| Şehre Işıkla Yürümek |
|
|
| Mehmet Erdoğan, fgulen.com | |
| 21.07.2008 | |
Kamp Günleri deyince nice arkadaşın hayalinde mavi, yeşil, sarı, turkuaz renkler ışıldar, tayflaşır, harmoniler oluşturup bir iklimi örmek için atkı ipleri gibi hayal, akıl, vicdan tezgâhının mekiklerine yürür ve ruhun işleyişiyle de insicamlı, revnaktar günlerin gül yüzlü çehresi ortaya çıkmaya başlar… Bir tarafta şakıyan bülbüller, bir tarafta çağlayan sular, bir tarafta esen rüzgar ile salınan ve yaprakları hışırdayan ağaçlar… ve onların ortasında kendini emin ellere teslim etmiş, ruhunu Yaver-i Ekrem'e sunmuş, Halef-i Nebiye takdim etmiş körpe gençler, ay yüzlü civanlar… Bunlar çoğu şehirlidir. Ya da uzun süre şehirde kalmışlardır. Dağlara alışık değildir. Ama sen gel gör ki içlerindeki insanlık derdi onları dağ ateşleri yakmaya ve zirvelerde ısınmaya itmiştir.. Dağ sularından içmeye ve bağırlarına esen serin rüzgarlar ile içlerindeki ateşi söndürmeye yürütmüştür.. Evet polatlaşmış sineleriyle dağlara, bağlara, vadilere yürümüş bu altın yürekli gençlerin tek düşüncesi vardır.. Kamplarda aşkını daha da kavileştirmek. Millet için özündeki sevgiyi, aşkı daha da alazlandırmak.. Mukaddesat adına özünde alevlenen ocağı daha da rüzgara vermek, alevlendirmek.. ve içindeki baharı daha da çimlendirmek, yeşillikleri bin bir tona erdirmek. Gülleri her renk ve kokusuyla binlerce türüyle tomurcuklandırmak. Sonra şehre dönmek. Tıpkı Tur Dağı'ndan halkına dönen Musa(a.s) gibi dağlardan inmek ve şehre diriltici iksir, bahar nefesi ve aşk koru sunmak. Tıpkı Hira'dan inen Peygamberler Peygamberinin şehre uğrayışı ve ilk umut tebliğine başlaması ve sevda rahlesini kuruşu ve tilmizlerini aşk üveyki olarak yetiştirmeye başlaması gibi dağlardan bayırlardan inmek… İşte kamp günlerinin hayal tezgahında dokunan, vicdan kumaşında örülen, akıl ve hafıza levhasında görünen gül yüzü, karanfil kokusu, şebboy salınışı bu günlerin hatırasının canlanışıdır. Şehir insanı sıkmaktadır. İnsanlar şaşkındır. Ama çaresizdir. Neşeli kahkahalar atarken ağlamakta, gülerken içlerinde keder düğümleri binlerce acı kervanı gibi yeis ipine tek tek dizilmektedir. Şehir iman ateşi sönmüş bir mevsimi yaşamaktadır. Kalbler bu yüzden tarumardır. Yüzler soğuktur. İnsanların ellerinde mavzerler, tabancalar, monotof kokteyller vardır… İçlerindeki nefis ve şeytan yenilgisini, kalplerindeki sönmüşlüğü veya hislerini kötülük gulyabanisine yediriş ve kaptırışın acısını başkalarından çıkarmak için bir kör dövüşü şeklinde birbirlerine saldırmaktadır, birbirini katlederek ruhlarındaki sızıyı, amansız ızdırabı dindirmeye çalışmaktadır.. Bu yanlış bir yoldur ama dağdan aşağıya yuvarlanan ve tutunacak bir dal bulamayan, erozyonlar ile daha da yuvarlanma hızı artan taşlar, kayalar gibidir zavallı insanların hali.. Bakışlarındaki çaresizlik, ruhlarındaki dermansızlığın göstergesidir. Ellerindeki kan, gözlerindeki kan, çehrelerindeki kara lekeler, abus hal ve keyfiyet onların iç manzaralarının dışa yansımasıdır. Hoş görü yoktur. Kin ve nefret her kalbi bahçeleri, bağları kaplamış ayrık otları gibi istila etmiş, bir tane iyilik