin dönemlerde dahi ye'se kapılmayan dava erlerinden misaller verdi. Söz dönüp dolaştı, Bekir Berk Ağabey'e ve Hazreti Üstad'ın ümidine geldi; Hocaefendi ibretlik hatıralar ışığında şu gerçekleri dile getirdi: Gayret ile Mahviyetin Cem'i Bekir Ağabey, kendisine Üstad'ın talebelerinin davası teklif edilince, vekâletname hazırlamak üzere, hapiste tutulan Nur talebelerini ziyarete gitmiş. Gerekli işlemleri yaptıktan sonra onlara sormuş; "Siz hemen tahliyenizi mi istiyorsunuz, yoksa biraz geç de olsa beraatinizi mi? Önce onu söyleyin!.." Kur'an hizmetinin o fedakâr hâdimleri, sanki söz birliği etmişçesine, "Bizim tahliyemiz ya da beraatimiz de ne demek; biz Risaleler'in serbest olmasını ve davamızın beraatini istiyoruz!.. Biz burada on sene yatsak da razıyız; siz ulvî davamızın müdafaasına çalışınız!.." deyince, Bekir Abi adeta donakalmış, duyduğu bu sözlerden çok etkilenmiş ve o andan itibaren hizmet-i Kur'aniye'nin samimi hizmetkârı olmaktan başka bir gaye gütmeden yaşamış; ömrünü iman davasının müdafaasına adamış. Merhum Bekir Abi, şecaat izhar etmesi gerektiği zamanlara ait kendisiyle alâkalı bazı hadiseleri anlatmaktan çekinmezdi; "Şu müdafaada böyle seslendim, bu mahkemede şöyle söyledim; savcının iddialarını şu şekilde boşa çıkardım!" dediği çok olurdu. Hatta, hapishanede beraber kaldığımız günlerde bazen gece yarısı beni uyandırdığını, "Hoca, kalk; ne yatıyorsun?!." deyip kendisine yönelmemi heyecanla beklediğini ve "Öyle bir delil buldum ki, işte şimdi adamların canına okudum!" dediğini hatırlarım. Onun bu türlü sözleri zâhiren iddia gibi de anlaşılabilirdi; fakat, aslında o beyanlar, ehl-i imanı idama mahkum etmek isteyen zalimlere karşı cesurca duruşunun ifadesiydi. Yoksa, o temelde çok mütevazı bir insandı. Bekir Ağabey, yüz kere istiğfar etmeden kendisine ait bir mevzuyu anlatamazdı; şahsî fazilet ifade eden sözleri söylemekten çok utanırdı. Ezcümle; -makamı Cennet olsun- Merhum, kansere yakalandığı dönemde gırtlağına kadar yaralıydı. Metastaz olmuş, hastalık her yanını sarmıştı; son zamanlarda sesi de çıkmıyordu. Namaz kılarken zor nefes alıp veriyor, hele secdeye kapandığı zaman kalbi duracakmış gibi oluyordu. İşte, o haldeki bir hatırasını şöyle anlatmıştı: Geçenlerde tam secdeye gidecektim ki kalbim sıkıştırdı; seccadeye kapansam, kalbim duracak ve bir daha doğrulamayacakmışım gibi hissettim. İçimden, "Ölürsem ölürüm, hiç olmazsa ruhumu secdede teslim etmiş olurum!.." dedim. Tevbe estağfirullah.. tevbe estağfirullah.. tevbe estağfirullah!.. -Bu istiğfarlar az sonra söyleyeceği sözler içindi; bu şekilde kendisine bir paye çıkarma bahis mevzuu olduğu zaman otuz defa estağfirullah çekmeden konuşmasına devam edemezdi; Allah'la irtibatı çok kavî idi..- Sonra adeta kendimi seccadeye attım. Tevbe estağfirullah.. tevbe estağfirullah... Başımı secdeye koyduğumda bir de ne göreyim, Beytullah'ın içindeyim; baktım ki başım Kabe'nin zemininde.. tevbe estağfirullah.. tevbe estağfirullah!.. Ümit Bestesi ve Öpülen Alın Bekir Ağabey, her fırsatta Hazreti Üstad'ın hiçbir zaman ye'se düşmediğini, en kötü şartlarda bile hep ümitvâr olduğunu ve karamsarlığı en tehlikeli hastalıklardan biri saydığını vurgulardı. 