Kim Bu 3 Bin Kişi? Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 6
Kötüİyi 
Abdülhamit Bilici, Zaman   
05.07.2008

Abdülhamit Bilici
Abdülhamit Bilici
Abant-Türkiye'nin modernleşme tarihine denk bir geçmişe sahip Kürt meselesi gibi ateşli bir konunun ele alınacağı bu yılki Abant toplantısına bütün mazeretleri kenara iterek katıldım.

Aslında ciddi mazeretlerim vardı. Yurtdışından ve Türkiye'den bu toplantıya katılacak isimler perşembe günü Abant'a doğru yol alırken, biz, belki kiminizin internet sitelerinden öğrendiği yeni ve zor bir görevin devir teslimiyle meşguldük. Çok değerli arkadaşımız, kıymetli yazarımız Bülent Korucu'dan 5 yıldır başarıyla taşıdığı Cihan Haber Ajansı bayrağını devralacaktık. Zaman'da yazılar sürecek, ama buna kocaman bir iş daha eklenecekti. Bunun ne kadar iyi bir mazeret olduğunu herhalde izaha ihtiyaç yok. Ama birkaç saatliğine de olsa Abant'a gitmek gerektiğine inanıyordum. Nitekim aile içinde sade bir törenden sonra apar topar yola çıkarak gece yarısı menzile vardık.

Abant'a gitmek gerekiyordu. Çünkü Türkiye'nin en zor meselelerinin farklı ideolojik bagajlara sahip insanlarca konuşulduğu Abant'ı kaçırmanın mazereti olamazdı. Abarttığımı sanıyorsanız, şu kadarını söylemekle yetineyim: Batılı muteber bir aydından, toplantıya kendini davet ettirmek için bayağı uğraştığını kendi kulaklarımla işittim. Uluslararası bir marka haline gelen Abant'ın reklama ihtiyacı yok. Kavga eden, didişen, darbe planlarıyla uğraşan, çapsızlığın caka sattığı, dayatmacılığın modernlik diye savunulduğu medyadaki Türkiye'nin ötesini görmek isteyen herkes Abant'ı görmeli. Sorunlara çözüm arayan herkesin buradaki metodolojiyi dikkate alması şart. Hele anti-demokratik cephenin çatırdamaya başladığı şu günlerde, herkesi kucaklayan çözümü nasıl bulacağımız gibi dev bir soru önümüzdeyken...

Açıkçası bu çaptaki bir toplantıda protokol konuşması için Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar'ın kürsüye davet edilmesine şaşırdım. Kalemi kenara koydum. Devleti ve resmi söylemi temsil eden bir vali sıra dışı ne diyebilirdi ki? Siyasetin bile kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir ülkede bir bürokrat ne konuşabilirdi ki? Doğal olarak kısa konuşsa da diğer isimlere sıra gelse diye düşünmüştüm. Ama her cümlesi gözlerimin biraz daha açılmasına yol açtı. Yanılmıştım.

Meğer bu vali, Diyarbakır, Urfa ve Mardin'de 9 yıl çalışmış bir devlet adamı. Bunca kalem erbabı önünde konuşmaktan hicap ettiğini, sadece gözlemlerini paylaşmak istediğini söyleyerek söze başladı. Sanki bir vali değil, yürekli bir aydın konuşuyordu. Üzerini örterek hiçbir problemin çözülemeyeceğini söylüyordu. Bölgede ayrı bir devlet kurmak isteyen tek Kürt görmediğini; Türklerle Kürtler arasına en büyük ayrılık tohumunun 12 Eylül'de atıldığını ifade ediyordu. Bu dönemde 50 kişi idam edilmiş, 150 kişi nezarethanede can vermişti. Yüzlerce fail-i meçhul ve 5 bin kişi gözaltına alınmıştı. O gün Bolu'da işkence gören, bunu polis veya askerden gelen kötü bir muamele olarak görmüştü. Ama Diyarbakır'da aynı muameleyi gören, Kürt olduğu için bunu yaşadığını düşündü. Köy boşaltmaları yaraya tuz bastı. Modern zamanlara ait hiçbir eşyası olmayan evler ve içine koyacak bir şeyi olmadığı için fişi çekilmiş buzdolapları görmüştü. İnsanların her şeye rağmen devlete isyan etmediğini söylüyordu.

Vali sadece gözlemlerini ifade etmedi; sorunun kaynağını nerede gördüğünü de söyledi. Millet içinde Türk-Kürt veya Alevi-Sünni kavgası olmadığını düşünen valiye göre demokrasiyle ilgili krizlerin kaynağı, sayıları 3 bin'i geçmeyen ve 'bürokratik elit' diye tanımladığı grupla halk arasındaki savaş. Birçok siyasetçiye örnek olacak sözlerini şöyle noktaladı vali: "Adam gibi demokratik bir ülkede yaşamak istiyorum. Haydi Almanya olmasın, en azından Yunanistan seviyesinde bir demokrasi istiyorum. Hem de hemen şimdi. 45 yaşındayım, 70 yaşındaki demokrasiyi ne yapayım."

Bu sütundaki son yazımı okuyanlar hatırlayacaktır. O yazıda, valinin neden bir türlü demokrasiye geçemediğimiz sorusuna dair bir ipucu vardı. Yazı, şu basit soruyla bitiyordu: Neden diktatörlüklerle yönetilen Portekiz, İspanya ve Yunanistan 30 yılda demokrasiye geçerken, Türkiye 60-70 yıldır bunu başaramıyor? Benzer bir ipucu, Sadık Yalsızuçanlar'ın konuşmasında saklıydı. Demirel, devletin Kürtlere kötü muamelesini şikayet eden bir vatandaşa şu cevabı vermiş: "Kürtlere kötü davranıyoruz da Türklere iyi mi davranıyoruz?" Bu ipuçlarıyla karışan kafamı aydınlatmak için değerli valimizle karşılaştığımda soracağım ilk soru hazır: Sahi, kimdir bu 3 bin kişi?

Bunca zenginlik ortadayken, Abant'ı sevmek için başka nedene gerek var mı? Toplantıyı kaçıranların birçok ipucunu da kaçırdığı ortada. Mehtap TV'nin ve Diyarbakır'dan TV21'in programı canlı yayınlaması önemli bir hizmet. Ev sahibi Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı da konuşulanları en az iki dilde kitaplaştırırsa, Abant'ı kaçıranlara büyük bir jest olur.

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 05.07.2008 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Mü'min Ufkunda "Çevre"

Seyredin

Hicret, Ric'at ve Mukaddes Hüzün

Seyredin

En Önemli Vazife

Dinleyin

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

Salihli Vaazı - 1979

İndirin

Kur'ân ve İlim Konferansı - 1976

İndirin

Kuvvetin hakimiyeti gelip geçicidir; bâki olan, hak ve adaletin hakimiyetidir. Bunlar, bugün olmasa bile, çok yakın bir gelecekte mutlaka galip geleceklerdir. Onun içindir ki, en büyük siyaset, hak ve adalet taraftarlığında aranmalıdır.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri