| Abant Platformu'nda Bolu Valisi 'Bürokratik Elit'ten Hesap Sordu |
|
|
| Zaman Avrupa | |
| 05.07.2008 | |
|
Türkiye'deki en büyük problem, Türk-Kürt problemi. Bu problem sayıları 3-5 bin arasındaki bürokratik elitle, halkın arasında yaşanıyor." Valilik yaşamındaki 19 yılın 9'unu Güneydoğu ve Doğu Anadolu'da geçirdiğini söyleyen Halil İbrahim Akpınar, "Bu ülkedeki problemlerin aşılamayacağına ya da aradan 30 yıl geçmesi gerektiğine inanmıyorum. 19 yılımın 9 yılı Güneydoğu’da geçti. 9 yıl boyunca ayrı devlet kurmak isteyen bir kişiye rastlamadım. Ağrı'da bir kahve toplantısında karşılaştığım bir amca dahi 'Bunu isteyen bir ahmak yok.' diyor." şeklinde konuştu. Türkiye'nin yaşadığı etnik sorunların başında insanların yaşantısına karışmanın geldiğini belirten Bolu Valisi, "İyi ki Hindistan gibi çok kimlikli bir yerde yaşamıyoruz. Yoksa 500 farklı etnik gurubun yaşadığı Hindistan'dan beter hale gelir, 500 parçaya bölünürdük." dedi. "Adam gibi bir ülkede yaşamak istiyorum." sözlerinin ardından, "Batı ülkelerinden vazgeçtim. En az Yunanistan kadar demokratik bir ülkede yaşamak istiyorum. Oradaki kadar hukukun hakimiyeti olsun." serzenişinde bulunan Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar, devletin Kürtlere yaptığı uygulamaların yetersizliğini şu çarpıcı örnekle sundu: "Deniz Feneri, Kimse Yok Mu gibi dernekler devletin yaptığından çok daha fazlasını yapıyorlar." Zhinlerdeki Türk-Kürt ayrılığınını 12 Eylül'den sonra yaşanmaya başladığını belirten Halil İbrahim Akpınar sözlerini şöyle sürdürdü "Benim gördüğüm zihinlerdeki ayrılık 12 Eylül'den sonra yaşandı. 50 kişi idam edildi, 150 kişi öldü. 100'lerce kişi kayboldu, 500 bin kişi gözaltına alındı. Güneydoğudakiler 'Bu bana Kürt olduğum için yapıldı.' dediler. 20 yıl sonra ağlayanlar gördüm. Maalesef köy boşaltmaya varan dramlar yaşandı. Devletin bu insanlarla helalleşmesi ve geri dönüş hareketi örnek bir hareketti. Yol, su, hastane yapımı bölgeyi daha iyi hale getirdi. Ulaşımın çok iyi hallere gelmesi, Doğudaki huzuru artırıyor. İnsanların bunca yaşadıklarına rağmen mütevekkil olması takdir gerektiriyor." Açılışta konuşan Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı Mehmet Kaya ise Kürt sorununda yaşanan krizin derinleşmesinin yaratacağı olumsuzluğu şu ifadelerle dile getirdi. "Birbirinin elini bile sıkmayan yöneticilerin olduğu bir ortamda çözüm oldukça önemli. Bugün içinde bulunduğumuz krizin derinleşmesi ve uzun sürmesi halinde yaratacağı yıkım, yüzyıllardır birbirine üstünlük çabası göstermeden, müdahale etmeden yaşayan insanları karşı karşıya getirecektir." Kürt sorununun uluslararası alana taşınması halinde daha büyük problemler yaratacağını savunan Kaya, "Çözüm önerilerinin, çözümün değil sorunun bir parçası olarak sorunu daha büyüttüğünü görüyoruz. Giderek uluslararası bir hale bürünen Kürt meselesinin iç meselemiz olduğunu ve uzlaşı arayarak çözülmesi gerektiği mesaj anlamında önemlidir. Tarih göstermiştir ki, çözmeyip uluslar arası alana taşıdığımız sorunlar bize yıkım olarak geri dönmüştür." dedi. Abant Platrformu'nun vazgeçilmez isimleri arasında yer alan Prof. Dr. Mete Tunçay ise Kürt sorununun yeni bir sorun olmadığını vurgularken sorunun tarihsel gelişimini şöyle özetledi: "Osmanlı içinde Kürtlerin yoğun olarak bulundukları Güneydoğu toprakları yarı özerk konumdaydı. 19. yüzyılda Osmanlının çağdaşlaşma çabaları içinde herkesin eşit hak ve yükümlülükleri yerine getirmesinden Kürtler rahatsız oldu. Özerklikleri elinden çıktı. Kürt sorunu devam etti. Esas olarak 1980'den beri teröre de bulaşan bir partinin eklenmesiyle önümüzde duruyor." Devlet politikalarının Güneydoğu'yu yoksullaştırdığını söyleyen ve çözüm olarak sunulan GAP projesinin başarısızlığına değinen Tunçay, ardından Kürtlerin geç kalmış bir milliyetçiliğin havasına girdiğini belirtti. "Kendimi bildim bileli aynı sorunları tartışıyoruz." diyen AK Parti Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt, her şeye rağmen umutlu olduğunu söyledi. "Her şeyin başının vesayetsiz bir demokrasi olduğunu düşünüyorum. Vesayetin kalkması halinde gerisi teferruattır." diyen Kurt'un ardından konuşan Hak-İş Başkanı Salim Uslu ise "Türkiye'nin rol model ülke olduğunu çok duyar oldu. Bu gerçekten böyle. Ama Türkiye kendi içindeki Kürt problemini çözmedikçe model ülke de olamaz." ifadesini kullandı. Abant Platformu'nun "Tarihi Arka Plan, Ortak Miras ve Geleceğin Keşfi" başlıklı birinci oturumunda Kürt sorununda din ve dil kavramlarının önemine dair vurgular öne çıktı. Prof. Dr. Naci Bostancı'nın başkanlığını yürüttüğü oturumda 'Tarihi Arka Plan' başlıklı sunum yapan Ali Bulaç, "Din faktörü, Türkler ve Kürtler arasındaki en güçlü ortak paydayı oluşturmaktadır." dedi. Bulaç, bu düşüncesine şöyle açıklık getirdi: "Kafkaslardaki çatışmalarda din çatışmaları derinleşmekte iken, Kürt meselesinde din piramidin altına inildikçe çatışmayı yatıştırmakta; ama piramidin üstüne çıkıldıkça etkisini azaltmaktadır." Dünyada aktif çatışma, potasnsiyel çatışma, soğuk çatışma ve toplumsal çalkantılar şeklinde dört tür çatışma olduğunun altını çizen Ali Bulaç, "Kürt sorunu dört soruna da neden olabilmektedir." dedi. İslamiyet'in Kürtleri ve Türkleri yakınlaştırdığının üzerinden duran Ali Bulaç, 2004 yılında AB'nin hazırladığı bir raporda Kürtler ve Aleviler'den 'azınlık' diye bahsetmesi üzerine ortaya çıkan tepkileri hatırlattı: "AB 2004 raporunda Kürtler ve Aleviler'den azınlık diye bahsedilince, iki kısım da buna tepki gösterdi. Çünkü Müslüman, Müslümanın zımnisi olamaz." Sözlerinin sonunda "Kürt sorununu düşünürken, yeni bir güne uyanıyoruz." cümlesini sarf eden Bulaç, Bedüzzaman Said Nursi'nin şu sözlerini hatırlattı: "Ya yeni hal, ya da izmihlal (çöküş)". "Türk, Kürt, Fars ve Arap Edebiyatı'nda 'Birlik' Teması" başlığıyla yaptığı tebliğde dört farklı kültüre ait eserlerden örnekler veren Yalsızuçanlar, "Milliyet temelli dilin imkansızlığı yüzünden bu problemi yaşıyoruz." dedi. Kürtçe'nin de aralarında yer aldığı farklı etnik dillere ilk kez 1914'te İttihat ve Terakki tarafından yasak getirildiğini savunan Sadık Yalsızuçanlar, "1985'e kadar Kürt kelimesi bile yasaktı." ifadesini kullandı. Kürt ve Türk edebiyatını tasavvuf ekseninde analiz eden Yalsızuçanlar, 'vahdet' kavramına atıfta bulundu. Sadık Yalsızuçanlar'ın 'dil' vurgusu üzerinden giden ve "Anlamak İçin Yeni Bir Dil Kurmak" diyen Necdet Subaşı ise "Dili hapishanelerinden çıkarmamız gerekiyor." vurgusunda bulundu. PKK kelimesinin söylenişinin dahi, insanları etiketlemeye götürdüğünü belirten Subaşı, "Bu yetersiz kavramsallığı gözden geçirmek ve üst dil oluşturmak gerekiyor." saptaması yaptı. Sunumların ardından yapılan itirazlarda da din ve dil kavramları öne çıkarıldı. Dr. Şaban Çalış, "İslam'ın ortak dil olarak kullanılmasında diyelim Kürtler hazır, peki Türkler hazır mı? Kürtlerin İslam'ı dil olarak kullanmasında PKK ve DTP'nin girişimleri azmimi kırıyor." dedi. Kürtler konusunda uzman isimler arasında yer alan Altan Tan, Necdet Subaşı'nın Kürtçe'nin seküler bir yapıya taşındığı tespitine katılırken, bu sürecin 1960'lardan sonra devam ettiğini söyledi. İslamiyet'in Kürtler'i nazarında değerini ve gücünü kaybetmediğini vurgulayan Tan, "Din asli özelliğiyle Kürt meselesinde iyi anlaşılırsa, bu sorunun çözümünde en önemli noktadır. Bu noktada da Bediüzzaman'ın yaklaşımı iyi incelemelidir." saptaması yaptı. Sedat Yurttaş ile Altan Tan arasında ilginç bir polemik de oluştu. "Hemen demokrasiye katkıda bulunacak isimler burada olmalıydı. Bu bir eksikliktir." diyen Yurttaş'a Altan Tan şöyle cevap verdi: " Kürt siyasetinin bütün kanalları çağrıldı. Sırrı Sakık, Ahmet Türk, Aysel Tuğluk da bu isimler arasındaydı. Ama katılmadılar. Osman Baydemir, PKK'nın isteği üzerine bir ay düzenleme kurulunun randevu talebine cevap vermedi. Calip Yıldırım da bu sabah açılış toplantısına gelecekti, gelmedi. Başbakan da kimseyi göndermedi." (Fatih Vural, Bolu) |
|
| Son Güncelleme ( 05.07.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|









