Bir Kitap ki, Son İkaz Gibi Yazdır E-posta
Üye Değerlendirme: / 14
Kötüİyi 
Hamdullah Öztürk, Zaman   
06.10.2008
Hamdullah Öztürk
Hamdullah Öztürk
Sükût ve çığlık iki zıt kelime… Belki de tarihte ilk defa, son asırlarda idrakinden uzak düşülen manaları anlaşılır kılmak için el ele verip, Fethullah Gülen Hocaefendi'nin üslubunda bir araya geldiler.Zıtların ifadesi zannedilen bazı kelime ve kavramların aslında birbirini tamamlayan iki parçadan ibaret olduğuna dikkatimizi çekmek üzere "Zıtların aynı anda bir arada bulunması aklen imkânsızdır." kaidesine ince bir istisna şerhi düşüp, yan yana dizildiler. Maruz kalınan zulüm, iftira ve komplolar karşısında kıyametleri koparmak gerekirken, sükût murakabesine dalanların halinden yükselen haykırışı, kendisinden daha güzel ifade edebilecek bir kelimenin mevcut olmadığını gören çığlık, sükûtun hizmetine koştu. Sükûtun derinliği, zatında kulakları tırmalayan çığlığa öyle bir irtifa kazandırdı ki, zalim, müfteri ve gafil insanların kulak kepçeleri sükûtun çığlıklarının kullandığı frekansa ulaşma şerefine nail olabilmekten de mahrum kaldı.

Böylece zalim zulmünü, müfteri iftiralarını sürdürürken, kâmil insanlar da sukût murakabesini derinleştirdikçe derinleştirdiler.

Konuşmayı sükûta çeviren…

Ya aradakiler?

Zalimler ile kâmiller arasındaki derin boşluğu dolduran kademe kademe insanlar; onlara da sükûtla mı mukabele ediliyordu?

Hayır. Konuşuluyor, yazılıyor, çiziliyor, diyaloglar kurulup yüz yüze görüşmeler yapılıyor… Hâsılı, yapılması gereken ne varsa yerine getiriliyordu aslında… Sadece, zulüm ve kabalığa uğramışlardan duymaya alıştığımız protesto ve çığlık sesleri kullanılmıyor; her şeye rağmen problemlerin arkasına inerek kökünden çözme gayetleri gösteriliyor ve tabii ki ona göre bir dil ve üslupla mukabele ediliyordu. Ne var ki, "söke söke almaya" alışmış, yeryüzünde sadece kendisi varmış gibi davranmayı karakter haline getirmişler, "söktükleri dünyanın" altında kalmak üzere olduklarını fark etmiyorlardı. Konuşmayı sükûta çeviren de buydu zaten. "Kavga-kıyamet" dilinden başka bütün dilleri unutanlar gönül dilini, hal dilini, Türkçenin güzelliklerini kullanarak ifade edilen çözüm tekliflerini anlamıyordu.

Ne çare ki, yapılacak başka bir şey de yoktu. Bunca fezaiyi irtikâp edenler de insandı ve bir gün insanlığın gereğini yerine getirebilecekleri ihtimalini tatlı bir ümit gibi saklayarak davranmaktan başka, insan olan için, hele de Müslüman bir insan için başka yol yoktu.

İmanın gerektirdiği sabır, metanet, tevekkül ve hadiselerde kaderin hissesini hesap ederek davranmanın gereği bir tarafta, yaşadığımız dünyada cereyan eden olaylar karşısında şeytanı sevindirecek sessizliklere gömülmenin imkânsızlığı da diğer tarafta duruyordu. İman, bir taraftan "Baş eğmezüz edâniye dünya-yı dûn içün" tavrını gerektirirken, diğer taraftan da "Hükm-ü kazaya can iledür inkıyadımız" esasının noksansız yaşanmasını istiyordu.

İşte bu iki hattın belirlediği istikamette neler söylendi ve neler yazıldı neler…

Öncelikle "Işık-karanlık devr-i daiminde" bahtımıza ışığın düştüğü görülüyordu. Talihin yüzümüze gülmeye başladığını gösteren alametler sökün ederken "İslam dünyası" tarihinde hiçbir zaman görülmemiş bir perişanlık ve ufuk daralması hatta kapanması halini yaşıyordu. Yani olmak ya da olmamak manasına bir kader-denk noktası oluşmuştu. "Şafaklar üst üste sökün ederken" tam bir "Yenilenme cehdiyle" atılmak gerekiyordu. "Hakikat" ve "ilmî araştırma aşkıyla" coşup, "Kalbin solukları"nı dinleyerek "insan(ımızın) konumunu" idrak edip, "Hak karşısındaki duruşunu" belirlemesi, "Dünya ve içindekileri Müslüman ufkuna" göre ayarlaması icap ediyordu. Ve işte tam da bu arada güzellikleriyle kendisini açmaya başlayan dünya bazı ruhlara "sefahet" üflemeye ve onları "faniliklerle kuşatmaya" başlıyordu ki, bu da bir başka "kader-denk" noktasını dikiyordu karşımıza…

"Bir büyülü dünya vardı" "Kendi değerlerine bîgâne nesiller" o dünyanın büyüsünden uzaklaşmışlardı. "şefkat" kollarını açıp, "hatıralar ikliminde küçük seyahatler" yaptırarak "gafletle geçen yıllara" elveda demek mümkündü. İki cihan serverini bir kere daha "derinden duyarak", "kendi kültür dünyamıza" yeniden açılıp, "buhranlar çağı"ndan çıkabilirdik.

Böylece talihin tebessümlerine ceht ve gayretle mukabelede bulunup, biz buradayız demiş olurduk. Tavırlarımız "Allah karşısındaki duruşuyla mümin" tavrı olurdu. Biz böyle olursak zulümden, iftiradan medet umanlar, komplolar kurup suç oluşturarak masum insanların önüne hapishane, hatta darağacı tuzakları kuranlar "enaniyet ve egoizm" girdabında şuursuzca dönen hamleleriyle baş başa kalırlar; "Kibir" ve "Haset" sâikleriyle, haksız hamlelerini meşru hale getirebilmek için icat ettikleri "paranoya ihtiyacı" yanlarına kalan bir yorgunluktan öteye geçmezdi.

Evet, bütün bunlar yazıldı. Kat kat fazlası konuşuldu. İnternet imkânlarıyla her an ulaşılabilecek ortamlara sesli ve yazılı olarak konuldu.

Zalim anlamamakta ısrar edebilir. Hatta dikkat üstüne dikkat gösterilerek ince ince ifade edilen meramı, kendisine ait "kavga-kıyamet" diline çevirerek ondan inanılmaz büyüklükte tehdit unsurları bile çıkartabilir.

Ya aradakiler?

Onlar daha salim hareket etmek ve daha müstakim düşünebilmek imkânına sahip bulunuyorlar. İftiranın, komplonun yol olmadığını, mazlumun âhından sakınmak gerektiğini anlatabilirler mi? Küresel dalgaları gerekçe gösterip milleti mühendislik faaliyetleriyle yontmakta ısrar edişin, tükenişten başka bir şey getirmeyeceğine ikna edebilirler mi? Her şeyi bildiği halde kuvvetten çıkar umanları, haksızlıkları allayıp-pullama görevini çıkarlarına ulaşabilmek için meşru görenleri uyarabilirler mi?

Ya daha beridekiler?

Kulaklarını daha ne kadar tıkayacaklar?

Tercih durumunda kalırsa, çileyi kendisine, huzuru başkalarına layık görmeyi insanlığın gereği bilen Hocaefendi'yi anlama gayreti gösterebilecekler mi? Bazı İslami kavramları bayraklaştırıp, istilalar, intihar eylemleri, terör ve küresel tezgâhların ağına bir iki protesto bırakmayı "susmamak" zannetme "şuurunu" sorgulayabilecekler mi? Müslüman olmanın, bütün insanlık için rahmet olarak gönderilmiş bir dine mensubiyetin, âdemoğullarından bir tek milleti bile dışarıda bırakmadan, onları sömürülerden, bunalımlardan, zulme uğramaktan kurtaracak çözümler üretmeyi zorunlu kıldığını hatırlayacaklar mı? Hatta zalime pişmanlık yollarını açarak ona da insan olmanın derinliğini yaşatacak formülleri üretmekten sorumlu olduklarını kabullenecekler mi?

Yoksa…

Yoksa, ülkesindeki hassasiyetleri düşünerek, gurbeti acı bir ilaç gibi her gün yudumlayıp, sükut murakabelerine dalan bir insana "safi kalple(!)" hâlâ "Neden gelmiyor da orada kalıyor? Yoksa…" türünden sorular sormaya devam mı edecekler? "Sükûtun çığlıklarına" kulaklarını tıkayıp, küresel oluşumların inanış, anlayış, ideoloji ve etnisitelere göre seslendirilen ninnileriyle sermest olmayı mı tercih edecekler?

Dünya imtihan dünyası olduğuna göre irade sahibi herkes yolunu kendisi seçecek. Dünyayı yaratan onu kendi haline bırakmadığına göre, karanlık denizin sularının dibinde yaşayan tek hücrelinin bile hakkını muhafaza edecek. "Sükutun çığlıkları"na insanlar kulaklarını kapatırsa o çığlık dünyayı aşıp semaları titretecek…

Yorumlar
Yeni Ekle RSS
+/-
Yorum yaz
Adınız:
E-posta:
 
Başlık:
 
Lütfen resimdeki güvenlik kodunu giriniz.

3.20 Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."

Son Güncelleme ( 07.10.2008 )
 
< Önceki   Sonraki >

Multimedya

Mü'min Ufkunda "Çevre"

Seyredin

Hicret, Ric'at ve Mukaddes Hüzün

Seyredin

En Önemli Vazife

Dinleyin

Fethullah Gülen Belgeseli-1: Ümit Yolcusu

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-2: Sevgi Okulları

Seyredin

Fethullah Gülen Belgeseli-3: Hoşgörü ve Diyalog

Seyredin

Salihli Vaazı - 1979

İndirin

Kur'ân ve İlim Konferansı - 1976

İndirin

Mâşuka ait emârelerin şafağına uyanan âşıklar, dudaklarında kıpkızıl kan, sînelerinde alev alev bir tûfan, kendilerini bir ateş çemberi içinde bulurlar. Bir daha da bu zevkli cehennemden dışarı çıkmak istemezler.
Advertisement
Fethullah Gülen Web Siteleri