| Bir Nevi Şehadet |
|
|
| Fethullah Gülen | |
| 17.06.2008 | |
|
Dünya savaşları gibi hâdiselerde zalimce öldürülen mazlum ve dindar Hıristiyanların şehit olabilecekleri gibi bir hüküm var mıdır? Varsa bu hükmün dinî kaynaklarda dayandığı esaslar nelerdir? Soruda bahsedilen husus, Bediüzzaman Said Nursî'nin Kastamonu Lahikası isimli eserinde şu şekilde geçmektedir:
Bu mülâhaza, İkinci Cihan Harbi'nde ortaya konmuştur ve yeni değildir. Aynı zamanda ta ilk dönemlerden günümüze kadar değişik kişiler tarafından bu istikamette hep idare‑i kelâm edilegelmiştir. Bunların hemen hepsinin kendilerine göre dayanak noktaları da vardır. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat olarak bizim itikat açısından intisap ettiğimiz iki imamımız vardır. Bunlardan birincisi İmam Ebû Mansur el-Matürîdî, diğeri ise Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'dir. İmam Matürîdî, Mâverâünnehir'de yaşamış, aynı zamanda burada Ehl-i Sünnet'e nispet edilen kelâm ekolünün kurucusu ve mümessili olmuş bir zattır. Ebû Hanife'nin mezhebinde olanlar daha ziyade itikat noktasında onun yorum ve tevillerini benimsemiş ve onun tavzih ettiği esaslar çerçevesinde yaşamışlardır. Ebu'l-Hasen el-Eş'arî'yi ise daha ziyade amelde Şafiî mezhebine mensup olanlar akidede imam olarak benimsemiş ve onun Kur'ân ve Sünnet'e dayalı düsturlarıyla irtibat içinde olmuşlardır. Bu iki imam, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat'in imamlarıdır ve bunların ikisinin de delilleri Kur'ân ve Sünnet yörüngelidir. Bu imamlar, Kur'ân ve Sünnet'ten bu hükümleri çıkarırken, arkalarından gelen yüzlerce muhakkik allâme de bunları tasdik etmişlerdir. Hem de öyle imzalarla tasdik etmişlerdir ki, artık bunları inkâr etmek müspet ilimlere karşı gelmek ve kâinattaki en büyük hakikatleri kabul etmemek şeklinde yorumlanmıştır. İmam Matürîdî ve İmam Eş'arî'nin bu mevzudaki nokta-i nazarları biraz farklıdır. Kısaca özetleyecek olursak: İmam Matürîdî'ye göre hiçbir peygamber gelmese bile bütün insanlar, Allah'ı bilmekle mükelleftirler. Çünkü akıl, Allah'ı bilme ve bulmaya yetecek mahiyettedir. İmam Eş'arî'ye göre ise Allah (celle celâluhu), herhangi bir yere peygamber göndermedikçe o yerdeki insanları mükellef tutmaz. Dolayısıyla da dinden haberi olmayan insan, hiçbir şeyden mesul değildir. Şimdi bu iki imamın nokta-i nazarına dayanarak şunlar söylenebilir: İmam Matürîdî, "Dinî tebliğat olmasa bile bir insan, Allah'ı bilmek zorundadır." demektedir. Buna hak vermemek mümkün değil; nitekim kâinat kitabını okuyan ve enfüsî tefekküre dalan bir insan, isim ve sıfatlarıyla O'nu bilemese de mutlaka kâinatı yoktan var eden bir Yaratıcı'nın olduğunu anlayabilir. Bir bedevi bile kendi dar anlayışıyla: إِنَّ الْبَعْرَةَ لَتَدُلُّ عَلىَ اْلبَعيِرِ، وَإِنَّ أَثَرَ اْلأَقْدَامِ
