İbretlik Hatıralar (20) Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 46
Kötüİyi 
Osman Şimşek, herkul.org   
30.06.2008

En Büyük Entelektüel ve Gözlerinin Altındaki Halkalar

Sevgili Arkadaşlar,

Hepimizi sürura garkeden beraat kararıyla alâkalı, M. Fethullah Gülen Hocamızla yaptığımız röportaj neşredildikten hemen sonra, elektronik posta kutumuza pek çok gönül erinden bamteline dokunan mesajlar yağdı. Sevinç ifadelerinin ve iyi dileklerin yanı sıra, dile getirilen bir husus can alıcıydı. Sevenleri, "Hocamızın gözlerinin altında oluşan o halkalar da ne?!." diyorlardı.

O halkalar gözyaşlarının akış yatağıydı.. onlar dertti, sancıydı ve onlar ızdıraptı. Tabiî, meselenin tıbbî sebeplerinden de bahsedilebilir ama inanın onlar, Şa'b-i Ebi Talip'te kuşatma altına alınan ve üç yıl boyunca kendilerine ambargo uygulanan Asr-ı Saadet müslümanlarının çile günleri gibi geçmiş tam dokuz senenin elemli yazılarıydı.

Her günü bin bir kederle gelip giden dokuz koca yıl Hocamızın geride kalan saçlarını da ağartmış ve dökmüş, belini iyice bükmüş ve yüzündeki hüzün çizgilerini koyulaştırmıştı.

Ahh dostlar,

Nasıl olmasın ki?!.

Herkes yaşarken şahsî dünyasında, o sürekli insanlık için ağladı vatandan ırakta.

Hatta geçen hafta, seneler sonra ilk kez hepimiz büyük bir coşkuyla sevinirken ve gülerken, o yine mahzundu ve bu defa da bir hakkın teslim edilişine sevinenlerin dokunaklı hallerine ağlıyordu.

"Kardeşlerimiz bayram ediyordur herhalde!.." diyor ve hizmet gönüllülerinin sevincine o buruk bir tebessümle katılıyordu.

Önce, uluslararası ilişkiler alanında dünyanın en seçkin yayın organları arasında yer alan Amerikan Foreign Policy dergisinin düzenlediği ve adayları İngiliz Prospect dergisi ile ortaklaşa belirlediği "Yaşayan En Büyük 100 Entelektüel" anketinde Fethullah Gülen Hocaefendi dünya birincisi seçildi. Bu netice, çoğumuz için inşirah vesilesi oldu. Hepimiz biliyorduk ki, Aziz Hocamız kaçıncı ilan edilirse edilsin onun gönüllerimizdeki yeri değişmeyecek; ilk sıralarda olunca nezdimizdeki kıymeti artmayacağı gibi, listenin sonlarına da konsa ona karşı muhabbetimiz azalmayacaktı. Fakat, onca zamandır kendisine yapılan bir sürü haksızlık vardı ve bu birincilik, bir yönüyle, değerbilir insanların onun maruz kaldığı zulümlere karşı "artık yeter" demeleri manasına geliyordu.

Zaten Hocaefendi de anketin sonucunu bu minval üzere değerlendirmiş ve şöyle demişti: "İnsan başkalarının birinci, ikinci, üçüncü... demeleriyle birinci, ikinci, üçüncü olmaz; fakat, eğer bazı çevreler, bir insanı yerden yere vuruyor ve onu sürekli sıfırlıyorlarsa, işte o zaman onu belli numaralara yerleştirmeye kadirşinaslık nazarıyla bakılabilir. Ben, yaşayan en büyük entelektüel seçilmemi, arkadaşların âsâr-ı bergüzîdelerine terettüp eden semeratın tek bir şahsa verilmesinin ve hakperest insanların mazlumdan yana tavır almalarının neticesi olarak kabul ediyorum."

Haziran Fırtınası ve Tutuklama Kararı

Mezkur anket sonucunun açıklanmasından bir gün sonra da, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, M. Fethullah Gülen ile ilgili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin verdiği ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin onadığı beraat kararını doğru buldu; Başsavcı Abdurrahman Yalçınkaya'nın itirazını oy çokluğu ile reddetti. Böylece, 9. Ceza Dairesi'nin onama kararı kesinleşmiş ve zâhiren Aziz Hocamızla, aslında diyalog ve eğitim hizmetlerine dilbeste bulunan herkesle alâkalı dava beraat ile neticelenmiş oldu.

18 Haziran 1999'da, zafer sarhoşu havasına bürünmüş bir zavallının, bir televizyonun ana haber bülteninde düğmeye basmasıyla başlamıştı "Haziran Fırtınası". O günden sonra, uzun bir süre montaj kaset görüntüleri sarmıştı bütün ekranları; iddia, isnat ve iftiralar kaplamıştı gazete sayfalarını.

Necip milletimizin kendi ayakları üzerinde doğrulmasından hoşlanmayan dış mihraklar ve onların içimizdeki piyonları, eğitim ve hoşgörü temsilcileri hakkında akla–hayale gelmedik iftira ve tezvirlere başvurmuşlar; onların en samimî davranışlarını dahi evirip–çevirip hiç olmayacak bir kısım gayelere bağlayarak bütün hayırlı işleri âdeta kundaklamışlardı. En olumlu gayretler etrafında şüpheler uyarmış; diyalog adına ortaya konan tekliflerde başka maksatlar aramış; en yararlı beyanları sağa–sola çekmiş, bölmüş, parçalamış ve montajlarla farklı kalıplara dökerek tahribin en utandırıcı örneklerini sergilemişlerdi.

Aslında böyle bir fırtınanın işaret rüzgarları "28 Şubat" ile kendisini iyice hissettirmişti; dondurucu soğukların geleceği belliydi. O günlerde, sağlık problemlerinden dolayı Amerika'ya gitmek üzere uçağa binen Hocaefendi, hostesin uzattığı gazeteyi açar açmaz kendi fotoğrafının yüz kızartıcı bir resmin yanına kasden konulmuş olduğunu görünce bir zıpkın yemiş gibi sendelemişti. Yazılıp çizilenler ve dile dolananlar Aziz Hocamız gibi hassas bir insanın asla kaldıramayacağı kadar çirkindi.

O dönemde ekranları ve sayfaları karartan dedikodulardan ve atılan iftiralardan muhterem Hocamızın haberdar olmaması için çok gayret sarfetmiş; zaten kötü durumda olan sağlığının daha fazla bozulmaması için hep müsbet haberleri vermeye çalışmıştık. Ne var ki, aylar sonra Ferhat Barış beyin, "Maskeli Balon" adlı kitabını okumak dahi Hocamızın tansiyonunun günlerce 18-20'nin altına inmemesine yetmişti. Halbuki, Ferhat bey, isnat ve iftiralara oldukça az yer vererek işin hakikatini ve Hocaefendi'nin masumiyetini anlatmıştı tarihe ışık tutacak olan o kitabında. Fakat, kendisini sevgiye adamış insan, maruz kaldığı ifna hareketine ve kendi vatandaşlarından gördüğü düşmanca muameleye bir anlam verememiş; müdafaa ifadelerinin çehresinde iddiaları müşahede ederek ürpermişti.

Bu maksatlı yayınlar üzerine soruşturma başlatılmış ve 3 Ağustos 2000 tarihinde Ankara DGM Savcısı muhterem Hocamız hakkında tutuklama talep etmişti. Bu talep üzerine alınan gıyabî tutuklama kararı, dört gün sonra kaldırılmıştı ama bazı şer şebekelerinin meselenin peşini bırakmaya hiç niyetleri yoktu. Ayın 11'inde yeniden tutuklama kararı verilmişti. Ondan sonraki on yedi günü gurbet hayatımızın en ızdıraplı dönemlerinden biri olarak kaydetmiştik defterimize.

Cenaze evinde gibiydik o günlerde. Hemen hepimiz melul mahzunduk. Hocaefendi mefkure kahramanlarının zan altında bırakılmalarına ağlıyordu; biz ise hem gönül dostlarımıza hem de Hocamızın mazlumiyet, mağduriyet ve hüznüne gözyaşı döküyorduk.

Biliyorduk onun davası uğruna idam sehpasına bile güle güle gideceğini. Anlıyorduk eleminin ve kaygılarının nefsiyle ilgili olmadığını. O, şahsından dolayı eğitim gönüllülerinin maznun duruma düşürülmesine kederleniyordu. Kendilerine hizmet madalyası verilmesi gerekirken bir cânî muamelesi reva görülen adanmış ruhlar ve vatandan uzakta milletinin kültür elçiliğini yapan fedakar muhacirler adına üzülüyordu. Kendisini sadece bir müşevvik kabul etmesine rağmen, şahsına nisbet edilen o insanların ve hayırlı hizmetlerinin ademe mahkum edilmesinden dolayı ızdırap duyuyordu.

