| Geleceğin Mimarları Üzerine |
|
|
| Muhsin Toprak, Yağmur, Ekim-Aralık 2008 | |
| 14.10.2008 | |
|
Sızıntı Dergisi'nin yirminci sayısında [Eylül 1980] Fethullah Gülen Hocaefendi'nin "Geleceğin Mimarları" adlı bir yazısı yayımlandı. Hocaefendi bu yazısında geleceği inşa edecek kimselerin hangi vasıflara sahip olması gerektiğini, düşünce dünyasında onlara nasıl bir yer verdiğini, nasıl bir paye biçtiğini edebî bir dille ifade etmiştir. Biz, Hocaefendinin edebî yönünü ortaya koymak bakımından adı geçen makaleyi hem muhteva, hem de metinde geçen kelimeler ve kullanılan edebî sanatlar yönünden tahlil etmeye çalışacağız. Ancak daha baştan hatırlatalım ki, Hocaefendi yazısını edebî bir gayeye yönelik olarak inşa etmiş değildir. Müellifimiz yazılarında herhangi bir sanat kaygısı taşımamakta, sadece gönlüne düşen ilhamlar, fıtratı gereği edebî bir şekilde ifade kalıbına dökülmektedir. Umarız ki bu basit çalışma, Gülen'in şiirlerinin ve diğer makalelerinin edebiyatçılar tarafından incelemesine bir basamak teşkil eder.
Geleceğin Mimarlarının Vasıfları Bundan otuz yıl önce Sızıntı dergisi, kapağında ağlayan bir çocuk resmi ve "Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru" başlıklı bir başyazı ile yayın hayatına başladı. Ağlayan çocuk, yıkıma uğramış bir milletin, ruhu bedenine yedirildiği için manevî ızdıraplar içinde yaşayan neslini simgeliyordu. Başyazının müellifi, onun imdadına koşmak, gözyaşlarını silmek ve ızdıraplarını dindirmek üzere yola çıkıldığından bahsediyordu. Müellif asrımız insanının maruz kaldığı manevî ve kültürel yıkımı daha sonra kaleme aldığı Sızıntı başyazılarında tasvir etmeyi sürdürdü. Mesela, "Cinnet Yolculuğu" adlı makalesinde, "Neslimiz, yaşadığı dönemi bir enkaz yığını hâlinde devraldı. Yıkılmadık ve sökülmedik hiç bir tarafı kalmamış bir enkaz yığını hâlinde... O, iradesine kement vurulmuş, tâlihinin yüzüne zift sıkılmış; doğruların eğri, eğrilerin doğru gösterildiği bir atmosfer içinde kendini buldu. Ve neyin ne olduğunu sezemeden akıntıya kapılıp gitti." sözleriyle tasvir etti. "Hep Ağladık" [Mayıs 1979] makalesinde "Ağlamak kaderimiz oldu. Yıllar yılı ağlamadan başka bir şey bilmedik. Ölen insanımıza, yıkılan ümranımıza, tarumar olan harmanımıza ve kaidesiz kalan ümidimize ve cesaretimize…" ifadeleriyle dile getirdi. "Neslin Beklediği Kurtarıcı El" [Ocak 1980] yazısında ise, "Bu nesil, asrıyla zifaf olmaya hazırlanırken, bütün değerleriyle beraber çoktan maddenin ağır baskısı altında ezilmiş ve tükenmiş bulunuyordu. Kendisinde ne bir iç derinlik, ne de duygu ve düşünce duruluğuna delâlet eder hiçbir şey kalmamıştı. Nasıl kalır ki, bin yıllık tecrübe, bin yıllık hars, kumara verilircesine saçılıp savrulmuş ve bunların yerine, yirmi devletten alınan ve herhangi bir tasfiyeye tâbî tutulmayan Sanskritce gibi bir kültür yerleştirilmişti." sözleriyle anlattı. Hocaefendi, böyle bir yıkıma maruz kalmış milletin, yeniden inşaya muhtaç olduğunu görüyor ve Sızıntı dergisinde geleceği kuracak mimarları konu ettiği, "Geleceğin Mimarları" [Eylül 1980], "Neslin Beklediği Kurtarıcı El" [Ocak 1980], "Hasretini Çektiğimiz İnsan" [Şubat 1980], "Susadığımız Soluklar" [Haziran 1980], "Neredesin" [Mart 1981], "Sen" [Nisan 1981] ve "Geleceğin Fikir İşçileri" [Ocak 1983] gibi bir dizi yazı yazıyor. Bizim incelemeye konu ettiğimiz yazısında Hocaefendi, geleceği inşa edecek mimarları kendi düşünce dünyasında tasavvur ettiği birtakım niteliklerle tavsif etmektedir. Bu nitelikleri yazıdan çıkarıp maddeler hâlinde zikredecek olursak, geleceğin mimarları;
Bu niteliklerden bazıları birleştirilerek sayı azaltılabilir veya ayrıştırılarak çoğaltılabilir. "Geleceğin Fikir İşçileri" yazısından ya da müellifin benzer muhtevaya sahip diğer yazılarından ilaveler yapılarak daha fazla sayıda nitelik ortaya konabilir. Belki sayının önemi yoktur. Ancak şu açıktır ki, bu yolda hizmet eden hakikat erlerinin sahip olması gereken vasıflar, nübüvvet bahçesinden derilmiş bir demet çiçek, tarihî tecrübeden süzülüp çıkarılmış bir güzel hulâsadır. Edebî Unsurlar Edebî ya da fikrî bir eser ortaya koyan kimse, bu ister sözlü bir hitabet olsun, isterse nesir veya şiir türünden bir yazı olsun fark etmez, mutlaka muhataplarının ilgisini çekmek, duygu ve düşüncelerini harekete geçirmek ve onları etkilemek ister. Müellif veya hatip, bir hakikatin kendi zihin dünyasında oluşturduğu suretini, hitabı dinleyen veya yazıyı okuyan kimselere aksettirirken onlarda elbette bir tesir uyarmayı düşünür. Bu tabiî bir durumdur. Aksi takdirde hitap etmenin veya yazı yazmanın bir anlamı kalmaz. Müellifimizin de bu yazıyı okuyucuda tesir uyaracak tarzda kaleme aldığı görülmektedir. Yazıyı inşa ederken seçtiği kelimeler ve yaptığı benzetmeler okuyucunun ilgisini çekecek, düşüncelerini paylaşmaya celbedecek mahiyettedir. Okunduğunda görüleceği üzere yazı fikir, mesaj ve duygu yüklüdür. Hem yazar hem de yazı tıpkı yağmur yüklü bulutlar gibidir. Âdeta damlalarını bırakacak müsait zemin aramaktadırlar. Yalnızca idealleri olan insanlar fikirlerini böyle edebî bir üslûpla yazıya dökerler. Seçilen Kelimeler Bir yazıyı ya da bir hitabı hareketlendiren, ona canlılık katan temel unsurlardan biri, elbette ki o yazının inşasında seçilen kelimelerdir. Kelimeler seçilirken insanın ruh dünyasında müspet bir tesir uyarması göz önünde bulundurulur. Bu hususa incelediğimiz yazıda geçen debdebe, inkisâr-ı hayal, nadân, mukassî, sine, buhurdan, derunî, sökün etmek, nam u nişan, müstağni, hadeka, âlâyiş, muhteşem, tenakuz, diğergam, nümâyan, perdedâr, mübareze, serazad gibi kelimeleri örnek gösterebiliriz. Bu kelimelerin her biri, ses yapısındaki musikî, taşıdığı muhteva ve çağrıştırdığı mânâlar itibariyle gayet zengindir. Bunların sözlük mânâları okuyucu tarafından tam olarak bilinmese de, ses yapılarına dikkat edildiğinde, debdebenin bir şatafatı, inkisarın bir kırılmayı, mukassînin bir kasvet hâlini, buhurdanın dışa doğru yayılmayı, derûnînin içe doğru derinleşmeyi ve sökün etmenin bir yerden kopup gelmeyi anlattığı neredeyse fark edilecek gibidir. Yazarımız yazıda bir kısım nev-zuhur kelimeler yerine, kültürel kökleri, derinlikleri olan bu tür kelimeler kullanmakla, hem tarihî köklere bağlılığını ortaya koymakta, hem de dilde takip edilmesi gerekli yolu belirlemektedir. Bu da müellifimizin dile hizmetinin bir ifadesidir. Yazıda ifade çeşitliliğini sağlamak için yazarlar kelimelerin bazen müradiflerini, bazen de zıtlarını aynı