çiçeğinin, sevgi gülünün yaşamasına imkan tanımaz hale getirmiştir. Evet bir tane ümit zambağı boy atamaz olmuştur ruhlarda. Karakuralar, yabaniler, vahşi canavarlar tarafından istila edilmiş bir hal almıştır yürekler, kalbler, ruhlar. Ve vatan bu kanlı delilerin cirit attığı elini kolu sallayarak dolaştığı bir mezbahane, bir arena meydanı, bir tımarhane haline gelmiştir. İşte bu dem dağlara çıkar civanlar. Onlar bu karanlık çağa, bu ışıksız ruhların, dermansız yüreklerin özlerindeki yaralara, kalblerindeki berelere, kalb ve kafalarındaki hastalıklara bir reçete bulmak, bir merhem hazırlamak, bir ilaç oluşturmak için dağlara çıkmışlardır. Az kalbinde iyilik duygusu kalmışlar, az yüreğinde umut kırıntısı bulunanlar kamplara çekilmişler, su sesleri, kuş cıvıltıları arasında fıtri ve yaradılışa uygun bir ses akordunu bulmaya , bir yürek tınısı oluşturmak için bu temiz tabiatın berrak sinesinde ellerindeki, yüreklerindeki, kalblerindeki kırıntıları, bahar çiçeklerini, gök ve dal parçalarını bir araya getirip çoğaltmaya ve bir maya şekline getirmeye ve halka götürmeye azmetmişler ve kafa kafaya, gönül gönüle vererek kurtuluş çareleri, insanlığı bu korkunç durumdan kurtarmanın yollarını aramaya koyulmuşlardır.… Çok kişi onları başkalarıyla karıştırıp, oralarda gerilla harekatı için hazırlanıyor, talim yapıyorlar, kendilerini silahlı çatışmalar için hazırlıyorlar gibi yaftalar ile lekelemeye kalksalar da bunun gerçek ile hiçbir ilgisi yoktur. Ya da bir kısım zavallıların gericilik ve yobazlık yapıyorlar, dini devlet işlerine alet etmek için ve şeriat devleti kurmak için gizli planlar yapıyorlar ve bir taraftan da gençleri silahlı çatışmaya hazırlıyor gibi safsatalar uydurmasının da realite planında hiçbir geçerliliği yoktur… Evet dertlilerin bir araya gelerek millet derdine deva araması ve çağlayan sular gibi ruhlarında kevser ırmakları oluşturmaya ve susuz gönüllere koşmak istemesi bir yönüdür bu kamplara çekilmenin. Kuş cıvıltıları ve şakımaları gibi özlerindeki umut ve inanç sesini, Cibril nefesiyle besleyerek bir ses ve soluk ile nice çaresiz gönle umut ve azim aşılamak bir başka buududur(boyut) bu kampların. Ve dudaklarda dua, gözlerde billur damlalar, yüreklerde niyaz, ruhlarda alev alev yakarış ve milletin, insanlığın kurtuluşunu dilemek belki de hülasat'ül hülasa sebebidir zirvelere çekilmenin, dağlara otağ kurmanın. İşte o günlerin şevkiyle şakıyan bir bülbül sesidir Kamp Günleri şiiri. Şakıyan diyorum. Zira o günleri yaşamayan bu "şakıyan" kelimesinin, şiirin özündeki coşkunun ve insanı alıp derin, sınırsız alemlere taşıyan güzelliklerin, sırların, efsunlu iklimlerin manasını anlayamaz.. Belki şiir onlara sadece beliğ söylenen bir demet mısra gibi gelir. Ama aşk; umut ve yıldız yıldız mâna, misk gibi gül kokuları ve tatlı yumuşak meltemlerin ılık esintisi duyulan şiiri özellikle o günlere hayalen giden ve o günlerin derinlerden derin his ve duygu dünyasını bilen kişiler anlar ve idrak eder. Hatta onlar çoğu zaman o günlere hasretini göz yaşlarıyla yanaklarına billur izler şeklinde cümle cümle yazıp arzu ve iştiyak- name olarak Hakk'a takdim ederler.
Dörtlüğünde şair o günlere en güzel tabir olarak "hülyalı günler" diyor. Zira ancak hayal ile o günler tahattur edilebilir. O günlerin renkleri, kokusu, tadı ancak zengin muhayyilenin hazinesinden beslenerek anlatılabilir. Ama "yaşayanlar" sözü bunu ancak yaşayanların bilebileceğini vurgulamak için ilk mısraının sonuna bir işaret taşı gibi koyulmuştur. Hemen ardındaki mısrada "cennet kokusu" tabiri geçiyor. Ve şair o günlerin ancak cennetin rayihası ile anlatılabilecek manevi ıtırını bu tabir ile açıklayabileceğini vurgulayarak bizlere bir ikinci zenginliğin madenini göstermiş oluyor. Birinde insan dimağının en zengin hazinesi "hayal" ikinci olarak da ancak bütün inanılmaz güzellikte ve lezzette zevklerin bulunduğu "cennet" kelimesi ilk iki mısrada karşımıza bir rota ve pusula olarak çıkıyor. Ve üçüncü mısrada ise "sonsuzun bestesi" tabiri ile oradaki evradü ezkarların nasıl içe işleyen, unutulmaz uhrevi birer beste oluşturduğunu bizlere aktarmaya çalışıyor. Hülyalı günler, cennet kokusu, sonsuzun bestesi kelime guruplarına dördüncü mısraında çelikten sadalar ile kavileşmiş ruhları hatırlatan dağları, zirveleri, adeta birer zakir kesilmiş, birer derviş gibi layemut olmuş "tepeler"i ekliyor şair… Ve anlatmak istediğini bu kelimeler ile daha derin, daha leyyin, daha içten, daha berrak duyurmaya gayret ediyor. Evet başta dediğimiz gibi bu mısralardan aslında koku, renk, beste, tını yükselmeye ve tayf tayf yayılmaya, buhur buhur esmeye ve ruhlarda bir bahar dokusu, kanaviçesi örmeye devam etmektedir. Ama insan bu manayı ancak bu sözleri sadece beliğ söz olarak, şairane bir anlatım olarak görmemek şartıyla duyup, hissedebilir. Yoksa kelimelerin ötesine geçemez, manaya nüfus edemez, içteki rengi, kokuyu, iksiri, besteyi içemez, ruhuna sindiremez, hislerine yudumlatamaz…
Dörtlüğünde kamp yerine ancak "hasret" ile erilebileceğini vurgulayan şair bu kelimeyi özellikle seçmiştir. Hani hasret yaşarsınız ya. İçinizde volkanlar patlar ve her tarafa ateş saçar. Bütün benliğiniz alev alev hicran ile yanar. İşte onun gibi bir şeydir kamp günlerine olan hasret. Yaşayanlara ve yaşamayanlara bir takım tedailerle duyurmaya çalışır şair hissettiğini. O yerlerde sesler, musiki, tını, lahutilik izleri, aşk ışıltıları devam etmektedir, der. Ama bunu ağaçlar, sular. Kuşlar, gökyüzü bilir ve anlatır. Yani o günler öyle günlerdir ki canlı cansız bütün varlıklar iklimine otağ kuran ve bağrında sesi ve sözüyle, iniltisiyle ona misafir olan, göz yaşını toprağına döken, ırmağına abdest için elini sokan, ağacına köşkler kurup, bülbül yuvaları gibi mekanlarda evrad ü ezkar ile onun yeşil, zümrütten ilahisine eşlik eden gençleri özlemektedir. Taşıyla toprağıyla, yıldızıyla, kuşuyla o günleri gizli gizli yad etmektedir. Zira kuşlar arkadaşlarını yitirmiştir. Ötmeyi öğrendikleri gençleri aramaktadırlar. Şakıma dersi aldıkları hocalarını kaybetmişlerdir. Sular da ağlamayı öğrendikleri, çağlamanın rahle-i tedrisinde ders gördükleri üstatlarını aramaktadırlar. Ağaçlar dervişanlığı öğreten, dağlar, polat olmanın, davasında sabit kadem olmanın dersini veren yiğitleri içten içe özlemekteler ve hasret ile beklemektedirler. Oraya gidildiği taktirde dağ, tepe, ağaç kuş, su, yokuş, dal, yaprak, çiçek, böcek, yıldız hemen size koşacaklar ve "Nerede onlar, bize biz olmayı, kulluğu, zikri hafi, zikri cehriyi talim edenler nerdeler?" diye Mecnun'un Leyla'yı soruşu gibi soracaklar ve hasretlerini dile getireceklerdir..