O, başta milleti olmak üzere bütün insanlık için yaşıyordu ama kendi ülkesinde onun kollarına geçirilmek maksadıyla kelepçeler hazırlanıyordu. Hayır, aslında onun şahsında iman hizmetine ve eğitim faaliyetlerine gönül veren bütün fedakarlara kelepçe vurulmak isteniyordu.

Bir ay kadar uzun süren muzlim bir gecenin sabahında almıştık tutuklama kararının kaldırıldığı haberini ve bileklerimizi sıvazlamıştık ellerimizle. Hayır bileklerimiz hep serbestti ama ne de çok acımıştı yüreklerimiz. Nice zamandır ilk kez o gün bayram etmiştik; o sabah çok sevinmiştik.

O kadar üzülecek ve sonrasında sevinecek ne vardı ki demeyin ne olur? Montajlama haberlerle başlayan ve 31.08.2000'de DGM Savcısının dava açmasıyla devam eden fırtınalarda köksüz ağaçlar gibi savrulup giden bazı kimselerin tuhaf tutumları yeterdi kederlenmeye. Huzur bozucular, toplumu teşkil eden fertlerin birbirlerine karşı güvenlerini sarsmış; milletin değişik kesimleri arasına sûizan ve kuşku tohumları saçmış ve yüreklerdeki dostluk ümitlerini yıkmışlardı. Hayatı boyunca "sevgi" diyen bir insanın, bir zamanlar dostça ellerini tuttuğu kimselerden düşmanca sözler duyması tarife gelmeyecek ölçüde kırıcı, incitici ve acı verici değil midir?

Bir psikolojik harp cereyan etmekteydi o günlerde. Kurtlar kuzu, barış güvercinleri ise akbaba gibi takdim ediliyordu her yerde. Mü'minler düzenbaz kimseler olarak gösteriliyor ve muhatapların kalblerine kandırıldıkları endişesi enjekte ediliyordu. Montajlara aldananların bir anda dostlarına sırt çevirmeleri bütün muhabbet erlerini insanlık adına çok utandırıyordu. Bir gün, Muhterem Hocamız, Şubat soğuğunda kırağı çalmış birisine mektup yazmış; "Uzun süre devam eden duygu ve düşünce alışverişiyle kurulmuş dostluklar bir sarsıntıyla yıkılmamalıydı; arkadaşlıklar pamuk ipliğine bağlı olmamalıydı!.. Dost dosta kulak vermeli; işin hakikatini öğrenmeye ve anlamaya çalışmalıydı!" demiş ve onu yeniden düşünmeye çağırmıştı. Heyhat ki, şeytan bir kere daha rolünü iyi oynamış ve her yana husumet havası yaymıştı.

Kâbus Yılları

16 Ekim 2000 tarihi geçmeyen günlerin, bitmeyen gecelerin ve uzun bekleyişlerin başlangıç tarihiydi bizim için. O gün mahkemenin ilk duruşması yapılmıştı. "Laik devlet yapısını değiştirerek yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup, bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunduğu" gerekçesiyle M. Fethullah Gülen Hocamız hakkında 10 yıla kadar ağır hapis cezası talep ediliyordu. O güne değin mahkemenin nasıl olduğunu, duruşmada neler yapıldığını, kararın verilmesinin ne kadar zaman aldığını çoğumuz bilmiyorduk. Her duruşma öncesinde ümitleniyor, bilhassa o geceyi dualarla ve gözyaşlarıyla geçiriyor; Türkiye'den gelecek sevindirici bir haberin hayaliyle dakikaları ay gibi idrak ederek bekliyorduk.

Onca niyazın, içli ağlamaların ve yakıcı intizarın sonunda "Mahkeme, falan tarihe tehir edildi" sözüyle irkiliyor ve her defasında bu habere hazırlıklı olmamıza rağmen, bir kere daha inkisar yaşıyorduk. Sonra, yeni bir heyecan ve yenilenmiş kaygılarla 45-50 gün sonraki duruşmayı beklemeye koyuluyorduk.

Aman Allahım!.. Ne acı, ne ızdırap verici ve ne bunaltıcı zaman dilimleriydi o günler.

Demokles'in kılıcı hep başımızdaydı. En masum sözlerin başta Hocaefendi olmak üzere koca bir hizmete zarar verme ihtimali çok yüksekti; zira, bazı medya organları bile amansız birer hafiye kesilmişler ve delil avcılığına soyunmuşlardı; çarpıtılmış ifadeleri boy boy neşretmek için fırsat kolluyorlardı.

