| İbretlik Hatıralar (21) |
|
|
| Osman Şimşek, herkul.org | |||||||||||||||||||||||||||||||
| 14.07.2008 | |||||||||||||||||||||||||||||||
|
Bir Şikâyetin Hatırlattıkları Fethullah Gülen Hocaefendi, ârif ve âbid bir Müslüman olarak yetişmesi için gerekli manevî malzemeyi bulabileceği ve İslam ruhunu derinden derine duyabileceği bir baba ocağında neş'et etmişti. Tam bir ciddiyet, vakar ve dinî salâbet timsali büyükbaba Şâmil Ağa; Türkiye'nin maddî-manevî kıtlık dönemlerinde, küçük bir köyde yetişmiş olmasına rağmen, "Enderun terbiyesi almışçasına" asil, ilim âşığı, Ashâb-ı Kirâm sevdalısı ve dinine gönülden bağlı baba Ramiz Efendi; sessiz, durgun deryalar gibi derin ve engin, ahirete inanmayı ve Allah ile irtibatı her haliyle ortaya koyan, Cenâb-ı Hakk'ın adı anılınca gözyaşlarını tutamayan babaanne Mûnise Hanım ve köyün bütün kadınlarına Kur'an öğrettiği gibi kendi ciğerparesine de daha dört yaşında İlahi Kelam'ı hatmettiren şefkat âbidesi anne Refia Hanım bu mübarek ocağın en müessir fertleriydi. Ayrıca, bu kutlu yuva, civardaki bütün tanınmış ilim ve mana insanlarının gelip konduğu, konup göçtüğü bir misafirhane gibiydi. O evde âlimler çok sevildiği ve hemen her gün hiç olmazsa bir Hak dostunu ağırlamak adet edinildiği için, Hocaefendi, neredeyse doğumundan itibaren kendisini bir ilim ve maneviyat halkası içinde bulmuştu. Alvarlı Muhammed Lütfî hazretleri, onun kardeşi Vehbi Efendi, Taği şeyhlerinden Sırrı Efendi, Şehâbeddin Efendi, herkesin hürmet ettiği Halil Hoca ve Harun Efendi gibi gönül erleri o saadet hanesine huzur ve bereket katarlardı. Dört beş yaşlarından itibaren etrafındaki büyüklerinin bu aziz misafirlere ne kadar saygılı davrandıklarını farkeden Hocaefendi, onlar tarafından başının okşanmasını, kulaklarının tatlı tatlı çekilip yumuşatılmasını, sırtının sıvazlanmasını ve kakülünün öpülmesini büyük iltifatlar olarak algılar ve hep onların hazır bulundukları meclisleri kollardı. Bu müstesna çevre, onun şuuraltını oluşturacak ilk tesirleri bırakmış ve ruhunun tekevvününde ilk mayalanmayı sağlamıştı. Allah Karşısında Titrenir!.. Bir gün aziz Hocamız, çocukların ibadete alıştırılması mevzuunu anlatırken şöyle demişti: "Çocuk namazda titreyen bir baba, secdede ağlayan bir anne görmeli. 'Babacığım niye titriyordun; anneciğim sen niçin ağlıyordun?' deyince, 'Oğlum, Allah karşısında titrenir; yavrum, Rahmeti Sonsuz'un nimetlerine şükür duygusuyla alın yere konurken gayr-ı ihtiyarî ağlanır. Çok defa sevgi, kimi zaman da korku gözleri yaşartır.' cevabını almalı. Anne ve babasının halleri onun kalbine Allah'a karşı sevgi ağırlıklı bir saygı duygusunu aşılamalı!.." Aslında, Hocamızın bu ifadeleri kendi çocukluk döneminin özetinden ibaretti. O, muhterem dedesinin hemen her gece yüz rek'at namaz kıldığına şahit olur; bazen onun yanında namaza durur; kıyamların, rükuların ve secdelerin bir türlü bitmediğini görür; nihayet yorgun düşüp bir kenara çekilerek uykuya dalardı. Fakat, ne zaman gözlerini açsa Şâmil Ağa'yı yine Hak karşısında elpençe divan durmuş halde bulurdu. Muhterem Hocamız, özene bezene ve uzun uzun ibadet eden büyüklerinin de tesiriyle daha dört-beş yaşındayken namaza başlamış ve bu vazifesini ondan sonra da hiç aksatmamıştı. Daha o dönemde, Erzurum'un soğuğuna ve dışarıdaki boyunu aşkın kara rağmen, sabah namazı için imamdan evvel camiye gittiği çok olurdu. İbadetlerini mektepte dahi aksatmaz, okul saatlerine denk gelen öğle vaktini kazaya bırakmaya razı olmaz; teneffüsü heyecanla bekler ve hemen bir sıranın üzerine sıçrayıp namazını eda ederdi. Gerçi, "başöğretmen" denen birisi Hocaefendi'nin bu halinden çok rahatsızlık duyardı; onu kasden "molla" diye çağırarak tahkir ederdi; hatta bir keresinde hıncını alamamış, ibadetten vazgeçiremediği bu talebesini bodruma kapatmıştı. Fakat, hiçbir ceza o masumun kalbindeki ubudiyet iştiyakını söndüremezdi. Bir gün, az dinlendikten sonra kalkma niyetiyle, yatsı namazını kılmadan yatmıştı. Merhume validesi, "Namazını kıl, sonra yat!" diye onu ikaz etmişti. "Ana, çok yorgunum; gece kalkıp kılarım!" cevabını verince, şefkatli anne yine, "Oğlum, ben de çok yorgunum, seni kaldıramam; ne olur şimdi vazifeni yap, öyle yat!" diyerek adeta yalvarmıştı. Göznurunun hiç oralı olmadığını gören ve onun ahiret hayatı için tir tir titreyen mualla kadın, "Eğer namaz kılmadan yatarsan, sabaha senin cenazeni göreyim!.." deyiverince, Hocaefendi, hemen doğrulmuş ve abdesthanenin yolunu tutmuştu. Aziz Hocamız, o gün henüz on iki yaşındaydı. Kendisine karşı her zaman çok merhametli davranan sevgili validesinin namaz konusundaki ciddiyeti onun ubudiyet hassasiyetine kırılmaz bir halka daha katmıştı. Aradan iki üç ay geçmemişti ki, bir gece annesi, oldukça geç bir vakitte eve dönen Fethullah'ına, "Oğlum neredeydin, bak seni çok merak ettim?" deyince, şu cevabı almıştı: "Anacığım mescitteydim; yetmiş rek'at kaza namazı kıldım." Vakit Girdi mi?!. Evet, artık o tam bir namaz aşığı olmuştu. Camiden çıkmasını bilmez, gece yarılarına kadar ibadet ederdi. Muhtereme validesi, "Baban imam olduğu halde çoktan gelip yattı, sen niye geç kaldın?" diye çıkışınca, mahcup bir eda ile namazını bitiremediğini söylerdi. Özellikle mübarek gecelerde seccadesinin başından ayrılmazdı. Büyüklerinden aldığı bir müjdeye binaen, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'i rüyada görme iştiyakıyla gece boyunca yüz rek'at namaz kılardı. Hocaefendi, on dört yaşına ulaşınca, o döneme kadar kendi evinde gördüğü ya da bir mecliste rastgeldiği meşâyıh ve ulemayı artık bizzat ziyaret etmeye ve onların insibağına ermeye başlamıştı. Bilhassa, eşiğine baş koyan herkesi manevî güç ve cazibesiyle büyüleyen, kendine çeken ve irfanıyla mesteden Alvarlı Efe Hazretleri'nin huzurunda ilk şuur ve ilk ihsaslarını iyice beslemişti. Onun "Allah bizi insan eyleye!" sözünü tekrar edişi ve hele "Alllaaaah!.." deyişi karşısında her zaman içi ürperirdi; Hazret'in dudaklarının arasından yayılan ses dalgaları adeta bütün benliğini sarardı. O devredeki marifetullah, muhabbetullah ve zevk-i rûhâni yörüngeli sohbetlerde Hocaefendi'nin sofrasına bol bol ilahî vâridat yağar ve ruhunu ötelerin üns esintileri kuşatırdı. Bir de, Erzurum'un kışında, her yanı donmuş şadırvanın başında, buz tutmuş kurnalardan akan sopsoğuk suyla abdest alan insanların hali vardı ki, işte o manzara Hocaefendi'nin ruhuna adeta nakış nakış işlenmiş ve onu her zaman ubudiyete çağıran bir müezzin oluvermişti. O ruhânîler, bambaşka uhrevî bir edayla kollarını sıvayıp paçalarını katlar ve muslukların başına geçerlerdi. Hava o kadar soğuk olurdu ki, parmaklarına değen su dirseklerine gelene kadar neredeyse buz bağlardı. Dışarının soğuğu suyun sertliğiyle birleşince, daha ellerini yıkarken bütün hücreleriyle tir tir titrerlerdi. Hele bir de o titremeye iç titreme de inzimam edince ötelerle irtibatın sesi soluğu olduğuna şeksiz şüphesiz inanacağınız bir ses yükselirdi semaya: "Allâââhümmme, a'tınîîi kitâabîîi biyemîiinîiii ve hâasibnîii hisâaben yesîirâaa – Allah'ım, hayatımın hesabını soracağın gün muhasebemi kolaylaştır ve amel defterimi sağ tarafımdan ver!" diye inlerlerdi. Her tavır ve davranışlarından Cenâb-ı Hakk'a tam inanmışlık dökülen ve O'na ait gizli bir kısım fısıltılar duyulan o samimi kulların iç çekişleri Aziz Hocamızın hatıralarında canlılığını ve tesirini hep muhafaza etmişti. Muhterem Hocaefendi, senelerce süren eğitim hayatında pek çok kitap okumuş, İmam Gazalî'den İmam Rabbânî'ye kadar yüzlerce âlim, âbid ve zâhid insandan istifade etmiş; ibadetten ubûdiyete, ondan da ubûdete uzanan kulluk çizgisinde hep zirvelere göz dikmiş ve Cenâb-ı Hakk'a kurbet yollarında ilerledikçe ilerlemişti. Bu arada, Hazreti Üstad'ı (cismen ve maddeten) hiç görememişti; fakat, Nur'un ilk kahramanlarıyla tanışıp Külliyât'ı mütalaa edince, Nur Müellifi'nin iman enginliğine, ubûdiyet derinliğine, namaz konusundaki hassasiyetine, Allah karşısındaki ciddiyetine ve ibadetlerindeki huşû arayışına hayran kalmıştı. Bu orijinal kaynağın gölgesinde, o güne kadarki müktesebâtının üzerine bir o kadar daha ilim ve irfan cevheri eklemişti. Aziz Hocamız, Üstad hazretlerinin talebelerini mümkün oldukça ziyaret eder, hepsine çok büyük hürmet gösterir, şartlar elverdiği ölçüde onlarla beraber olur ve fikir teâtisinde bulunurdu. Bu beraberliklerinde, söz mutlaka dönüp dolaşır ve Hazreti Bediüzzaman'ın namazına da gelirdi. Onun namazı vaktinde kılma hususunda çok hassas olduğuna ve ezan okununca yaz-kış, soğuk-sıcak, yağmur-çamur dinlemeden hemen "dinin direği"ni ikâmeye koyulduğuna değinilirdi. Ezcümle, Hazret Üstad ve birkaç talebesi, buldukları bir araba ile Isparta'dan Barla'ya gitmek üzere yola çıkarlar. Eve ulaşmalarına yaklaşık yirmi dakika kalmıştır ki, namaz vakti girer. O esnada Nur Adam, arka koltukta istirahat etmektedir. Ağabeylerden biri yanındakine, "İnşaallah, Üstadımız uyanmaz da kar üzerine secde etmek zorunda kalmayız!" der. Daha o, sözünü bitirir bitirmez, Hazreti Bediüzzaman doğrulur; bir taraftan (kendisinin ya da yanındakinin) köstekli saatine bakmaya çalışır, bir yandan da "Vakit girdi mi?" diye talebelerine sorar. İçlerinden biri, "Üstadım, vakit girdi ama dışarıda çok kar var. Hem bizim yolumuz da bitmek üzere!.." derse de, aslında alacağı cevap bellidir ve beklediği sözü işitir: "Karın üstünde de olsa, namazımızı hemen eda edelim ki, şu anda saf bağlayan cemaat-ı kübrânın mânevî semeresinden hissemizi alabilelim!.." Üstad'ımın Sesine Benziyor!.. Evet, Hazreti Üstad'ın talebeleri, onun namaza duruşunu ve Hak karşısındaki tavrını aktarır; bazen taklidini yaparlardı. Tam huzura vardığında ve o mehip sadasıyla "Allahu Ekber" dediğinde adeta ahşap binanın sarsıldığını ve hemen herkesin haşyetle ürperdiğini anlatırlardı. Telaffuz ettiği kelimeleri gönülden duyabilmek için, müthiş bir ses tonuyla ve muhrik bir edayla "Ettahıyyâtu.. ettahıyyâtu.. ettahıyyâtu..." diye inlediğini, aradığı ritmi tutturana kadar her lafzı defalarca söylediğini, bir manada her kelimeye şuurundan vize aldırdığını ve bu haliyle arkasındakileri de, yürekleri dağlanacak kadar etkilediğini naklederlerdi. Bütün bu anlatılanlar ve taklidle dahi olsa aktarılanlar, Aziz Hocamızın çok hoşuna giderdi. Gerçi, muhterem Hocamız, Hazreti Üstad'ın o türlü hallerini belli bir ufkun sesi-soluğu olarak kabul eder; içten gelmeyen ve gayr-ı iradî ortaya konmayan bazı davranışların riya olabileceğini söyler; dolayısıyla aynı ufku paylaşmayanların o şekilde davranmamaları gerektiğini tembihler. Fakat, ne zaman Üstad'ın namazından bahis açılsa gözleri yaşaracak kadar hislenir ve ilklerden dinlediği güzel misalleri, ibret alınması için, aynı el-kol hareketleriyle ve yüz işmizazlarıyla tarif eder. Doğrusu, sevenin sevdiğine benzediği hakikati Aziz Hocamızda da nümâyandır. Nitekim, Kur'an talebelerinin öncülerinden Mustafa Gül Ağabey, bir sabah Hocaefendi'nin arkasında saf tuttuktan sonra gözyaşlarına boğulmuş; namazını zor güç tamamlayıp hıçkırıklarına hâkim olmaya çalıştığı sırada, merakla kendisine bakanlara "Üstad'ımın sesine benzettim; aynı onun gibi okuyor, onun gibi namaz kıldırıyor!" demiştir. İşte, şuuraltı müktesebâtı, yılların birikimi olan malumâtı, amelî iman vesilesiyle kazandığı irfanı, selefleriyle alâkalı müşahedâtı ve nezd-i ilahîden armağan varidâtı sayesinde, Hocaefendi, bu büyük ibadetin mü'minin miracı, Cennet yolunun ışığı-burağı, ummanları aşmak isteyenlerin sefinesi-uçağı ve