cümle, aynı paragraf içinde kullanma yoluna giderler. Bu yazıda da onu görmekteyiz. Silik-sönük, âlayiş-gösteriş, nam u nişan, gibi müradifler/eş anlamlılar ile madde-mânâ, ledünniyat-maddiyat, hürriyet-esaret gibi zıt mânâlıların aynı cümleler içinde kullanılması bunun örnekleridir. Edebî Sanatlar Teşbih, mecaz, istiâre gibi söz sanatları da yazıyı renklendiren unsurlardır. Yazıda, hepsi hakikî mânâlarına hamledilen kelimeler kullanıldığında, sade, fakat donuk, hareketsiz, mat bir ifade tarzı karşımıza çıkar. Söz kalıbına dökmek istediğimiz mânâları sade bir şekilde ifade etmek, o mânâların anlaşılması bakımından yeterlidir, güzeldir. Ancak böyle sade üslûpla yazılmış bir yazı, insana estetik bir haz verecek, duygularında kıpırtılar meydana getirecek güzellikte olamaz. Bu yüzden edipler, çeşitli söz sanatlarına müracaat ederek yazılarına bir canlılık, ifadelerine bir güzellik katarlar. O zaman yazı okuyana zevk verir. Zira yazarın seçip kullandığı ifadeler, tasvir ettiği hakikatin, muhatapların hayal dünyasında canlanmasına yardımcı olur. Bu tarz, ifade edilen hakikatlerin başkaları tarafından paylaşımını kolaylaştırır. Mesela kuvvetli birini tavsif ederken "çok güçlü" yerine, "Heraklit pazulu"; boyu uzun birini nitelerken "uzun boylu" yerine "servi boylu"; gözleri güzel birini anlatırken "güzel gözlü" yerine "âhu gözlü" demek elbette ki farklı tesir uyandırır. Hocaefendi'nin "fikir işçileri", "hakikat erleri" ve "gönül mimarları" olarak nitelediği geleceği kuracak kimseleri vasfederken onlar için kullandığı kelime ve terkipler, insanın his dünyasına heyecan katacak, pörsümüş ruhlara can verecek niteliktedir. Bu yazıyı okuduğunuzda hayal dünyanızda ister istemez son derece parlak ve renkli bir tecessümün oluştuğunu hissedersiniz. Zira hayalinizde canlandırdığınız birilerini "nilüfer tenli", "yasemin kokulu", "sülün boyunlu" olarak nitelemek her hâlde burun kıvrılacak, görmezden gelinecek, yabana atılacak cinsten bir ifade biçimi değildir. Bunların ne kadar derin ve ince bir edebî zevkin tezahürü oldukları açıktır. Birinin, sevgilisi için söyleyebileceği bu ifadeleri, müellifin, hayalinde canlandırdığı "gönül mimarları" için söylemesi, bu kelimelerin mânâsına farklı bir boyut katmaktadır. Çünkü bu tabirler bir sevgili için kullanıldığında belki maddî bir hakikate işaret edebilirler, ancak kişilerden tecrit edip hayalde canlandırılan "fikir işçileri" için kullanıldığında, bu nitelemeler basit hakikî anlamlarından çıkıp manevî bir ulviyete sahip olurlar. Yazıda da görüleceği üzere müellifimizin hayalinde canlandırdığı bu "hakikat erleri"nin görünüşleri sadedir, şatafatları yoktur lakin bir "gergef inceliği"ne sahip bünyeleri itibariyle "nilüfer tenli", "yasemin kokulu", "sülün boyunlu"durlar. Ancak bu vasıfların onlara verilmesi, yaptıkları iş, taşıdıkları rabbânîlik sıfatı ve kendilerini mânânın emrine tahsis etmeleri sebebiyledir. Yoksa maddî yapıları itibariyle değildir. Yazıdaki bu türden tamlamalar, teşbih sanatının bir çeşididir. Bu tür teşbihler, benzetme edatı ile benzetme yönü hazfedilip/atılıp benzeyenle kendisine benzetilenin birbirine izafesiyle yapılır. Edebiyatta buna teşbih-i beliğ denilir ve yüksek bir edebî zevkin ürünü