Düşünebiliyor musunuz, senelerce "hizmet" kelimesi netameli bir ifade telakki edildi, mevhum örgütün şifre sözcüğü gibi algılandı; önüne ya da arkasına başka bir kelime getirerek tamlama yapmadan onu kullanmak "çete" suçlamasına malzeme vermek demekti. "Arkadaşlarımız" ifadesi zımnen yasaktı; çünkü, bu sözün, cemiyet teşkilinin işareti sayılması kuvvetle muhtemeldi. Daha da garibi, bazı televizyonların "küheylan" göstermeleri bile memnu idi; zira, kimilerine göre at, cihadı çağrıştırıyordu. Her görüntü, söz, tavır ve hareket bir yönüyle irticaî faaliyet olarak yorumlanabilir ve dava dosyasına dahil edilebilirdi. Zinhar, mübalağa yaptığım zannedilmesin; Savcı'nın iddianamesini okuyanlar bu misallerden çok daha komik ve uçuk örnekler bulacaklardır, eminim.

Bunların hepsinden daha çok yürek dağlayıcı olan husus ise, muhterem Hocaefendi'ye bir cüzzamlı muamelesi yapılmasıydı. Yanına varanların, elini tutanların ve hatta adını ananların tarikat (!) mensubu ilan edilmeleriydi.

Maalesef, pek çokları bu kara propagandaya boyun eğdi; kendi adının da tarikatçıya çıkmasından korkanlar aziz Hocamızın maruz kaldığı zulme ve yaşadığı gurbete sessiz kalmayı yeğledi.

Allah aşkına; sözü kitlelere müessir kaç tane yiğit "Artık bu gurbet bitsin!" diyebildi.. hele son dönemde kaç yürekli insan "Gel, hasretiyle yandığın yurduna dön!.. diye seslendi.

Evet, belki Hocaefendi böyle bir çağrı beklemezdi; hele adının anılmasından hiç hazzetmezdi. Fakat, şu en son Türkçe Olimpiyatları'nda iyice zâhir olan "fikir mimarının adını anmama cimriliği" vefa ile telif edilebilir miydi?

İşte, bu boğucu atmosfer içinde tam on sekiz duruşma günü geçti. On sekiz kere 40-50 gün, sonu gelmeyecek seneler gibi idrak edildi. Nihayet, 10 Mart 2003 tarihinde, yaklaşık iki buçuk yıl devam eden dava tamamen ertelendi; mahkeme heyeti aynı suçun beş yıl içinde tekrar işlenmemesi durumunda davanın ortadan kalkmasına karar verdi.

Fakat, Hocaefendi, davanın zaman aşımından dolayı düşmesini istemiyordu; atılı suçlar, iddia ve iftiralar vardı; yargılamanın devam etmesini ve nihaî bir karar verilmesini diliyordu. Bunun üzerine, Hocamızın avukatları erteleme kararına itirazda bulunarak mahkemenin devamını talep etmişlerdi. Fakat, bu başvuru neticesinde adaletin tecelli etmesi için de yaklaşık üç sene daha intizarın kavuruculuğuna dayanmak gerekmişti.

5 Mayıs 2006'da Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi yeniden yargılama sonucu beraat kararı vermiş, ama Cumhuriyet Savcısı verilen kararı temyize götürmüştü. Yine uzun bir bekleyişin ardından, 5 Mart 2008 tarihinde Yargıtay 9. Ceza Dairesi, beraat kararını onamıştı. Fakat, hâlâ her şey bitmemiş, bu defa da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı genel teamüllere aykırı olacak şekilde temyize başvurmuş; beraat kararının iptalini ve davanın zaman aşımından dolayı düşürülmesini istemişti.

Şayet, Başsavcı'nın talep ettiği gibi, dava zaman aşımı yüzünden düşseydi, her zaman "çete" suçlamasıyla yeni bir yargı süreci başlatılabilirdi. Hem sadece muhterem Hocamızın kendisi değil, teşvikleriyle kurulan okulların, kursların, yurtların ve diğer müesseselerin mütevelli heyetleri, idarecileri ve çalışanları başta olmak üzere onu seven ve fikirlerinden istifade eden herkes, bir çırpıda örgüt üyesi ithamıyla karşı karşıya kalabilirdi. Çünkü, Başsavcı, gerekçesinde, "Gülen, terör örgütü kurmadı; suç işlemek (şeriat düzeni getirmek) amacıyla çete oluşturdu!" iddiasında bulunuyor; Türkiye'deki ve yurtdışındaki bütün eğitim kurumlarını mevcut anayasal düzeni yıkıp, yerine şeriat esaslarına dayalı devlet kurma amacını taşıyan bir örgüt yapısı içinde mütalâa ediyordu.

Neyse ki, nihayet, 24 Haziran 2008'de, Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Başsavcı'nın itirazını oy çokluğu ile reddetti. Böylece, 9. Ceza Dairesi'nin onama kararı kesinleşmiş ve üçüncü defa beraat kararı çıkmış oldu. 28 Şubat sürecinde bu davanın iddianamesini hazırlayanlar, atf-ı cürüm hesabına ne biliyorlarsa ve çoğu montajlanmış bantlardan ne bulmuşlarsa hepsini sıralamış; mahkum etmeyi düşündükleri bir insan hakkında denebilecek her şeyi söylemiş ve böylece bütün sermayelerini birden kullanmışlardı. İki defa temyize başvurmak suretiyle bu sermayeyi hiç olmazsa kısmen kurtarmaya çalışmışlardı ama nafile. Türkiye'de hâlâ hakkaniyetin ve adaletin gereğini yapabilecek, hak terazisinin dümdüz durabileceğini ve doğru tartabileceğini herkese gösterebilecek yürekli hâkimler de vardı. Nitekim, o kadar tahribata ve bilhassa medya yollu onca baskıya rağmen, hak ve adalet hesabına hüküm verebilen bahtiyar hâkimlerin üçüncü ve nihaî beraat kararıyla komplo teorisyenleri bütün bütün iflas ettiler.

Nasipsizliğinize Ağlıyorum!..

Sabah namazını kılmış, her günkü gibi ders müzakeremizi yapıp bitirmiştik ki müjde telefonu geldi. İşin doğrusu; bu beklenen, ümit edilen ve arzulanan bir haberdi ama hukuk sisteminin son dönemde aldığı yaralar, endişelerin diri kalmasına sebebiyet vermişti. Allah'a sonsuz şükürler olsun ki, bir kere daha adalet tecelli etmiş ve hak yerini bulmuştu. Hocaefendi'nin masumiyetini herkese anlatmaya çalışarak fiilî dua ettiği gibi, o ana kadar kavlî tazarru ve niyazdan da geri durmayan muzdarip insanlar, ikişer üçer telefona sarılmışlardı. Aziz Hocamız, "Efendim..." sözüyle mukabele edince, hattın öbür ucundakiler söyleyecek söz bulamıyor, sadece sevinç gözyaşları döküp ağlıyorlardı. Belki bir iki tanesi, "Şükür namazı kılıyoruz!" diyebilmişlerdi.

Hocaefendi mütebessim ama temkinliydi. Biz sevinçten bağıracak ve belki Pennsylvania ormanlarında mutluluk naraları atacak his yoğunluğundaydık; fakat, o yine bizi tadil ediyor ve "Ötede sevineceğiz!.." diyordu. Tebrik için arayanlara da, "Çok sevinmeyin; bu basit ve dünyaya ait bir hadise; ölçüsüzce sevinilecek ve şımarıkça hoplanıp zıplanacak bir mesele değil. Cenâb-ı Hak bizi Cennet'ine koyarsa, Cemal'iyle gönlümüzü ferahlatırsa ve Rıdvan'ıyla ruhlarımızı kanatlandırırsa, işte o zaman gerçekten seviniriz." tenbihinde bulunuyordu.

Ne var ki, gönüllere ferman dinletmek zordu; kalbler inşirahla dolmuştu. Nasıl sevinmezdik ki?!. O dava hoşgörünün, sevginin, diyaloğun ve dostluğun davasıydı; muhabbet husumete galebe çalmıştı. Bu beraat kararıyla, binler, yüz binler aklanmıştı.

Evet, Hocaefendi, kendi adıyla anılan eğitim kurumlarının sahibi değildi, hatta oralarda vazife yapanların büyük ekseriyetini hiç görmemişti, çoklarını tanımazdı. Fakat, kimileri diyalog gayretlerine matuf olarak kurulan müesseselerin ve sevgi okullarının tamamını muhterem Hocamıza nisbet ediyor; dolayısıyla, ona attıkları cürümlere bütün gönül erlerini de ortak koşuyorlardı. Dahası, kendi vatandaşlarına öz yurtlarını dar ettikleri yetmiyormuş gibi, bir de onların hizmet verdikleri ülkelere iftira dosyaları gönderiyor ve eğitim gönüllülerini o ülke insanlarının nezdinde bitirmeye çalışıyorlardı. Her yolu deneyerek yaymaya gayret gösterdikleri iftiralar arasına, "Mahkumiyet yemiş ve sürgüne gönderilmiş bir şeyhin müritleri" (!) yakıştırmasını da katıyorlardı. İşte, bu beraat kararıyla, bir bakıma karasevdalıların hepsi aklanmış oluyordu; estağfirullah, onların ak oldukları mahkeme diliyle de tasdik ediliyordu. Artık, onlar topyekün yeryüzünde başları daha dik ve alınları daha açık bir halde kendi hizmetlerine bakabileceklerdi.