1952 senesinde, "Hür Adam" gazetesinde merhum Eşref Edip Bey'in Bediüzzaman Hazretleri ile yaptığı bir mülakat neşredilmişti. Hazreti Üstad'ın "Büsbütün ümitsiz değilim!" sözü ve ümmet-i Muhammed'in haliyle alâkalı ızdırabı o röportaja bir nevî ümitsizlik şeklinde yansımıştı. Oysa, Işık İnsan, "Bana ızdırap veren, yalnız İslam'ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezemez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur." derken, müslümanların çoğunlukta bulunduğu ülkelerdeki en büyük tehlike olan "nifak şebekeleri"ne dikkat çekiyordu. Fakat, her nasılsa bu ifadeler ümitsizlik emaresi olarak değerlendirilmişti. Hazreti Bediüzzaman'a ye's isnad edilmesinden dolayı çok rahatsız olan Bekir Bey Ağabey, hemen kalemine sarılıyor; "Üstadımız hiçbir zaman ümitsizliğe düşmedi, düşmez de!.." ana fikrini işlediği ve Nur Müellefi'nin müstesna hayatından tablolarla süslediği bir makale yazıyor. Bu yazı, Hür Adam'da yayınlanınca, talebeleri Hazreti Üstad'a haber veriyorlar. Bediüzzaman Hazretleri, Sungur Abi'ye "Bekir kardeşin yazısını bana da okuyun!" diyor ve o makaleyi baştan sona dinliyor. Sonra da, "Bekir kardeşime telefon edin, onun alnından öptüğümü söyleyin!" tembihinde bulunuyor. Aynı esnada, Bekir Berk, evinde istirahat ediyor; rüyasında Hazreti Üstad'ın bir faytonla kendisine doğru geldiğini görüyor. Hemen koşup yolun kenarında Üstad'ı karşılamak üzere hazırlanıyor. Bediüzzaman Hazretleri, onun beklediği yerin hizasına gelince faytonu durduruyor, arabadan iniyor; Bekir Abi'nin yanına varıp onun omuzlarından tutuyor. Sonra kendisine doğru çekiyor ve mübarek dudaklarını Nur Müdafii'nin alnına konduruyor. Hazreti Üstad, tam o pâk alnı öperken, Bekir Abi'nin telefonu "zırr" diye çalıyor. Merhum, uykusunu delen ve tatlı rüyasını bitiren o zil sesiyle uyanıyor; fakat, çok üzülüyor, belki biraz da kızıyor; "Tam da Üstad'ımın iltifatına mazhar olacakken, şimdi zamanı mıydı telefon etmenin?" diyor. O tahassürle telefonu açıyor.. bir de ne duysun; hattın öbür ucundaki Sungur Abi, "Bekir kardeş, Üstad Hazretleri'nin selamı var, seni alnından öpüyor!" demez mi!.. Sevincinden ne cevap vereceğini şaşırıyor. Şu kadar var ki, o anda hâlâ Hazreti Üstad'ın dudaklarının sıcaklığını alnında hissediyor. Rahmetli Bekir Abi, bu hadiseyi naklederken de kim bilir kaç defa istiğfar etmiş, belki otuz kere "Estağfirullah.. estağfirullah.. estağfirullah!.." demişti. O mahviyet insanı, kendisine avukat denmesinden hoşlanmazdı; Kur'an davasının müdafii olduğunu söylerdi. İman hizmetiyle ve hâdimleriyle alâkalı mahkemelere yetişebilmek için çoğu zaman kalas yüklü bir kamyonun ya da ibtidaî bir arabanın üzerinde seyahat ederdi; çünkü, otobüs bileti almaya bile para bulamazdı. Cüzdanında iki tane 25 kuruş bulunduğunu hiç hatırlamıyorum desem mübalağa etmiş sayılmam. Oysa, çok meşhur bir avukattı; girdiği davaları mutlaka kazanırdı; fakat, 25 kuruşu dahi olmadığı için kamyonların sırtında mahkemelere yetişmeye çalışırdı. Birkaç defa kendisine refakat etmiştim; bir keresinde beraberce Erzincan'a gitmiştik. O, yolculuk esnasında bile boş durmaz; evrakı karıştırır, kafasında kurgular yapar, muhtemel iddiaları hesaplar ve oturur kalkar savunma için yeni argümanlar arardı. O gün, çantasını ben almıştım; zaten yaşı benden büyüktü; dahası azim ve gayretinden dolayı ona karşı tarifsiz bir saygım vardı. Bir aralık, -Erzurumluların tabiriyle- mürgülemişim; yol yorgunluğunun da tesiriyle uyuyakalmışım. Merhum, hemen çantasını çekip aldı elimden; "Kardeşim, bu çantada iman davasının dosyaları var, mühim evrak var; sen böyle uyuklarsan, birisi onu kapar götürür." dedi. O bitip tükenmez yolları göz kırpmadan aşardı. Aslında, akciğerlerinde problemleri vardı; kulağınızı göğsüne verseydiniz, "hırr" diye bir ses duyardınız. Fakat, rahatsızlıklarına aldırmadan dava için koşar dururdu. Zaten, her zaman ölümü muntazırdı. Zemzem suyu ile yıkayıp hazırladığı bir kefeni vardı; üzerine "Nerede vefat edersem bunu en yakın din görevlisine teslim ediniz!" şeklinde bir not tutuşturduğu kefenini yanından hiç ayırmaz, onu daima evrak çantasında taşırdı. Merhum Bekir Ağabey'in ve Nur'un ilk kahramanlarından diğer bazı büyüklerin çok çetin imtihanlara maruz kaldıklarını gördüm; fakat, onlardan hiçbirinin ye'se düştüğüne şahit olmadım. Onları, en zor şartlar karşısında dahi yumruğunu sıkan, koluyla havada bir kavis çizen ve "Allah'ın izniyle bunu da aşarız!" deyip yoluna devam eden birer adanmış ruh olarak tanıdım. Evet, asıl önden giden atlılar onlardı; hepsi ümitle yaşadı, arkada ümit besteleri bıraktı ve gelecek nesillere ümit aşıladı. Endişe Edilecek Tek Husus Kıymetli Arkadaşlar, Bu hatıraları aktardıktan sonra, şimdi de, Aziz Hocamız'ın o günkü sohbetinde tuttuğum notlar arasındaki kulaklarımıza küpe nasihatleri sizinle paylaşmak istiyorum. Dilerseniz, bu sözleri siz de bizzat kendinize söylenmiş gibi kabul edebilirsiniz: Şayet, bir şeyden endişe edecekseniz, huysuz ruhların entrikalarından değil, mefkure insanına yakışan kıvamı yakalayıp yakalayamadığınızdan ve o kıvamı koruyup koruyamadığınızdan endişe etmelisiniz. Allah Teâlâ bir ölçü koyuyor ortaya; "İnkisara kapılmayın, gevşeklik göstermeyin ve tasalanmayın; hiç endişeniz olmasın, inanıyorsanız üstünsünüz!" buyuruyor. Gerçekten inanıyorsanız, zalimlerin komploları karşısında asla ye'se düşmezsiniz; tedbirlerinizi alır, sa'ye sarılır, Allah ile münasebetinizi gözden geçirir ve neticede muzaffer olacağınıza kat'i kanaat getirirsiniz. Unutmamalısınız ki, mü'minler hiçbir zaman hasımlarının kuvvetinden dolayı yenilgiye uğramamışlardır; eğer bazı dönemlerde bozgun yaşamışlarsa, onun altında mutlaka Cenâb-ı Hak ile irtibatlarının zayıflığı yatmaktadır. Mevlâ-yı Müteâl, "Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınız haline getirdikten sonra dalâlete düşmüş kimseler size zarar veremez." (Mâide, 5/105) beyanı da bize her olumsuz hadisede önce kendimizi sorgulamamız gerektiği dersini vermektedir. Bediüzzaman Hazretleri'ne isnad edilen şu söz ne kadar ibretâmizdir: "Deseler ki, 'Kızıl Ordu mekanize birlikleriyle üzerinize geliyor!' hiç umurumda olmaz; ayağımı ayağımın üzerine atarım, 'Zübeyr kahvemi yap!..' derim. Fakat, duysam ki, iman hizmetindeki iki kardeş birbirine düşmüş, odama çekilir hıçkıra hıçkıra ağlarım!.." Evet, ben de hiçbir zaman ümitsiz olmadım, hayatım boyunca hep ümit solukladım. Ne var ki, bütün dünyayı alâkadâr eden koca koca meseleler kendilerini beklerken, bir kısım hizmet erlerinin çok küçük işlerle oyalandıklarını görmüşsem, işte o zaman inkisarla kıvrandım. Zannediyorum babamdan dinlemiştim: Bir adamcağız oğlunu karşısına almış, ona nasihat ediyor. "Oğlum, şöyle hareket etmelisin.. bunu yapmalısın.. şu şekilde davranmalısın" deyip çok ciddi meselelere dair bazı hakikatleri dile getiriyor. Hiç eskimeyen o eskilerin bilgelikleri içinde hikmet incileri döktürüyor. Çocuk eline bir iğne almış ve dikkat kesilmiş bir vaziyette uzun süre babasına bakıyor. Baba bir aralık soruyor; "Oğlum, ben sana bir şey anlatmaya çalışıyorum ama senin o iğne ile ne yapmak istediğini bir türlü anlayamadım?" diyor. Çocuğun cevabı dertli babayı çıldırtacak şekilde oluyor: "Babacığım, iğnenin deliğinden bakıyorum ki seni görebilecek miyim!.." İşte, cereyan eden hiçbir hadise karşısında karamsarlığa kapılmıyorum ama böyle bir gaflet içinde ömür tüketen kimseleri düşününce çok derin bir burukluk yaşıyorum. Aslında, ümitbahş gelişmeleri görmezlikten gelmek nankörlük sayılır; fakat, derbederliklerimizi görmemek de körlük olur. Bir yönüyle, nankörlük ile körlük ikizdir; biri doğrudan doğruya görmemek, öbürü de görüp hakkını vermemektir. Dünyanın dört bir yanına açılan adanmış ruhların muvaffakiyetleriyle seviniyorum; lakin, mü'minlerin dağınık ve perişan halleri sebebiyle hicran yudumluyorum. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hakk'a adanmış bir kahramanı anlatırken diyor ki: Mücahede meydanında herkes kasapta doğranan et gibi doğranmıştı. O sağına baktı, sağlam kalmış kimseyi göremedi; soluna göz attı, ayakta durabilen hiçbir Hak erine rastlayamadı. Doğruldu, "Ben varım ya!.." dedi ve gitti.. bir daha da geri dönmedi. Gerçek mü'min ruhu budur. "Yalnız kaldım, kimsesizim; tek başıma ne yapabilirim ki?!." bahaneleri şeytanî mırıltılardır; mü'mince düşünce "Sen varsın ya!" şeklinde olmalıdır. Bu mülahazalardan dolayıdır ki, sadece üç beş kişiyle ders yaptığımız ve altı ay boyunca altıncı bir insanı bulamadığımız dönemde bile ümidim hiç sarsılmadı. Zira, bizim vazifemiz i'lâ-yı kelimetullah ve gayemiz de Allah'ın rızasıydı. Özüne, asıl kimliğine, dinine, millî kültür mirasına ve evrensel insanî değerlere bağlı bir nesil yetiştirme yolundaki gayretlerimiz, bizi asıl hedefimiz olan rıza-yı ilahiye ulaştırabilecek vesilelerden ibaretti. Dünyevî hiçbir musibetin Rabbimizin hoşnutluğunu kazanmamızı engelleyemeyeceği mahfuz olunca, ye'se düşmemiz ve ümitsizliğe yenilmemiz zaten düşünülemezdi. Güzel Türkiyemizin ve necip milletimizin devletler muvazenesinde hak ettiği yeri almasına gelince, şimdiye kadar hep Süleyman Nazif gibi dedim, yine öyle diyeceğim: "Bu ümit benimle olduğu müddetçe üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene beklerim!.." Hatıralar
3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| Son Güncelleme ( 12.08.2008 ) | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|