vuslata ermeyi dileyenlerin ötelere en yakın karargâhı olduğuna gönülden inanmış ve adeta namazlaşmıştır. Artık, o beş vakitle doymamakta, nafileden nafileye koşmakta; duhâ ile güneş gibi yükselmekte, evvâbinle gidip kurbet tokmağına dokunmakta, teheccüdle berzah karanlıklarına nur göndermekte ve ömrünü âdeta ibadet atkıları üzerinde bir dantela gibi örmektedir. Yoğun Bakımda da, Dağın Başında da Namaz Sevgili Arkadaşlar, Aslında sözü çok önemli bir noktaya çekmek ve kulağımıza küpe bazı ikazları nakletmek istiyorum. Fakat, ondan önce, muhterem Hocamızın namazla alâkalı bir kısım hassasiyetlerini kayda geçirmenin faydalı olacağını düşünüyorum: Aziz Hocamız, namazı vaktinde eda etme konusunda pek dikkatlidir; çok ağır hasta olduğu dönemler de dahil, senelerdir hiçbir namazını geçirmemiştir. Hatta, 2002 senesinde kronik kalb ve şeker rahatsızlıkları sebebiyle âcil olarak hastaneye kaldırıldığında ve 2004 yılında kalbine operasyon yapılarak sol koroner arter damarına stent takıldığında, yoğun bakım ünitesindeyken doktorlar ilaç vermek isteyince, "İlaçlarımı öyle ayarlasınlar ki, namazlarımı vaktinde kılabileyim!" demiş; su kullanması yasaklanınca hemen teyemmüm edip kulluk vazifesini yine yerine getirmiş; vücuduna zerkedilen ilaçların ağırlığından göz kapaklarını dahi kaldıramayacak kadar bitkin düştüğü bir anda "Ne yaparsanız yapın ama akşam namazı için beni mutlaka uyandırın!" diye tembihlemiş ve vücudunun dört bir yanındaki kablolara, ölçüm aletlerine ve seruma rağmen cemaat sünnetini bile geçiştirmemiş, birimizi imamete geçirerek, uzandığı yerden namaza iştirak etmiştir. Dahası, şer'ân gerekli olmasa da, hastanede terettüp eden namazlarını gönül huzuru için sonra bir kere de kazâen ödemiştir. Muhterem Hocaefendi, bir sohbetinde bu duyarlılığını şöyle dile getirmiştir: "Namaz konusunda öyle bir hassasiyetim var ki, rüyamda bile onun heyecanını duyuyorum. Vakti kollamak, mescid bulmak, hakkıyla abdest almak ve ta'dil-i erkâna riayet ederek namaz kılmak için tarifi zor bir telaş yaşıyorum. Dün de öyle bir rüya gördüm; koşturdum, koşturdum, ancak sünneti kılabildim; güneş doğacak da sabahın farzını yetiştiremeyeceğim diye ödüm koptu. Telaş, telaş, telaş... Dinî gayretimin kuvvetli olduğunu söyleyemem; fakat, normal hayatımda da hep benzer şekilde heyecana kapılırım. Özellikle, yolculuk yaparken, namazı nerede ve nasıl kılacağımı düşünmekten adeta hasta olurum. Gerçi, seyahat programımı mutlaka ibadet hayatıma göre ayarlarım; ama şayet birkaç namazı yolda eda etmem gerekirse, bilhassa vaktin girmesinden bir iki saat önce büyük bir endişeye kapılırım. O esnada öyle gerilirim ki, bir kısım sözleri ters anlayabilir ve çevremdekilerin kalblerini kırabilirim. Müsait bir zemin ve uygun şartlar bulup gönlüme göre Rabbime teveccüh edene kadar da o bunaltıcı ruh haletinden kurtulamam." Aziz Hocamıza göre; bir müslüman namazını ikâme edebilmek için gerekirse yolda kalmayı bile göze almalıdır. Daha işin başında, seccade ile buluşacağı anları iyi belirlemeli, seyahatini ona göre ayarlamalı; kulluğunun icaplarını yerine getirmesine de imkan tanıyacak bir vasıtayı ve şirketi tercih etmelidir. Yola çıkmadan yetkililerle görüşmeli ve bu konuda mutabakata varmalı; aksi halde başka bir çözüm aramalıdır. Allah Teâlâ'nın, rıza-yı ilahiye talip olanları asla yolda bırakmayacağına gönülden inanmalı; ıssız bir çöldeyken dahi vakit girecek olsa, kendisine ibadet fırsatı verilmesi için mihmandara ricada bulunmalı; şayet cevab-ı sevap alamazsa, kavgadan kaçınmalı ve hiç tartışmaya girmeden kafileden ayrılmalıdır. Mevlâ-yı Müteâl'e itimat ederek, önce durup namazını kılmalı, ondan sonra bir şekilde tekrar yola koyulmalıdır. Hele, şahsî arabasıyla seyahat eden bir mü'min vaktin girdiği yerde hemen ârâm eylemeli ve zamanında kıbleye yönelmelidir; zira, onun için seyr ü sefer mazeretleri asla geçerli değildir. Bu cümleden olarak, Muhterem Hocaefendi, bir vaaz u nasihat sonrası İzmir'e dönerken otobüs şoförüne, "Vakit çıkmadan namaz kılmam lazım; lütfen müsait bir yerde birkaç dakika durabilir misiniz?" diye istirhamda bulunur. Kaptan, "Kusura bakmayın, bir kişi için duramayız!.." sözüyle cevap verince, Hocaefendi, "Öyleyse, ben ineceğim, arabayı durdurur musunuz?" der. Zaten, otobüsün havasından da bunalmıştır; Cenâb-ı Hakk'a sığınır ve çantasını kaptığı gibi aşağı iner. Bir dağın başında yapayalnız kalıvermiştir ama buna hiç üzülmez. Bir güzel abdest alır, itina ile namazını tamamlar. Duasını bitirirken bir de bakar ki, yakından tanıdığı Gömlekçi Mehmet Bey kendisine doğru geliyor. Namazın kerameti olarak, Rabb-i Kerim, ona otobüsten daha güzel bir vasıta ve candan bir yol arkadaşı nasip etmiştir; Hocamız, ibadet hassasiyetinin buluşturduğu dostuyla beraber İzmir'e kadar inşirah içinde gider. Kezâ, Hocaefendi, 1974 senesinde Hac'dan dönerken, uçakla Ankara'ya kadar gelir; yanındaki yirmi-yirmi beş arkadaşıyla beraber İzmir'e gitmek üzere bir otobüse biner. Uşak civarında dağlık bir bölgeye vardıklarında namaz vakti girer. Hocamız, birkaç dakika mola vermesi için kaptana rica eder. Çok bilmiş adam, önce "Namazınızı kaza edersiniz!" diyerek akıl vermeyi ve meseleyi geçiştirmeyi dener. Muhatabının ısrar ettiğini görünce, "Be adam, tek müslüman sen misin şu otobüste?!." diye çıkışır. Hemen arka koltuktaki Mehmet Ali Hocamız kalkar, "Elhamdulillah ben de müslümanım ve vakit çıkmadan namaz kılmalıyım!" der. Daha o yerine oturmadan, bu defa da Hacı Kemal Ağabey, "Ben de müslümanım, mola bana da lazım!" deyince, adamcağız mecburen durur. Hepsi arabadan inerler ama bulundukları yerde hiç su yoktur; ayrıca, her taraf karla kaplıdır. Hocaefendi, kollarını sıvar, kar ile abdest alır; diğerleri de onu takip ederler. Cismaniyet itibarıyla biraz üşüseler de, yürekleri ısınmış olarak hep beraber namazı tamamlarlar. Otobüs yeniden hareket ederken içlerinden biri, "Efendim, bunda da bir vech-i rahmet varmış, sayenizde kar ile abdest almayı öğrendik." der. Aslında, kıymetli büyüğümüzün bu namaz heyecanı hiçbir zaman mükafatsız kalmamıştır. Edirne Üç Şerefeli Cami'nin penceresinde yatıp kalktığı iki buçuk senelik dönemde, Sultan 2. Murad'ın bazen rüyada, birkaç defa da yakazaten "Fethullah, haydi namaza!.." diyerek kendisini sabah namazına çağırması da onun "dinin direği"ni ikâme gayretine tatlı bir mukabele olsa gerektir. Evet, namazı eda etme heyecanı yaşamak; "Abdestimi nerede alırım.. vakit geçmeden müsait bir yer nasıl bulurum.. kıbleyi ne suretle tayin ederim.. kimseye rahatsızlık vermeden kulluk borcumu nasıl öderim?" endişeleriyle dolu bulunmak ve hele daha bir vaktin "mirac"ını tamamlar tamamlamaz diğerinin sancısını çekmeye başlamak, nezd-i ilahide kıymetler üstü kıymete ulaşan ve semereleri ancak ahirette derilebilecek olan çok önemli bir haslettir. Bundan dolayıdır ki, bir gün aziz Hocamız, vazife alanı itibarıyla çok çetin şartlar altında bulunan ve hemen her zaman aynı kutlu tasayı taşıyan bir hak erine, "Var mısın namazları değişelim; sen o sancılı ibadetlerinin sevabını bana ver, ben de özene bezene ikâme ettiğim salavâtın meyvelerini sana vereyim!.." demiştir. İmamın Çamaşırı Muhterem Hocaefendi temizlik mevzuunda da çok titizdir. Kendisi şer'an namaza mani olmayan leke ve kirlere karşı bile her zaman hassas davrandığı gibi, dostlarının da aynı itinayı göstermelerini ister. Özellikle, imamete geçireceği insanların iç çamaşırlarında bir kuşun gözü kadar da olsa pislik bulunmaması gerektiğini her fırsatta ifade eder. Aslında, Hanefi mezhebince, giysilerde, bedende veya namaz kılınacak yerde "necâset-i galîza" (ağır pislik) dediğimiz pislik çeşitlerinden, katı ise yaklaşık üç gram kadarı, sıvı ise avuç içini kaplayacak miktarı namazın sıhhatine engel görülmemiştir; üç gramdan fazla olan katı ve el ayasını aşan sıvı necasetler namaza mani kabul edilmiştir. Aziz Hocamız, bu içtihada saygı duymakla beraber, bilhassa namaz kıldıracak olan kimselerin, farklı mezhep imamlarının görüşlerini de nazar-ı itibara almalarını, arkalarında Şafiî, Malikî ve Hanbelî mezheplerine tâbi olanların da bulunabileceğini hesaba katmalarını, dolayısıyla elbiselerini, çamaşlarını, çoraplarını sürekli tertemiz tutmalarını, namaza hazırlanma ve abdest alma safhalarında istincadan istibraya kadar her hususa azamî ihtimamla yaklaşmalarını ve azîmetle amel etmeye çalışmalarını salıklar. Kıymetli Hocamız, bu husus üzerinde öyle titizlikle durur ki, hassaten namaz kıldıracağı zaman elbisesine mâ-i müsta'melin sıçramamasına bile dikkat eder. Bilindiği gibi, "mâ-i müsta'mel" abdest almak veya gusletmek gibi mânevi bir pisliği gidermek, herhangi bir farzı yerine getirmek ya da sevap kazanmak niyetiyle insan bedeninde kullanılmış suya verilen isimdir. Hanefi mezhebinde, genel itibarıyla kullanılmış suyun temiz olup temizleyici olmadığı hükmü esastır; dolayısıyla, öyle bir suyun değdiği elbise temiz sayılır. Fakat, İmam-ı A'zam'ın, şahsî içtihadında mâ-i müsta'meli necis saymasına istinâden, her zaman azîmetleri gözeten muhterem Hocamız da kullanılmış sudan içtinap etmektedir. Vâkıa, "yüsr" üzere müesses olan dinin ruhuna dokunmamak için bu hassasiyeti herkesten beklememektedir ama dikkatli bazı büyükleri nazara vererek yakınlarını da aynı ihtimama özendirmektedir. Ezcümle, Hazreti Üstad'ın talebelerinden Tahirî Mutlu Ağabeyi hemen her yâdedişinde, onun bu yanını şöyle vurgulamaktadır: "Hazret, her şeyden önce namazını düşünürdü; bir yerde misafir kalacağı zaman evvelâ gece kalkınca leğenini, ibriğini, seccadesini rahatlıkla kullanabileceği bir mekan göstermelerini isterdi. Çok az kimsede gördüğüm hayranlık uyandıran bir adeti vardı; abdest alırken üstüne başına mâ-i müsta'mel sıçramaması için güzel bir önlük takar ve Rabb'in huzuruna pîrüpâk olarak çıkardı. O sadece namaz kılmaz, adeta namazlaşırdı." Can Dostlar, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, şefkat peygamberi olduğu ve ümmetine hep yüsr'ü (kolaylığı) tavsiye buyurduğu halde, abdest esnasında topuklarını iyice yıkamayan bazı kimseleri görünce "Cehennem'de yanacak şu ökçelere yazıklar olsun!" diyerek ikazda bulunmuştur. Zira, mü'minler, "Yaptım oldu!" mülahazasından uzak durmalı; onlar, her zaman "Allah nasıl emretmişse, o şekilde yapmalıyım!" anlayışında olmalıdırlar. İşte, M. Fethullah Gülen Hocamız da bu idrakten dolayı, ubûdiyetle alâkalı bütün mevzulara olduğu gibi, namazla ilgili her meseleye de çok değer vermekte ve emr-i ilahiye muvafık hareket etmek için adeta çırpınmaktadır. Niyet Kalb ile mi Olmalı, Dil ile mi? Muhterem Hocaefendi, bir namaza niyet ederken, gönlünü Cenâb-ı Hakk'a tam yönlendirmeye uğraşmakta; niyete "kalbin kastı ve teveccühü" zaviyesinden yaklaşmaktadır. Bu teveccühü de, mâsivâyı tamamen kalbden silme ve o anda her şeyi unutup sadece Mevlâ-yı Müteâl'i mülâhazaya alma şeklinde anlamaktadır. Konuyu şerh sadedindeki şu sözleri işaret taşı mesabesindedir. "Bazı ilmihal kitaplarına, niyetin dil ile yapılmasının daha evlâ olduğuna dair, nereden çıktığı belli olmayan, bir kayıt düşülmüş. Konuşurken kalbin teveccühü nasıl olacak, onu bilemiyorum ama bu âdet haline gelmiş; insanlar namaza dururken "Neveytü en usalliye lillahi..." diyerek sesli niyet ediyorlar. Eğer bu şekilde, kalbin Cenâb-ı Hakk'a tevcihi gerçekten sağlanabiliyorsa, ne âlâ… Fakat, sadece lâfızda kalınıyor, çoğu zaman ne dendiğinin farkına bile varılmadan bazı kelimeler söylenip şuursuzca iftitah tekbiri getiriliyor ve kalb yönelmesi gereken tarafa yönlendirilemiyorsa, namazın sıhhatli olmama ihtimali vardır." Hemen ifade etmeliyim ki, Hocaefendi'nin işaret buyurduğu öyle kâmil bir niyet de yine belli mertebedeki insanların kârıdır. Muhterem Hocamız, bu beyanıyla, alışılageldiği üzere niyet etmenin bütün bütün yanlış olduğunu değil, namaza başlarken Cenâb-ı Hakk'a tam teveccühün lüzumunu nazara vermekte ve herkesi gönül ile dil izdivacına bağlı hâlis niyet çizgisine teşvik etmektedir. Nitekim, Zât-ı âlîleri, kendi ubûdiyet seviyesi açısından, arz etmeye çalıştığım temizlik ve niyet gibi hassasiyetleri belli bir dönemde tam gözetemediği düşüncesiyle, ilki askerlikten hemen sonra olmak üzere, bir iki defa o zamana kadarki bütün namazlarını kazâ etmiş ve alacaklı edasıyla değil, borç ödüyor olma mülahazasıyla namaz kılmak gerektiği için öyle yapıp vecibesini tamamladığını belirtmiştir. Namazı Kılmamalı, İkâme Etmeli!.. Aziz Hocamız, çoğu zaman dîk-ı elfazdan (kelime darlığından) dolayı kullandığımız "namaz kılmak" tabirinden hiç hoşlanmamakta; bu ifadenin, bir işi hakkıyla eda etmeyi değil onu yapmış gibi olmayı çağrıştırdığını ve bir sun'îlik taşıdığını düşünmekte; "kılmak" yerine "ikâme etmek" demenin isabetli olacağını söylemektedir. Nitekim, Kur'an-ı Kerim'de elliden fazla ayette namaz (salât), "ikâme" fiilinin muhtelif kipleriyle birlikte zikredilmektedir. Ayrıca, pek çok ayette "Namazı ikâme edin!" buyurulmaktadır. Evet, "ikâme etmek"; namazın içinde yer alan kıyam, rükû, secde gibi rükünleri yerli yerinde, düzgün şekilde, sükûnet içinde, hakkını vererek yapmak ve bir manada "dinin direği"ni itina ile ayağa kaldırıp yerine koymak demektir. Namazı ikâme etmenin bir yanını "ta'dîl-i erkân" oluşturur. Kısaca, namazdaki rükünlerin sükûnetle yerine getirilmesi ve uzuvlarda itminan hâsıl olacağı âna kadar her faslın devam ettirilmesi manasına gelen "ta'dîl-i erkân", Kur'ânî emir ve tahşîdatın yanı sıra pek çok hadis-i şerifi de nazar-ı itibara alan ulemâca vâcip ya da farz kabul edilmiştir. Rehber-i Ekmel Efendimiz'in, namazı usûl ve âdâbına göre tamamlamayan bir şahsa "Sen namaz borcunu ödemiş olmadın, git namazını ikâme et!" buyurması, yine ilk defaki gibi çabucak namaz kılan o adamı iki veya üç sefer geri göndermesi ve sonunda kâmil namazı ona bizzat tarif etmesi de bu kanaati destekleyen delillerden biridir. Muhterem Hocamız, "ikâme"nin diğer yanını, "iç tâdil-i erkân" sözüyle dile getirdiği "huşû ve hudû" derinliğinin teşkil ettiğini söylemektedir. Huşû; Allah'a karşı korku ve sevgi ile boyun eğmektir, gönülden saygı ve inkıyattır. Hudû; Allah'ın azameti karşısında mahviyetle iki büklüm olmaktır, samimi teslimiyettir. Huşû ve hudû ise; bir kulun, Cenâb-ı Hakk'ın azamet, celâl ve ceberûtu ile kendi acz, fakr, ihtiyaç ve küçüklüğünü müşterek mülâhazaya alması sayesinde kalbinin hep saygı ve tâzimle atması; hâl ve beyanlarının da bu telâkkiye tam bir tercüman olmasıdır. İşte, Kur'an ancak bu hava içinde namazı ikâme edenlere ve ubûdiyette bulunanlara kurtuluş vaad etmektedir. Hocaefendi, kendisini her zaman hüsn-ü zanna zorlasa ve zâhiren sığ görünen bazı kimselerin içte derin olabileceklerine inansa da, bazen namazı verip veriştirenlerin dışa taşan ciddiyetsizliklerine muttali olmakta ve hele aceleyle yatıp kalkmalarına bir anlam veremeyip, o türlü geçiştirmeler karşısında çok üzülmektedir. Çünkü, çok kimselerin hızlı hızlı okuduğu Fâtiha, aslında ilahî beyanın haricinde bir takım mırıldanmalar kabîlindendir. Zira, Kur'ân öyle inmemiştir ve o şekilde alelacele okunan Fâtiha ile kılınan namaz, hakiki namaz değildir. Bir nefeste, o nefes bitmeden sûreyi sona erdirme telaşıyla, soluğun tıkandığı yerde hızlıca ve can havliyle alınan ara nefeslerle okunan ayetler, kıraat farzının yerine getirilmesini sağlamamaktadır. Yine, rükûda hakkını vere vere, kelimeleri güzelce telaffuz ede ede -bazı fukahaya göre- bir kere "Sübhâne Rabbiye'l-Azîm" demek şarttır. Bazı âlimlere göre ise, namazın sıhhati için onu en az üç defa tekrarlamak lazımdır. Demek ki, rükûda ve secdede en az üç kez, yavaş yavaş ve kelimeleri tam telaffuz ederek tesbihleri söylemek gerekmektedir. Heyhat ki, bazıları düzgün şekilde bir kere tesbih edecek kadar bile rükûda ya da secdede kalmamaktadırlar. Gerekirse Gözünü Kapa, Ama Sallanma!.. Muhterem Hocamız, zihni dağıtacak şeylerden kaçınmak, Yüce Yaratıcı'nın karşısında saygıyla durmak ve ibadete tam yoğunlaşarak haşyetle dolmak maksadıyla namazda gözleri yummayı mahzursuz saymakta, hatta müsait zeminler için bunu tavsiye etmektedir. Aslında, Allah'ın huzurunda iken göz ucuyla dahi sağa sola bakmak ve başka şeylerle oyalanmak, namaz hazinelerinin bir kısmını çalması için şeytana kapı aralamaktır. Azılı düşmana böyle fırsat verilmesinden çok rahatsızlık duyan Hocaefendi, bir gün hiç istemeden de olsa, bir tanıdığının namazda etrafına bakıp durduğunu görünce, pek kederlenmiş ve terhîb televvünlü şu sözü söylemiştir: "Bir adam havada uçsa ya da beni ömür boyu sırtında taşısa dahi, şayet görsem ki ilahî huzurdayken gözlerini sağa sola kaydırıyor, o şahıs bir anda gözümde çirkinleşir ve artık onun yüzüne bakamaz olurum. İnsan, namaz sırasında halının rengini bile düşünse, kendi rengini kat'iyen bulamaz. Renginizi bulmak için gerekirse gözlerinizi kapalı tutun!" Saygıdeğer Büyüğümüzü rahatsız eden hususlardan birisi de, bir kısım kimselerin namazda "ah... vah... oh..." etmeleri, derin derin üflemeleri, boğuk boğuk inlemeleri ve garip garip sesler çıkarmalarıdır. Eğer, bütün bunlar bir mertebenin gereğiyse, cezbeden kaynaklanıyorsa ve gayr-ı irâdî ise, hiçbir sakıncası yoktur ve Allah'ın izniyle kimseye de sakil gelmeyecektir. Fakat, bunun bir mikyâsı vardır: Şayet bir kimse öyle bir hal yaşar, kendisini kaybeder ve vecdle inlerse.. sonra ona "Namazda şöyle şöyle yaptın!" denilince, "Öyle mi!... Ben hiç hatırlamıyorum!." diyecek kadar yaptığının farkında değilse ve olup bitenler irade dışı cereyan etmişse, işte o zaman bir mahzur söz konusu değildir. Aksi halde, farklılık izhar etmenin her türlüsü çok tehlikelidir. Ayrıca, yalnız başınayken namazı verip veriştiren bir adam, cemaatin huzurunda onu uzatıyor ve süslüyorsa, Allah muhafaza, bu katışıksız şirktir. Yalnız iken uzun uzadıya namaz kılan birisi, başkalarının yanında onu kısa tutuyor ve matlaştırıyorsa, bu da riyadır. Çünkü, her iki davranışta da insanların mevcudiyetini kâle alma, halkın nazarlarını hesaba katma ve ibadetteki ihlasa dokunma vardır. Öyleyse, ister tek başına isterse de toplum arasında olsun, insan namazını marifet çıtasına uygun şekilde hep aynı istikamette eda etmeli ve başkalarının varlığını düşünerek onu uzatma ya da kısaltma, sönük tutma veya donatma gibi farklılıklar sergilememelidir. Diğer bir rahatsızlık mevzuu, namazda ve mukabelede sallanma meselesidir. Muhterem Hocamız, bilhassa namaz içinde sallanmanın karşısındadır. Zira, Tabiîn'in büyükleri, "Efendimiz'in namazda Kur'an okurken kafasını salladığını görüyor muydunuz?" diye sorunca, Ashâb-ı Kirâm'dan bazıları, "Hayır, biz O'nun Kur'an okuduğunu sadece çenesinin hareketinden anlıyorduk." demişlerdir. Namazda başı ileri geri hareket ettirmek ya da -malum kavmin yaptığı gibi- vücudu öne arkaya götürüp getirmek doğru değildir. Aziz Hocamızın, kendisini duaya verdiği anlarda, sağa sola doğru hafif hareket ettiği de olmaktadır; fakat, Zât-ı âlîleri namazın içinde ya da dışında Kur'an okurken iradî sallanmayı tasvip etmemekte ve Hazreti Ömer efendimizin öyle davrananları kırbacıyla dürterek uyardığına dikkat çekmektedir. Teheccüd Mushafı Malum olduğu üzere, Hocaefendi, teheccüd namazına çok ehemmiyet verir ve bu konuda sürekli tahşidat yapar. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, berzahın zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır. Onun için, muhterem Hocamız kendisi her gece berzah menziline erzak gönderdiği gibi, sevenlerinin de o durağın karanlıklarını teheccüdün nuruyla yırtmalarını diler. Binaenaleyh, hayatının uzun bir döneminde gece yarısında beraberindeki herkesi kaldırmayı ve teheccüdü cemaatle kılmayı itiyad edinmiş; daha sonraları ise, hem artık teheccüde alışmış dostlarını tekellüfe sokmama düşüncesi hem de hatim takip ederek ve uzun uzun dua okuyarak namaz kılma arzusu gibi sâiklerle, Zât-ı âlîleri kendi odasında geceyi ihya ederken, arkadaşlarının da hemen yandaki salonda toplu namaz kılmalarını istemiş; fakat, çok defa onların sesleriyle hüzünlenmiş, dualarına "âmin" demiş ve duvarın hemen arkasından cemaatin hissiyatına iştirak etmiştir. Ne ki, kimisinin bir ağaç başında, kimisinin bir çadır altında bülbüller gibi şakıdığı kamp günleri ve hep beraber eda edilen namazın akabinde herbir odadan niyazların yükseldiği Bozyaka döneminin seher vakitleri hâlâ Hocamızın gözünde tütmektedir. Kur'an okumanın en sevap olduğu yer namazın içidir. Bu hakikatin de sevkiyle olsa gerek, Hocaefendi, teheccüd ve teravih namazlarını özene bezene ve hatimle ikâme eder. Oldukça uzun süren kıraatini gücü yettiği kadar ayakta yapar; çok rahatsız olduğu zamanlarda oturarak kıldığı da olur ama yine de hatimle namazı aksatmaz. Dahası bir hatimle de yetinmez; birkaç defa gizlice teheccüd mushafını takip edip her teravihte dört cüz okuduğuna şahit olmuştuk. Bu arada, değişik boy ve ebatta olup her yaprağına iki, üç, dört, beş sayfalık ayet mecmuası sığdırılan ve nafile namazlarda, hatırlanamayan yerlere bakmak ya da yüzünden okumak suretiyle kıraati daha uzun tutmaya yarayan Kur'an'a "teheccüd mushafı" denilmektedir. Kıymetli Büyüğümüz, teheccüd mushafını, kendisi için fâtih (imam kıraatte şaşırınca ona doğrusunu hatırlatan arka saftaki insan) gibi mütalaa etmekte, kuvvetli hıfzına rağmen hatırlayamadığı yer olursa hemen ona bir atf-ı nazarda bulunmakta ve hafız olmayanlara da, sadece nafile namazlara münhasır kalmak üzere, kıyamda doya doya Kur'an okumak maksadıyla teheccüd mushafına başvurmalarını salık vermektedir. Felâket Asrı ve Hâcet Namazı Muhterem Hocamızın sürekli teşvik ettiği bir diğer husus hâcet namazıdır. Ona göre, insanın en büyük hâceti Allah'ın rızasını tahsil etmektir ve bir kul başka hiçbir şeye muhtaç olmasa bile, her fırsatta yana döne bu ihtiyacını dile getirmelidir. Saniyen; bugün ümmet-i Muhammed, tarihinin en karanlık dönemlerinden birini yaşamaktadır. Bu asır, bir yönüyle tiranlar çağına dönüşmüştür; toprak sürekli firavun bitirmektedir. Dünün barbarları şimdilerde de aynı tecavüzlerine devam etmektedirler. Üstelik, ne acıdır ki, bugün müslümanların Alparslan'ı, Selahaddin'i, Nureddin'i, Melikşah'ı ve Kılıçarslan'ı da yoktur. Evet, dünden bugüne din var olmuştur ama nice zamandır diyanet bütün fakülteleriyle varlık yüzü görememiştir. Oysa ki, dinin kıymeti diyanetle, yani, onun yaşanmasıyla ve hayata hayat kılınmasıyla ortaya çıkacaktır. Fakat, mü'minler, modern firavunların baskı ve dayatmaları yüzünden kendi dini inançlarını bile tam olarak uygulayamaz haldedirler. İşte, bu elim vaziyetten dolayı her gece hâcet namazı kılınsa ve Cenâb-ı Hakk'a dua dua yalvarılsa sezâdır. Malumdur ki, vitir ve sabah namazlarında ayakta yapılan duaya genel olarak "kunut" adı verilmektedir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz'in değişik zamanlarda ve namazlarda farklı farklı kunut duaları okuduğuna dair hadisler vardır. İmam Şafiî ve İmam Mâlik'e göre, kunut duası, sabah namazının farzında rükû ile secde arasında kıyam halinde okunur. Fakat, Ebu Hanîfe hazretleri, kunut duasının farz namazlarda geçici bir süre için okunduğu ve daha sonra nesholunduğu kanaatindedir. Hazret, vitirden başka namazlarda kunut okunmayacağına kâildir. Ancak bir fitne, belâ ve musîbet vuku bulduğu zamanlarda sabah namazının farzında da kunut okunabileceğini belirtmektedir. İşte, muhterem Hocamız, hâzır zamanı tam bir felaket asrı olarak kabul etmekte ve hâcet namazını ısrarla nazara verdiği gibi bazen sabahları da kunut okumaktadır. Mevzuyla alâkalı bir hatırasını şöyle anlatmaktadır: "Bir gün merhum Osman Demirci Hoca'nın da aralarında bulunduğu bazı dostlarımızı misafir etmiştik. Fakir, o dönemde hiç aksatmadığım için sabah namazında yine kunut okumuştum. İçlerinden birisi, "Siz Hanefîsiniz, niçin öyle yaptınız ki?" diye sorunca, "Malumunuz, Hanefi mezhebince belâ ve musîbet zamanında kunut okunur." cevabını verdim. Misafirimiz biraz durakladı, şaşkın şaşkın etrafına bakındı, hal ve hareketleriyle "Hangi felaket?!." der gibi yaptı. O sırada rahmetlik Osman Hoca hüzünlü bir sadayla gürledi, "Din-i mübînin günümüzdeki gibi ayaklar altında payimal olmasından ve müslümanların mevcut zulümlere maruz kalmalarından daha büyük bir felaket mi olur? Vallahi, bugün ümmet-i Muhammed koca koca musibetlere maruzdur!.." dedi. Evet, zamanımızda yeryüzünün çoğu bölgelerinde İslam ve inananlar pek ciddi belalarla karşı karşıyadır; böyle bir dönemde gecenin koylarında kalkıp ihtiyaç lisanıyla tazarruda bulunmak her mü'minin boynunun borcudur." Hocaefendi'nin dikkat çeken değerlendirmelerinden bir diğeri de "sehiv secdesi" ile ilgilidir. Yanılmak suretiyle namazın rükünlerinden birisini te'hir etme veya bir vâcibi terk ya da geciktirme halinde, namazın sonunda yapılması gereken iki secdeye "sehiv secdesi" denmektedir. Aziz Hocamız, namazda yanılmaların farklı farklı sebeplerden kaynaklanabileceğini; kimisi mâsivâ düşüncesinde boğulurken, kimisinin de ulvî âlemlere dalarak hata yapabileceğini; dolayısıyla, üzerine sehiv secdesi terettüp eden insanlar hakkında su-i zanna girmemek gerektiğini hatırlatır. Hak dostlarının yanılmalarını "mukarrebînin sehvi" olarak adlandırarak, onu, uhrevî düşüncelerin ve dava yörüngeli mütâlaaların bir insanı alıp yüce bir ufka taşıması ve ona bulunduğu zamanı-mekanı muvakkaten unutturması şeklinde açıklar. Yüksek duygulara ve uhrevî mülahazalara bağlı o çeşit yanılmaların, bizim için birer fazilet emaresi bile sayılabileceğini; çünkü, o sehivlerin arkasında dava düşüncesinin bulunduğunu vurgular. Onlar Talebe Olamazlar!.. Kıymetli Arkadaşlar, Namaz aşığı Hocamızın "dinin direği"ni ikâme gayretine ve onunla alâkalı her meseleye karşı gösterdiği büyük ihtimama misal olması için arz ettiğim örnekler, daha önce de belirttiğim gibi, meseleyi hayatî bir hususa çekmek içindi. Aslında, Hocamızın namaz hassasiyeti başlı başına bir kitap mevzuudur; bundan dolayı, söz çok da uzamış sayılmaz. Hele, bu yazının kaleme alınmasını tetikleyen hadisenin ve Hocamızın tembihlerinin daha iyi anlaşılması için buraya kadar anlatılanlara küllî olarak bakılmasında zaruret olduğu düşünülebilir. Geçenlerde, misafirlerimizden biri, -sayıları az da olsa- bazı arkadaşlarımızın namaza dikkat etmediklerini; ta'dil-i erkân, huşû ve hudû gözetmedikleri gibi sanki kerahat vakitlerinde bir keramet varmışçasına vazifelerini hep son anlara bıraktıklarını ve aradan çıkarma, geçiştirme, savsaklama tavrı sergilediklerini söyledi. Hatta, ikindiyi eda için bir camiye gittiğini, cemaat sevabı almak maksadıyla başka kimselerin gelmesini kollarken oradaki imam efendinin kendisine yaklaştığını ve istihza üslubuyla, "Biraz daha bekleyin; hele bir kerahat girsin, şu evde kalan talebeler de gelir, cemaat yaparsınız!.." dediğini ve bunu dillendirirken de bir kısım umursamaz insanlar yüzünden bütün Kur'an hâdimleri hakkında su-i zanna kapıldığının yüzünden okunduğunu anlattı. Bir insan düşünün ki hayatı namaz olmuş, her fırsatta ondan bahis açmış ve sesine kulak verenleri sürekli ibadette derinleşmeye çağırmış; fakat, ona rağmen, sevenlerinden bazılarının namaza karşı lakayt oldukları dile getiriliyor. Bunun, muhterem Hocamızı ne kadar üzeceğini tahmin etmek her halde zor olmasa gerektir. İşte, mezkur şikayetten sonraki derin teessür, hem gelecek nasihatleri işitmemize hem de fikir mimarının namaz hayatını bir kere daha nazara vermek için niyetlenmemize vesile oldu; ızdıraplı insanın dudaklarından o anda şu sözler döküldü: İman ve namaz aynı döl yatağında neş'et etmiştir; namaz, imanın ikiz kardeşidir. İman, dinin ve diyanetin nazarî yanını teşkil eder; o nazarî yanın takviye edilmesi ve tabiatın bir derinliği haline getirilmesi ise ancak başta namaz olmak üzere diğer ibadetlerle mümkün olur. Bu itibarla da, denebilir ki; namaz pratik imandır, iman da nazarî bir namazdır. Dini yalnızca bir vicdanî kabulden ibaret görenler ve ibadet ü tâatı devreden çıkaranlar, mesleklerini din kategorisi içinde mütalaa ettikleri halde hiç farkına varmadan şirke girmekten kurtulamamışlardır. Evet, namaz, mü'minin imandan sonraki en önemli meselesi ve sâlih amelin de ilk şubesidir. Ne var ki, o, dinin vaz'ettiği kurallar dahilinde ve mutlaka belirlenen vakitlerde eda edilmelidir. "Çünkü namaz belirli vakitlere bağlı olarak mü'minlere farz kılınmıştır." (Nisa, 4/103) Hendek vakasında, düşmanla yaka-paça olunduğundan ve ok yağmuru altında kalındığından dolayı ikindi namazı, vaktinde ikâme edilemeyince, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, "Bizi salât-ı vustâdan alıkoydular; Allah da onların evlerine ve kabirlerine ateş doldursun!.." diyerek, fevtedilen namaz yüzünden ne kadar kederlendiğini beyan buyurmuştur. Rahmet ve şefkat peygamberinin bu sözü, vakte riâyet hususunda mü'minlere çok manalar ifade etmeli değil midir? Namaz, mü'minin günde en az beş defa içine girip temizlendiği, sonsuzluğa doğru akıp giden bir tevbe ırmağı ve arınma kurnasıdır. O, savaş meydanında mücadele anlarında bile hakkı verilmesi gereken çok önemli bir vazife, emin bir sığınak, mühim bir kurbet vesilesi ve en kısa bir vuslat yoludur. Abdullah İbn Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile birlikte Necid tarafına doğru gazaya gitmiştik. Düşmanın hizâsına varınca, onlara karşı saf düzenine geçtik. O sırada namaz vakti girdi ve Allah Rasûlü hemen namaza durdu. Ashab'ın bir kısmı da O'nun peşi sıra namaza durdu. Diğer kısım ise, yönünü düşmana çevirdi. Rasûlullah, kendisiyle birlikte olanlarla beraber rükûa vardı ve iki defa secde etti. Derken, beraber namaz kılanlar, henüz kılmamış olan grubun yerlerini aldılar. Ötekiler de gelip Rasûlullah'ın arkasında saf bağladılar. Allah'ın Elçisi, onlarla beraber de rukûa varıp iki secde etti ve selâm verdi. Ondan sonra, o iki grubun her biri nöbetleşe kıyâma durup kendi kendilerine birer defa rükûa vardılar ve ikişer secde edip namazı tamamladılar." Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu'nun, savaş yapılacağı zaman bile vakit girer girmez namaza yönelmesi; bir taraftan düşmanın saldırmasına meydan vermemek için tedbir alması, diğer yandan da namazı ve hatta cemaati kat'iyen ihmal etmemesi yine inananların gönüllerinde ibadete ihtimam hislerini tutuşturmalı değil midir? Dahası, Kur'an-ı Kerim'de bu meseleye hususi bir sayfa ayrılmış olmasının hikmeti ne olsa gerektir? (Nisa, 4/102) Dinimiz namaza bu kadar önem verdiği halde, o ölçüde zor şartlar içinde bulunmayan insanların gevşeklik göstermeleri dini hafife almaktan, Allah'ın değer verdiğini tahkir etmekten ve lâubâlilikten başka ya nedir? Namazın Şikayeti ve Ruhsatlar İslamiyet neye, ne ölçüde ruhsat vermişse, bunların hepsi bellidir; artık dinin hükümleriyle oynamak ve yeni ruhsat alanları ihdas etmek mümkün değildir. Namazı son âna bırakmak da ancak tembel insanların işidir. Bugün vaktin sonuna kadar bekleyenler, yarın "cebren linnoksan" (eksikleri kapama, yaraları sarma) vazifesi görmeleri için vaz'edilen sünnetleri de terkederler; bir başka gün farzı da sağından solundan kırpıp kolunu kanadını kırarlar. Böylece bir kolu çolak, bir ayağı sakat, bir burnu kırık ve bir kulağı kopuk bir namaz ortaya koyarlar. O namaz, berzah hayatında da, karşılarına öyle arızalı, kusurlu, aksak ve topal bir yol arkadaşı olarak çıkar ve kendilerinden şikayetçi olur. Nitekim, kıyamet gününde insanın ilk hasmının rükû ve sücûdu hakkıyla tamamlanmayan namaz olduğu ve öyle bir namazın sahibinin yakasına yapışıp "Beni zayi ettiğin gibi Allah da seni zayi etsin!" diyeceği haber verilmiştir. Hususiyle bu daire içinde, ibadet kendileri için esas olan ve varlıklarını dini ihyaya adamış bulunan insanlar arasında ibadetlerde ve hâssaten namazda kusur edilmemelidir. Namazı son âna bırakmak ve verip veriştirmek, kulluk âdâbına yakışmayacağı gibi, şahs-ı manevînin imajını da yaralar ve temsilin gücünü zayıflatır. Bu da, bütün bir cemaatin hukukuna tecavüz etmek ve amme hukukunu çiğnemek sayılır. Ayrıca, hizmetlerin bereketini de alıp götürür; zira, hayırlı işlerin bol ürün vermesi Allah ile irtibata bağlıdır. Diğer taraftan, "ille de ruhsatlar" deniliyorsa, o ruhsatlar da yine Sahib-i Şeriat'ın vaz'ettiği kıstaslar ve kriterler içinde ele alınmalıdır. Mesela, mezhebimize göre namazın ne zaman iki rek'ata kadar kısaltılacağı ve nerede cem' edileceği bellidir. Özel durumu olanlara yine hususî mahiyette bir kısım hükümlerle amel etmeleri söylenebilir. Çünkü, belli şartlar mevcutsa, dinin tanıdığı ruhsatları uygulamakta bir mahzur yoktur; Allah'ın bir lütfu sayarak onları tatbik etmek esastır. Aksi halde, din zorlaştırılmış ve ruhsatlarla yapılabilecek bazı şeyler ruhsatsız bütün bütün terkedilmiş olur. Ne var ki, mü'minler, o ruhsatların çerçevesini aşmamakla ve hep dinin çizdiği dairede hareket etmekle mükelleftirler. Kendi kendilerine kanun vaz'edemez; hususi hadiseler için belirlenen af alanlarını ve izinleri umumî ve genel kaidelermiş gibi değerlendiremezler. Yoksa, Allah muhafaza, hiç farkına varmadan bir takım ruhsatları hayat tarzı, fer'î düsturları da temel kriterler gibi algılama yanlışlığına düşerler. Evet arkadaşlar, Hazreti Üstad, "Sakın deme, 'Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!' Zira bir hurma çekirdeği, mânen bir hurma ağacı gibidir." buyurarak, namaz kılarken onun manasını anlamayan ve gönlünde hissetmeyen âmi bir insanın amel defterine bile bir ibadet hissesi kaydolacağını belirtmiştir. Bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar pek çok mertebeler bulunduğu gibi, namazın da derece derece olduğunu ama her mertebedeki namazın mutlaka ibadetin nurundan pay aldığını söylemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın, herkesin namazına bir mükâfât ihsan edeceğine inancım tamdır. Lâkin, bu uzun karalamadan maksadım; bizden istenenin namazın hakikatine, ruhuna ve özüne ulaşmak olduğunu hatırlatmaktır. Affınıza sığınarak ve dualarınızı umarak, bu faslı da yine Muhterem Hocamızın dilinden dökülen hakikat incilerinden birisiyle bitireceğim: "Şayet Hazreti Üstad'ın İhlas Risalesi için "Lâakal on beş günde bir okunmalı!" dediği misillü, bir makaleyi nazara verecek olsaydım, Yeşeren Düşünceler'deki "Namaz" yazısının belli periyotlarla müzakere edilmesini salıklardım." Hatıralar
3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved." |
|||||||||||||||||||||||||||||||
| Son Güncelleme ( 12.08.2008 ) | |||||||||||||||||||||||||||||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