Muhterem Hocamız, bütün gün boyunca çok duyguluydu. Bilhassa ikindi namazında arka saflardan fark edilecek şekilde ağlıyordu. Namazdan sonra kendisine mahkeme ile alâkalı bazı sorular soracaktık ama aklımızda Hocaefendi'nin secdedeki hisli hali vardı. Sebebini merak eden gözlerle kendisine baktığımızdan olsa gerek, şunları söyledi:

28 Şubat sürecinde ve mahkeme süresince aleyhimde yazıp çizenler ve yargısız infaz yapanlar aklıma geldi. Bir insan olarak, onların yaptıklarından ben utandım ve onların duymaları gereken mahcubiyeti kendi içimde hissedip ağladım. Tesbihat sırasında, bir siluet gibi beliriverdi bazıları önümde. "Yine neden ağlıyorsun?!." diye sorar gibiydiler. "Size ağlıyorum" dedim; "Sizin nasipsizliğinize ağlıyorum!.. Keşke anlayabilseydiniz, keşke siz de imandan nasiplenseydiniz!"

Sonra, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in Mekke'nin fethi esnasında, heyecan ve endişeyle intizar eden Mekkelilere, "Şimdi size ne yapmamı bekliyorsunuz?" diye sorduğunu; O'nun nasıl soylu, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı kimselerin, "Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin" şeklinde karşılık verdiklerini ve Şefkat Peygamberi'nin, "Size, bir zaman Hazreti Yusuf'un, kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi'dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz." beyanıyla merhametini dillendirdiğini anlattı. Hocamız da bütün müfterilere ve yalan yanlış ifşâatta bulunanlara "Lâ tesrîbe aleykümü'l-yevm" diye seslendi.

Bu sözlerine şunları da ilave etti: "Bir de Hazreti Pir'in dediği gibi diyorum: Beni memleket memleket sürgüne gönderenlere, bana zindanlarda yer hazırlayanlara ve hakkımda idam sehpası hayal edenlere hakkımı helal ediyorum. Allah'ın, Rasûl-ü Ekrem'in ve Din-i Mübin'in hukuku beni aşar, o konuda bana söz düşmez; fakat şahsıma bakan yanı itibarıyla, kırk seneden beri aleyhimde yazıp çizen kimseler mahkeme-yi kübrada karşıma çıksalar, onlardan bile hak istemeyeceğim. İçimde hiç kimseye karşı hınç taşımıyorum."

Evet, M. Fethullah Gülen'in, Türkiye'yi kendisine dar edenler hakkındaki duygu ve düşünceleri böyleydi. Suçlarını onların yüzlerine vurmadı; "Yazıklar olsun size, şimdi ne diyeceksiniz o tezvirlerinize!.." diyerek huysuz ruhları kınamadı.

Heyhat ki, Hocaefendi kendi karakterinin gereğini ortaya koydu ama diğerleri de kendi tabiatlarının dürtülerini icraya koyulmaktan dûr olmadılar. 28 Şubat soğuğunda ve iddianame esnasında kıyametler koparanlar, mahkemenin sonucunu görmezlikten geldiler, beraat kararını perdeleyip üzerini örtmeye çalıştılar. Hiç utanmadılar; hemen Hocaefendi'nin vize meselesini çarpıtarak gündeme soktular.

Hem yanlış yönlere çekilen bir iki referans mektubunu bahane ederek "CIA destekliyor" iftirasında bulundular hem de Hocaefendi'nin Amerika'dan sınırdışı edildiği yalanını yaydılar. Haberlerinde yer alan bu iki argüman arasında yaman bir çelişki vardı: Bir yandan CIA'den destek göreceksin, diğer taraftan dokuz senedir o ülkede bulunmana rağmen daha oturum meseleni bile halledemeyeceksin.. ama kimin umrunda. Onlar için önemli olan, aziz Hocamızın en büyük entelektüel seçilişini ve hakkındaki beraat kararını gölgelemek ve oluşan müsbet havanın büyümesine meydan vermemekti. Dahası, asıl niyetleri; birincilik, mahkeme ve (uydurdukları) vize iptali sıralamasına dikkat çekip bunların hepsini bir kumpasmış gibi göstermek, böylece kamuoyunu Hocaefendi'nin bazı mihraklar tarafından yönlendirildiğine ve nihayet Türkiye'ye gönderilmek üzere kendisine zemin hazırlandığına inandırmaktı.