لَتَدُلُّ عَلَى اْلمَسيِرِ، "Deve tersi oradan bir devenin geçtiğine, yerdeki ayak izleri de bir yürüyene işaret ederken, vadi vadi yeryüzü, burç burç sema ve dalga dalga deniz, Latîf ve Habîr olan Allah'ın varlığına işaret etmez mi?" diyerek Allah'ın varlığına ulaşmaktadır. Evet, zerreden küreye kadar kâinattaki âhenge bakan bir insan, bu mânâda Allah'ın varlığını okuyacaktır. Zira her şey, Allah'ın varlığına delâlet etmektedir. Her harf, kâtibine delâlet ettiği gibi kâinattaki her yaprak da, Allah'ın varlığına bir delildir. Hususiyle günümüzdeki ilimler ve değişik keşifler, bu meseleyi, inkâr edilmeyecek şekilde apaçık ortaya koymuştur. Binaenaleyh her insan, esmâ ve sıfatlarıyla olmasa da, Zât-ı Ulûhiyeti bulabilecek kapasitede yaratıldığı söylenebilir. İmam Eş'arî ise "Biz, peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız." (İsrâ sûresi, 17/15) âyet-i kerimesine dayanarak, kendilerine peygamber gönderilmeyen insanların, inançsızlıklarından ötürü muaheze edilmeyeceklerini söylemektedir. Yani, bir yere peygamber gitmemişse Allah, oradaki insanları küfür ve küfranlarından dolayı muaheze etmeyecektir. Şimdi kendi kendimize düşünelim. Dünyanın çeşitli köşelerinde, pek çok insan ve milletler var. Acaba biz bunlara Kur'ân'ın talim buyurduğu şekilde Cenâb-ı Hakk'a, Efendimiz'e ve diğer iman esaslarına inanmayı aklî ve mantıkî ölçülerde götürüp telkin ettik mi? Buna "Evet" demek mümkün değildir. Bugün biz mü'minler, Efendimiz'in hayatbahş olan mübarek nefeslerini dünyanın dört bir köşesine götürmüş ve tevhidi aklın, mantığın ışıkları altında insanlığa takdim etmiş sayılmayız. Öyleyse hâlâ Hıristiyanlığı hak gören insanlar hakkında, "Cehennem'in gayyasına yuvarlanacaklar." hükmünü vermek, vazifesini yapmamış insanlar olarak bizim için ayıp olmaz mı? Evet, bizler, hak ve hakikati anlatıp onları ikna etmedik ve onlara hidayet gemisinin kaptanı olan Hz. Muhammed'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıtamadık. Binaenaleyh bu noktada "Fîhi nazar" deyip hiç olmazsa mülâhaza dairesini açık bırakmakta fayda olmaz mı? Burada şunu da ifade etmeliyim ki, biz böyle düşünürken bir hümanist gibi, yani insancıllığımızın verdiği bir şefkat ve merhametle değil, dinin bu mevzuda vaz'ettiği ölçülere dayanarak böyle bir mütalâada bulunuyoruz. Bugün yeryüzünde bir Müslümanlık bilindiği gibi Kur'ân da ortadadır, denilebilir. Doğru, Kur'ân ortadadır, ancak Kur'ân'ı temsil eden ve temsiliyle tesir durumunda bulunan ve bihakkın Kur'ân'a cemaat olmanın hakkını veren, yani yeryüzünde her yönüyle Kur'ân'ı temsil eden parlak bir cemaat olsaydı bunu demeye hakkımız olurdu. Eskiden Batı'ya gidenler, dinî duygu ve düşünceyi götürmek için gidiyorlardı. Şimdilerde ise oralara gidenler döviz gelsin diye gitmektedirler. Bu itibarla da biz o ülkelerin insanlarına Kur'ân'ın aydınlattığı âleme giden yolları gösterememişizdir. Bu, bizim adımıza büyük bir kusur ve ayıptır. Meseleyi toparlayacak olursak, İkinci Cihan Harbi'nde kiliseye koşan bir kısım kimseler, Avrupa'nın cebbar ve zalim kimseleri tarafından kılıçtan geçirilmişlerdir. Bir zat da, Ehl-i Sünnet'in yukarıda bahsini ettiğimiz düsturlarına dayanarak, orada ölen masum çocukların hangi dinden olursa olsun, –Allahu a'lem– şehit değil, şehit hükmünde olduklarını, hakperestliği temsil eden, hak cephesinde olan fakat yine gadren öldürülen kimselerin de bir semavî dine inanmaları durumunda, aynısı olmasa da o mazhariyetin bir nev'ini paylaşacaklarını söylemiş ve şunu da vurgulamıştır: Derece bakımından onların şehitlikleriyle, mü'minlerin şehit olmaları kat'iyen bir değildir. [1] Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, 76. Mektup. |
|
| Son Güncelleme ( 14.11.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|