Mısralarında işte en can alıcı tablolar gözümüzün önüne gelir, kulağımıza sesi, ruhumuza nefesi üflenir. Kuş cıvıltısı, yaprak sesi, insan avazı ve yıldızların sesiz seramonisi, aşk ilahisi ve onlar ile hasbihalde bulunan derviş gönüllü, ay çehreli sineler… Her yanda bu kalbi kırık, ruhu yaralıların dua ve niyazları duyulur. Yemyeşil vadinin her bucağında onların ağlayış ve feryadıyla titreyen, ürperen bir yakarış tablosu seyredilmektedir. Bunu ancak özünde bu acıyı hissedenler görür, bilir ve anlar. Oraya bir parça ümidiyle gitmiş ve onu çoğaltmaya çalışan, bir ışık parçasını bire bin veren başaklar gibi yeşertmeye gayret edenler bilir. Ah o günah kırbacıyla yaralı olanların iniltisi. Ah o suç ve hata hançeriyle bereli olanların feryadı. İşte göz yaşları ceyhun olanlar, ağaçlara hüzünle salınmayı, sulara ağlamayı öğretenler, gökteki yıldızlara karanlıkta sönmeden durmayı, asla yılmamayı, binbir rüzgar esse de mum gibi erimeyi ama asla ışığını kaybetmemeyi talim edenler, öğretenler onlardır. Yüreği yanıklar, Haktan tevbeler ile berat için bir tek tebessüm bekleyenler bu af kapısında rahmet dilenen dua ve niyaz erleridir. Zira bunlar kırık gönüllülerdir ve burada yüreklerinin merhemini aramaktadırlar. Önce kendilerini bu acılardan kurtarıp sonra kendileri gibi dertli olanların imdadına koşacaklardır. Zaten şehirden bir süreliğine uzak kalmanın ve zirvelere oturmanın, vadilere mesken kurmanın kısaca "kamp"ın gerçek manası da budur. Gerisi sadece lafı güzaf…
Bölümünde şair duayı ilk mısraının başına koymuştur. Neden? Çünkü sabahlara dek bu uhrevi ufuk ve nidâ, niyaz anaforunda seyr-i süluklar yaşayan gönlüler vardır. Bu bir kıvılcımın bütün benliği yakıp geçişi ile başlar ve daha sonraları özde nice orman yangınları gibi büyüyen ve her duyguyu ve her hissi, her düşünceyi saran bir hal ve keyfiyete bürünür. Evet dua ile elleri açık, bakışları hummalı, yanakları billur yaşlar ile nemli bu ay çehrelerin, güneş ruhların, yakarışları semadaki yakarışlara ahu efgânlara denktir. Yani meleklerin, ruhanilerin inleyişi ve ağlayışı gibi bir ahenk ve ritimde seyreder bu dua yolcularının, niyaz seyyahlarının halleri, ahvalleri. Zaten bu ihlaslı, samimi kulların yüreklerinin Allah korkusu ile küp küp atışı, gönüllerinin tevbe ile yanışı, vicdanlarının af arzusu ile alev alev kavruluşu kamp günlerinin can damarını, asıl ruhunu oluşturur.. Şair en son mısra ile o günleri ne kadar özlediğini vurgular. "Yıllar geçse gönlüm hep o günleri arar" mısraının yüreğinden alevli bir volkan gibi fışkırmış bir seda olduğunu kabul etmek de yine o günleri ona yakın bir eda ve ritimde görüp, bilip hissetmekle mümkündür. Bu hicran yüklü mısraının gerçek