Oysa, kendileri de bilirler ki, "Gönüllüler Hareketi" olarak zikredilen diyalog ve eğitim faaliyetlerinin en mühim özelliği bağımsız olmasıdır. Bu hareketle alâkalı akademik çalışma yapan sosyologlar ve siyasal bilimciler de her fırsatta bu hususa değinmekte ve "Bu teşebbüs, hiçbir dış güce dayanmayan bağımsız bir sivil toplum faaliyetidir" demektedirler.

Buna rağmen, maalesef bir kısım çevreler, hasımca tavırlarından vazgeçmediler, karalama kampanyasını daha da hızlandırdılar. Bazı kadirşinâs insanlar, bu müfterilere ağızlarının payını verecek yazılar yazmak isteyince, Muhterem Hocamız yine kendisine yakışanı yaptı: "Lütfen, üslubunuzu koruyun. Biz kavga taraftarı değiliz; herkese karşı diyalog ve dostluk yolları arıyoruz. İnşaallah, hasmane tavır sergileyenler de anlayacaklardır bir gün bu duygularımızı. Siz iddia ve iftiraları güzelce cevaplayın ama bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hep karakterinize saygılı olmaya çalışın. Üç beş günlük bir dünya için baş yarmayın, göz çıkarmayın, kem söz söylemeyin ve gönül kırmayın. Herkesi sevginin sıcak iklimine çağırın!.."

Şimdi, Hocaefendi'nin sevenleri, üzerlerinden geçen uçaklara daha bir dikkatle bakıyor ve vuslat gününü hayal ediyorlar; bazı kesimler de, onun dönüşünü nasıl kendi çirkin emellerine alet edebileceklerinin hesabını yapıyorlar. Aziz Hocamız ise, "Ne zaman döneceksiniz?" sorusuna şimdilik şu cevabı vermekle yetiniyor:

"Ülkemin elli yüz yerinden gelmiş toprak parçaları var odamda, onları koklayıp teselli buluyorum. Ben kendi ülkemin çocuğuyum; dıştan ithal edilmiş ve milletin başına musallat olmuş tufeylilerden değilim. O ülkenin çocuğuyum ben. Onun bir avuç toprağını dünyalara değiştirmem. Bütün Amerika'yı verseler, Korucuk Köyü, fakir bir köydür, ben o köyü vermem. Ruh haletim budur. Fakat, benim inandığım bir dava var, Din-i Mübin-i İslam'a hizmet var. Ben her adımımı, ülkemde huzursuzluğun çıkmaması, milletimin zarar görmemesi ve hele dinime karşı bir tavır alınmaması yönünde atmalıyım. Dönüş keyfiyetini, vaktini ve konjonktürü Allah'la münasebetim açısından da değerlendirip çok dengeli hareket etmeliyim."