olarak kabul edilir. Zira teşbihi bu türden yapmak, benzeyenle kendisine benzetileni aynileştirdiği için dört unsuru da tamam olan teşbihlerden daha etkileyicidir. Mesela "Teni yumuşaklık bakımından nilüfer çiçeği gibidir." şeklindeki dört unsuru da tamam olan teşbih, iki şey arasında sadece bir benzerlik kurarken, "nilüfer tenli" şeklindeki teşbih, benzerliği ortadan kaldırır ve iki şeyi âdeta aynileştirir. Teşbihin bu çeşidinin okuyucu üzerinde daha derin tesirler bıraktığı bir gerçektir. Bunun bir başka örneğini de yazıda geçen "düşünceleri iç içe marifet peteği" ifadesi oluşturmaktadır. Bu ifadeyle "hakikat erleri"nin düşüncelerinin bal peteğine benzediği anlatılmak istenmektedir. Benzerlik yönü ise onların düşüncelerinin petek şekli gibi düzgün veya dengeli oluşudur. Yalnız bal kelimesi yerine marifet kelimesi tercih edilerek açık istiare yapılmıştır ki bu da ayrı bir edebî sanattır. Bu istiarede marifetle bal arasındaki alâka, tatlılık veya değerliliktir. Müellif bu yolla işçi arıların petek ve bal yapmasına telmihte bulunarak, bu fikir işçilerinin de marifetullah çerçevesinde oluşturdukları fikir örgüsünü bal peteğine benzetmiş olmaktadır. Benzetme, "düşünceleri düzgünlükte bal peteği gibidir" şeklinde de yapılabilirdi. Ancak bu derece yüksek bir edebi zevki vermezdi. "Müsâmaha atmosferlerine çarpan kin ve öfke şahâbları" sözünde onların hoşgörüleri genişlik bakımından atmosfere, kendilerine veya hizmet ettikleri davalarına karşı başkaları tarafından üretilen kin ve öfkeler de şahaplara benzetilmiştir. Şahaplar yıldızlardan kopup atmosfere giren ateş topları olup, atmosfere girdiğinde söner, erir ve yok olurlar. Dolayısıyla bu hakikat erlerinin sineleri de, tıpkı atmosferin şahapları erittiği gibi, kendilerine yönelen kin ve nefretleri eritip yok etmektedir. Müellif bu benzetmeyle okuyucuda daha kalıcı bir tesir bırakmayı düşünmüştür. Zira sade bir anlatımın bırakacağı tesirin, bu derece yüksek bir seviyeye erişmesi mümkün değildir. Bazen aynı ifade içinde birden çok edebî sanat kullanılabilir. Bu da yazıya farklı bir zenginlik katar. Mesela bu makalede "hakikat erleri"nin dünya ile ilişkilerinden bahsedilirken, "onların sülün boyunlarına hiçbir fânî kement tasmalık edemez" ifadesi yer almaktadır ki bu nitelemede birden fazla edebi sanat mevcuttur. Bu sözle müellif, bir taraftan geleceğin imarını üslenen yüce kametlerin boyunlarını sülüne benzetirken, diğer taraftan da dünyevî şeyleri, hayvanları yakalamada kullanılan kemente ve bazı hayvanları zaptetmek için boyunlarına vurulan tasmaya benzetmektedir. Ayrıca fânîliği kemente atfetmekle kement kelimesini istiare ettiği anlaşılmaktadır. Bu istiareye istiâre-i mekniyye denir. Böylece iç içe edebî sanatlar kullanılmak suretiyle yüksek bir ifade zenginliğine ulaşılmıştır. "Makam ayyar bir tahterevalli" ifadesinde de iç içe edebî sanatlar kullanılmıştır. Yazar makamın, geleceğin fikir işçileri nazarındaki yerini ifade ederken onu bir tahtıravalliye benzetmiştir. Makamla tahterevalli arasında kurulan bu benzerlik, çocukların tahterevalli üzerindeki oyunlarını ima etmektedir. Nasıl ki çocuklar bir tahterevallinin iki ucuna binerek birbirlerini tartarlar, sonra onlar iner sırada olanlar binerler ve oyun böylece devam ederse, makamlar da böyledir, gelip oturanlar sürekli değişirler. Bu teşbihle bir taraftan makamlara gelenlerin geçiciliği ifade edilirken diğer taraftan onun için yapılan "ayyar/ayartıcı" nitelemesi ile makama teşhis sanatı ile bir şahsiyet verilmiş ve onun şeytaniyet vasfında bir ayartıcı olduğu vurgulanmıştır. Böylece dile getirilmek istenen mânâ daha da kuvvetlendirilmiş, tesirli bir anlatım üslubuna sokulmuştur. Teşhis sanatı, edebî metinlere renklilik katan bir unsurdur. Canlı ve şahsiyeti olmayan şeyler bu yolla canlı imiş gibi tahayyül edilerek, insanların yaptığı şuurlu işler onlara nispet edilir. Nef'î'nin Osmanlı sultanı IV. Murad'ı medhetme sadedinde söylediği meşhur "Fahr eder zâtı ile encüm ü erkân-ı felek / Onun zatı ile yıldızlar ve felekler övünür" sözü, teşhisin en güzel örneklerinden birini oluşturur. Bu yazıda da teşhis sanatının örneklerini görmekteyiz. Mesela "Onların göz hadekaları şuânın zerresini bile kendi hesabına kullanmak istemez" ifadesi bunlardan birisidir. Zira hakikat erlerinin göz bebekleri şuurlu bir insanmış gibi tahayyül edilmekte ve bu göz bebeklerinin tabiî hakları olan ışıktan istifade ederken bile kendileri adına davranmayacakları, aksine Hak hesabını gözetecekleri söylenmektedir. Ya da burada cüz'ü zikredip küllü kastetme kuralınca göz bebekleri zikredilip o hakikat erlerinin kendilerinin kastedildiği düşünülürse mecaz-ı mürsel yapılmış olur. Bu durumda da onların dünyevî herhangi bir menfaati kendi hesaplarına kullanmayacakları, ışıktan istifade gibi en tabiî bir şey dahi olsa Yüce Yaratıcı'nın adına yapacakları, tesirli bir biçimde anlatılmış olmaktadır. Yine "şehvetler, dünyalarında konaklayacak yer bulamaz" ifadesinde insan benliğinin tabiî bir parçası olan şehvetler, teşhis sanatıyla canlandırılarak kendilerine menfî birer şahsiyet verilmiş ve onların bu hakikat erlerinin ruh dünyalarında gelip yerleşmeleri, ikamet etmeleri şöyle dursun, misafir olarak dahi gelip yer bulamayacakları ifade edilmiştir. Yazıda kullanılan söz sanatlarından bir diğeri de tecâhül-i ârifânedir. Bu yolla hatipler ve edipler aslında bildikleri bir şeyi bilmiyormuş gibi yaparak muhataba sorar ve onun tasdikini almak isterler. Bu yazıda geçen "Bilmem ki, bir bilmece olan mâhiyetlerini, böyle birkaç hecede ifâde etmek kâbil olur mu?" ifadesinde bu sanat kullanılmıştır. Müellifimiz birkaç hece dediği kısa bir yazı ile onların mahiyetlerini şerh edemeyeceğini gayet iyi bilmektedir, ancak sözü böyle bir soru kalıbına dökerek söylediğinde okuyucunun tasdikini kolayca alacağının da farkındadır. Netice Sonuç olarak diyebiliriz ki bu yazı, muhteva olarak fikir yüklü olduğu kadar, edebî yönden de zengin ve ince bir zevkin ürünü olarak kaleme alınmış bir yazıdır. Aslında düşünce yazıları sade bir üslûpla kaleme alınır. Ancak burada olduğu gibi bir yazıda düşüncenin edebî yöntemlerle ifade edilmesi o yazıya müthiş bir zenginlik katar ve okuyucuda tesirini artırır. Kısacası bu yazı, inci gibi incecik lafızların mânâ ipliklerine dizilmesiyle oluşturulmuş bir gerdanlığa benzemektedir.
İlgili Yazılar
|
|
| Son Güncelleme ( 14.10.2008 ) |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|