manasını yine en çok o girift mevsimleri yaşayanlar bilir. Hasreti içinde duymayanlara nasıl bunu anlatırsınız. Çiçek kokusunu esma gibi koklamayı, yıldız dokusuna isimlere dokunur gibi dokunmayı, ağaçların zikrini Melek ilahilerinin sınırsız ahengi gibi dinlemeyi ancak o günleri adım adım, kulaç kulaç, kanat kanat yaşamışlar anlayabilir. Bu sebepten son mısraının içindeki hasreti de ancak onlar duyabilir…
Mısralarında ise şair hasretini, Yahya Kemal'in
dörtlüğü gibi pek iyi bilinen, çok hoş olan ve herkesçe beğenilen bir ses ile örmeye meylediyor. Sanki Onun "Bunca güzellikler ancak bu mısralar ile anlatılabilir, ben de şiirimi o ritim ile, söyleyeceklerimi o efsunlu ahenk ile özetliyorum." der gibi bir meramı var olduğu sezilir. Akan çaya bakan bir kişi o büyülü zamanı, gençlerin gül yüzlü çehrelerini ve o vaktin efsunlu desen ve renklerini ve lahuti iklimi ancak suların duru ama sırlı derinliğinde seyredebilir. Zira akan sular geçer giderler de o günlerin güzelliğini hafızalarında taşırlar. Nasıl insan bedeni bir su gibi akar ama hatıralar asla hafızadan silinmez işte öyle. İnsana en çok benzeyen su, bu hatıraları, dere yatağındaki taşlara, yosunlana, kumlara, balıklarına ezberletmiştir. Tıpkı Yunus Emre'nin şiirlerini ezberleyen sular gibi, okuyan kuşlar ve balıklar gibi her varlık adeta o derin ve billur aynadan bizlere o hülyalı günleri fısıldar ve en güzel renkleriyle en güzel ses ve musikisiyle o güzide zaman parçalarını tedai ettirir. Sakinlerini, mukimlerini ya da en doğru ifadeyle misafirlerini yine o otağlara, o çadırlara, o zirvelere, o su kenarlarına, ağaç gölgelerine çağırır. Yeniden o günleri yaşamaları için adeta yalvarır, yakarır. Dağlar, vadiler dostlarını, ahbaplarını tekrar sinelerine çekmek ister. Kuşlar musiki dersi almak için onların dere kenarlarına, çay kıyılarına gelmesini hasretle özlemektedirler. Yıldızlar bir daha ışımak ve karanlığa yenilmemenin talim ve tedrisini almak için o yiğitleri tekrar dağ zirvelerine buyur etmektedirler. Fakat en çok vatan ve millet, insanlık derdiyle yanık kalbler, o günleri, o yerleri özlemektedir. Onlar yeniden tabiatın bağrına çekilip, zirvelere nurdan otağlar kurup bir daha şehirlere ışık sunmanın, sevgi olup akmanın, umut olup çağlamanın arzu ve iştiyakıyla yanıp, kavrulmaktadırlar… İşte şair o yüreklere selam durmakta ve onların haline tercüman olmaktadır. Ve keşke bir daha o günleri yaşasak, bir daha kendimize gelsek ve ruhumuzu diriltsek ve ölmeden evvel (nefis cihetiyle) ölsek, ama manevi olarak ebedi hayat bulsak diyerek ağlayıp inlemekte ve çağrısını vicdanlarımıza ışıktan nefesiyle duyurmaktadır… |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