Evet, muhterem Hocamız sıla hasretiyle yanıp tutuşuyor. Fakat, giderken davasını düşündüğü ve diyar-ı gurbete mefkuresinden dolayı tahammül ettiği gibi, şu anda da gaye-i hayali sebebiyle firkati tercih ediyor. Hocaefendi'nin sadece nostaljilere yürümesini beklemek beyhûdedir; inşaallah, o yine bu ulvî değerlerin lehine olduğuna inandığı zaman kendisine yaraşır şekilde dönecek ve Türkiye'de barışın, dostluğun, huzurun, sağduyunun temsilcisi olacaktır.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.
nese  - haram olsun   |2008-07-27 17:33:22
hocam sana bu zulmü layık görenlere benim hakkım haram olsun bu ülkenin vatandaşı olarak bizi sizden sohbetlerinizden mahrum bırakan ve
gerçek sevgiyi Allah sevgisini suçmuş gibi österenlere hakkım haram olsun
şaziye özdemir  - hocam seni neden seviyorum   |2008-07-26 18:44:32
Hocam siz bana sevginin nekadar fedakarlık istediğini öğrettiniz ve ben sizi ALLAH için RESULULLAH için islam için çok seviyorum .Bana Allah
cc ı Muhammet sav i namazı ibadet sevgisini aşkını ve sevgisini öğrettin Allah,ın izni ve inayetiyle Allh seni başımızdan eksik etmesin AEO
şaziye özdemir  - özel dua   |2008-07-25 08:56:53
hocam sizden oğlum ahmet serhata kızım merveye eşim mehmete ve bana dua etmenizi istiyorum duanıza muhtacız duanız dumızla Allah,a emanet
olun.
seniha  - hocaefendi   |2008-07-15 21:46:38
Ne kadar hoş ince bir insan.Keşke onu tam manasıyla anlayabilsek.
muhammed faruk kılınç  - gözyaşlarım   |2008-07-13 23:09:57
ben şunu söylemeliyim ki hocamız bir beyaz sayfa gibi tertemiz ve berraktır. RABBİM ondan ebeden razı olsun.ne olur dua edin bana.
salih güven  - vefasız   |2008-07-13 16:09:16
vefasız bir kişi olarak bu gelişmeleri yakından takip edip sizlerin hislerine ortak olamadım.bu yazı ile neler çektiğinizi bir parça
anladığımı sanıyorum.benim gibi vefasızlar bu dünyada olduğu sürece sizleri anlamaya çalışanların önünde hep bir engel olacak.Benim
gibiler bu düyadan temizlenince o zaman sizinle birlikte kalplari atanların sayısı artacaktır.
gulsen  - haktan yana   |2008-07-12 07:29:20
Guzel ve haktan yana olanlarin etrafini seytanlar daraltmak ister, musibetlerle dolu yasar giderler. Hoca efendi sizin gibiler yuregimize su serpiyor,
imanimizi artiriyor. Bayrak ve basortusune karisanlara diyecegim birsey var ALLAH basimizdan eksik etmesin. Atamiz Turk su andaki babamizda Turk
murat tuğral  - sevgiyle   |2008-07-11 23:27:15
hocam sana çok teşekkürler iyiki varsın
şaziye özdemir  - Allah sizi başımızdan eksik etmesin   |2008-07-10 23:40:11
Rabbim sizi bu durumdan feraha çıkaracağını biliyordum çünkü O sevdiklerini mahzun burakmaz.
tayfun çetinkaya  - ayıp   |2008-07-10 16:31:32
sevgili dostlar ben fethullah hocayı kime benzetiyom biliyormusunuz? kanuni sultan süleymana fethullah hocada onun gibi ehli kitapları diyaolg ve
höşgörüyl dinimizin gerçek yüzünü gösteriyor dinimize çekmeye çalışıyor allah razı olsun ondan faaliyetlerini kıskanalar var ama ayıp
hemde çok ayıp valla
beyza  - özlemle geçen yıllar   |2008-07-07 17:45:38
herkes gibi bende hoca efendinin yurda dönmesini hasretle bekliyorum hocam seni çok seviyoruz
zubeyr  - ben de kabullenemedim   |2008-07-02 18:29:35
turkce olimpiyatlarinin final gecesinde
tek bir Allah in kulunun Hocaefendiye vefa borcu adina tesekkur etmemesini ulkemizden binlerce km uzakta
bulunan arkadaslarimla beraber ben de hazmedemedim
bir tek selam bile gonullerimize su serpecekti
bu meseleyi yazar cok guzel ifade etmisti ama
sessiz kalmisti:(http://tr.fgulen.com/content/view/15669/ 12/)
o gece ruhsuz kaldi malesef
İNCİ  - uzakta ki mualime   |2008-07-02 17:58:29
SILA HASRETİYLE YANAN SİNESİ
BOĞULU GÖZLERİ VE BOĞAZINA DÜĞÜMLENEN BİR KAÇ KELİME
TEK DERDİ HAYALİ İDEALİ İNSAN YETİŞTİRME

İNCİ GÜL\ELAZIG
merve özcan  - sonsuzluk   |2008-07-01 05:50:06
herşeyin bir sonu olduğu gibi bir gün bizimde sonumuz gelecektir rabbim sonu hayırlı olanlardan eylesin AMİN

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 12.08.2008 )
 
< Önceki   Sonraki >
Foreign Policy'de Gülen Röportajı

Multimedya

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

İmanda Derinlik

Seyredin

Yıkık Yuvalar ve Ebedî Yetim Çocuklar

Dinleyin

Müzmin Müfteriler ve Müslümanca Mukabele

Dinleyin

Erzurum Vaazı - 19980

İndirin

Altın Nesil Konferansı - 1977

İndirin

İyi bir san’at eseri, onu meydana getiren unsurların mükemmeliyetiyle, unsurların mükemmeliyeti de onları teşkil eden cüz’ifertlerin mükemmeliyetiyle yakından alâkalıdır. Özün sağlam olmadığı bir yerde temiz bir duygu, temiz bir duygunun bulunmadığı bir yerde de hep canlı kalabilecek “kor” gibi eserlerin ve alevden ifadelerin meydana getirilmesi imkânsızdır.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri